20 Aralık 2009 Pazar

Neşeli hüzün, ithal umutlar!



Sanırım bir filmin güzel olması sadece filmin içerdiği kaliteyle ilgili değil. Filmin zamanlaması, onu ortaya çıkaranların kişisel menkıbelerindeki yeriyle de ilgili bir şey. Misal; Cem Yılmaz Hokkabaz’ı sinema kariyerinin başında çekmiş olsa çok daha farklı bir noktada olurdu filmi. Keza Mahsun Kırmızıgül, Beyaz Melek ve Güneşi Gördüm’ü kariyerinin son döneminde çekmiş olsaydı, bu filmlerin pek bir kıymet-i harbiyesi olmazdı. Bu iki filmi önemli ve güzel kılan şey kendisinden bu kadar kaliteli bir ürün beklemediğimiz bir arabesk sanatçısının başka alandaki yeteneğinin daha ilk filminde büyük bir cümbüş ile patlamasıydı.
Yılmaz Erdoğan –beğenelim/beğenmeyelim- bu ülkenin en önemli mizahçılarından biri. Televizyon dizilerinin yanı sıra kendisinin yazıp/oynayıp/yönettiği üç filmi (Vizontele’ler ve Organize İşler) belli bir klişeye dayanan ve Yılmaz Erdoğan’dan beklenilen türden örneklerdi. Bu nedenle Doğu kökenli sanatçının yeni filmi önemliydi; ya sair filmleri gibi televizyondan deneyip tutturduğu bir formülü tekrar sinemaya uyarlayacak ya da gerçek bir sinemacı olduğunu kanıtlayacak türden sağlam bir dramatik yapı ve oyunculuk ile karşımıza çıkacaktı.
Neşeli Hayat –memnuniyetle ifade ederim ki- ikinci kısma girecek türden bir film. Ancak büsbütün de kusursuz değil.
Elbette filmin çok önemli artıları ve sevindirici yönü olmakla beraber aksayan, olmamış yönleri de mevcut.
Neşeli Hayat sıradan bir orta sınıf insanı olan Rıza Şenyurt’un son derece hayatına götürüyor bizi. Rıza Şenyurt, birçok işte tutunamamış, çocuk derdiyle yanıp tutuşan karısı ve başına bela iki kayın biraderinin arasına sıkışıp kalmış bir kenar mahalle insanıdır. Son olarak yaptığı ve batırdığı işe mahalle ahalisini de kattığı için hem dostlarıyla arası açılmış hem de onları uğrattığı zarardan dolayı mahkemelere düşmüş umutsuz bir orta sınıftır.
Mahkeme için gerekli olan avukat parasını bile bulamazken karşısına çıkan Yılbaşı arifesi Noel Baba promosyon kampanyasında, Noel Baba kıyafeti girerek bir oyuncak dükkanında kampanya aktörü olmayı kabul eder. Cuma namazlarına giden, son derece sakin, başta karısı olmak üzere çevresindeki herkese sakin şekilde yaklaşıp, en karamsar anda bile umudunu yitirmek istemeyen bir karakter olan Şenyurt, esasen Noel baba’nın ne anlama geldiğini bile tam olarak bilmemektedir.
Lakin yaptığı şeyin çok da kötü bir şey olmadığını dinlediği hutbe ile idrak edebilecek derecede de zekaya sahiptir kendisi. Yakasından bir türlü düşmeyen küçük kayınbiraderi, hukuki olarak ensesine binen mahalle komşularıyla verdiği mücadelede hep bir çıkış yolu arar durur. Nihayetinde kader ona umutlu bir çıkış gösterirse de, yeni dertler ile hayatının devam edeceğine inancı tamdır.
Neşeli Hayat’, sıradan hayatlarını sınıf atlama kaygılarıyla günlerini geçirirken her çırpınışta biraz daha batan karakterlerin filmi olmuş. Açıkçası bu tema insana ilk aşamada hemen Frank Capra’nın ‘It’s a Wonderful Life’ filmini hatırlatıyor. Zamanlama dilimi ve karakterler açısından tesedadüfü aşan bir benzerlik içeren iki film (Capra’nınki yaklaşık 55 yıl önce çekilmişti) birçok açıdan yerelleşmiş gibi görünse de temel kavramlar açısından epey sıkıntı yaşıyor.
Evet Erdoğan tıpkı Capra’nın kahramanları gibi umutlarını asla yitirmeyenlerin öyküsünü, ‘hüzünbaz’ bir dille anlatırken televizyonda yayınlanan BKM Mutfak skeçleri tadında çelişkiler üzerine kuruyor. Yokluk içinde bocalayan bir adamın villa hayalinden, bir bebeğe sahip olmanın bu dünya için yeterince ‘şey’ olduğuna inanan insanına kadar geniş bir umut ve beklenti spektrumu var filmde.
Umut, beklenti, yılmama gibi kavramlara –ne yazık ki- yüzde yüz yerli bir bakış açısıyla yaklaşamıyor Yılmaz Erdoğan. Kader’in, kaza’nın, Hikmet’in ve en sıradan ifadeyle ‘Vardır bu iş içinde bir hayır’ın künhüne vakıf bir sinemacı gibi davranamıyor ne yazık ki. Olayların görünüşüne takılıp kalıyor ve bir süre sonra yılbaşı havai fişeği gibi boşlukta dağılıp eriyor yerellik. Oysa etrafında dolandığı tema muazzam bir iş çıkarması için çok müsait.
Film müziği, atmosferi ve çelişkileri ile bize ait ve yerel üstelik. Ve iki oyuncu Yılmaz Erdoğan/Büşra Pekin bu yerel dokuyu zirveye çıkaran motif olarak baştan sona ilerliyor. Ancak aynı şeyi sanatı BKM Mutfak’ın haftalık şovu olarak gören genç kadro için söylemek pek mümkün değil. Ersin Korkut’un abartılı oyunu, diğer genç sanatçıların yer yer karikatüre varan tiplemeleri film boyunca inandırıcılığı tırtıklayıp duruyor.
En çok da finaliyle kaçırılan fırsata üzülüyor insan. (Merak etmeyin söyleyip tadınızı kaçırmayacağım) Ama mutlu finale müthiş bir Anadolu insanı vuruşu yapma imkanı varken, nedense arabesk bir yaklaşım ile tamamlıyor diyeceğini Neşeli Hayat.
Bütün bunları alt alta topladığımızda artık siz karar verin filmin iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu. Sanırım biraz da bizim bakış açımızla ilgili bir durum bu. Filme karamsar filtreyle yaklaştığımızda hayli iyi bir tablo ortaya çıkarken, tozpembe bir iyimserlikle baktığımızda ortaya çok da yüceltilmeyecek bir manzara çıkıyor. İşte böyle bir film Neşeli Hayat!

12 Aralık 2009 Cumartesi

Saw yeter!





Duymayan kaldı mı bilmem ama insanın bazen içinde bulunduğu durumun farkında olmadan ne tür bir uçurumun kenarına milim milim gittiğini anlatan meşhur bir örnek vardır. Hani şu kurbağalarla ilgili olanı. Derler ki, kaynar suya atılan kurbağa tek hamlede kendini kazanın dışına fırlatabilir. Ama soğuk suya konulan kurbağa alttaki ateş vasıtasıyla su yavaş yavaş ısıtılırsa, farkına varmaz ve su kaynadığı anda, o da haşlanmış olur.


Suyun yavaş yavaş kaynaması! Enteresan tabii…


1970’li yılların başında Yeşilçam sineması en parlak dönemini yaşarken ‘avantür’ denen filmler moda olmaya başladı. Ve bir süre sonra İtalyanlardan kaptığımız ‘erotik avantür’ü keşfetti Türk sineması. Önceleri açık saçık konuşma, birkaç bayan bacağı düzeyinde olan bu tür, gittikçe cinselliğin dozunu arttırdı. Erotizm önce soft, ardından hard pornoya dönüştü. Öyle ki yılda 130 tane seks filmi çekilen bir sektöre dönüştü Yeşilçam ve 1978’de artık tam porno filmler sinema salonlarında gösterilir hale geldi.


Kurbağa deneyi gibi…


Hollywood sinemasında şiddet ve vahşet de benzeri bir tarzda yükseldi. Korku kavramı öyle bir hale geldi ki, şimdilerde iğrençliğin dozu arttıkça artıyor ve yapımcılar bunu türün gereği olarak yaptıklarını sanıyor. A. S. Porter’dan Hitchcock’a, ondan Peckinpah’a uzanın gerilim, korku ve şiddet patikasında öyle bir otobana gelindi ki, Hollywood sineması bir yılda en az 200 tane kanın seylaplar halinde aktığı, insan parçalarının havada uçuştuğu vahşet filmlerini sinema diye çekip izleyiciye yutturmaya kalkışıyor.


Üstelik her film bir önceki örneğinden daha da iğrençleşerek yapıyor bunu.


Saw -Testere serisinin ilk filmi normal bir insanın zor seyredebileceği düzeyde şiddet ve vahşet barındırıyordu. Ancak atmosfer ve tarz olarak farklı bir film olan serinin ilk örneği tüm bu kötü özelliklerine rağmen, içerdiği zeka ile beraber belli bir ilgi gördü.


Ne var ki, yapımcılar her yeni filmde, bir öncekinin iğrençlik dozunu artırmayı marifet saydılar ve Testere filminin har örneği, bir öncekinden daha iğrenç ve kötü oldu.


Sanırım lafı serinin son örneği Testere 6 – Saw 6’ya getireceğimi anladınız artık. Bir kere bir filmin bu kadar devamının çekilmesi saçmalığın daniskası. Hani neredeyse araba modeli ya da elektronik alet sürüm kodu gibi. Bu gidişle (kendileri her ne kadar 9 filmle tamamlanacak diyorsa da) Saw 312 filan da çekilir! Ve iş öyle bir saçma boyuta ulaştı ki, konu, diyalog, replik filan önemsenmiyor artık. Foşur foşur akan kanın miktarı ve kesilen beden parçalarının adedi önem kazanıyor. Seyirci severek izliyorsa, ‘bakalım bu sefer hangi yaratıcı aletle, insanların neresini kesecekler’ şeklinde sapıkça bir merakla izliyordur. Açıkçası bu da bir film yazısından ziyade ruh doktorlarının alanına giriyor.


Bu kadar aforizmadan sonra hala konusunu merak edenler için yazayım:
Serinin altıncı filminde Jigsaw'ın (bu da kim demeyin uzun hikaye) öğrencisi Amanda bizleri korkutacak yeni oyunlarla karşımıza çıkacak. Testere'ni oyunlarına tabi tutulanları yine ölümcül sınavlar bekliyor olacak. Rus ruletinden esinlenerek hazırlanan 6 kişilik bir döner düzenek içerisine hapseden Jigsaw bu kez tutsak aldığı kişilerden kendilerini feda ederek arkadaşlarını kurtarmasını isteyecek...


Biraz önce de vurguladığım gibi mevzu öyle bir hale geldi ki artık konu filan hikaye… Mühim olan kan ve vahşetin dozajının boyutu. Eh Allah var, yeryüzünde hiçbir sinemacı bu konuda Hollywood yapımcılarının eline su dökemez. Netice itibariyle, bir tür dizi film gibi, ‘sezon finali’ sayın Testere 6’yı.