Kim bilir, belki de bu ihtiyaçtı! Pek çok yerli otorite
tarafından ‘auteur’ sayılan Reha Erdem sinemasını tam olarak kavrayabilmek için
kolaylaştırıcı bir çalışmaya ihtiyaç vardı ve Şarkı Söyleyen Kadınlar, tam da
bunun için çekildi. Bu zaviyeden baktığımızda film epey manidar ve kıymetli,
ancak kendi başına ele alındığında manzara o kadar iç açıcı değil. Zira Reha
Erdem sinemasının üç önemli filminin kolajı gibi duran “Şarkı Söyleyen Kadınlar
ya da Adem’in Yakarışı”, hem yeni bir şey söylemiyor, hem de çoklu ve iç içe
öykü anlatma derdiyle kendini iyiden iyiye dağıtıyor. Elbette her Reha Erdem filminde olduğu gibi
belli bir derinleşme ve ‘dert anlatma’ çabası olduğunu da hatırlatıp, hakkını
teslim etmek durumundayız.
Şarkı söyleyen Kadınlar’ı tam olarak değerlendirebilmek için
Reha Erdem’in önceden çektiği üç filmi tekrar hatırlamak lazım. Elbette
bunların ilki ‘A Ay’. Epey teknik problemlerle izleyicinin karşısına
çekildikten 6 yıl sonra çıkan ‘A Ay’, elbette bir ‘ilk film’ olarak epey
toleranslı değerlendirildi. Ancak, filmdeki entelektüel ışık gizlenir gibi
değildi. Reha Erdem, sinema serüveni hakkında epey ipucu veriyordu bu filmde.
Ve pek çok usta sinemacının ayak sesinin duyulması da belki normaldi A Ay’da.
Bu filmden yaklaşık 20 yıl sonra çektiği Kosmos da (Elbette
arada birkaç film çekti ve benim en beğendiğim Reha Erdem filmi de bu arada
çektiği Beş Vakit’tir) yönetmenin serencamı hakkında epey fikir vericidir.
Erdem nicedir kafa yorduğu sinemasında artık belirli bir dili oluşturma
sürecini tamamlamıştır Kosmos’ta. Müzik kullanımı, oyunculuk ve atmosfer.
Beğenmeyenler olsa da, artık bir tarz vardır usta sinemacının. Sıkıntı ise,
anlatmayı denediği meseleye tam hakim olamadığı izlenimi uyandırmasıdır.
Kosmos, sıra dışı bir konuyu usta işi yönetim, mekan tasarımı ve oyunculukla
içerik hakimiyeti sınırlı bir film olarak akıllarda kaldı.
Ve sondan bir önceki filmi; Jin. Teröre, kadına ve ekolojiye
epey zihinsel hazırlık yapılarak bakış atan Jin, Reha Erdem sinemasında bir
zirve olabilirdi. Burada da başrol oyuncusunun (belki de yönetmenin bilinçli
tercihi neticesinde) yetersizliği belirleyici oldu. Her şeye rağmen Jin, zor
algılanacak ve anlatılacak meseleyi büyük bir ustalıkla anlatan film oldu.
Son film Şarkı Söyleyen Kadınlar’ın inşası sanırım bu üç
filmin ‘fusion’u (retorik demek haksızlık olacaktı) gibi duruyor. Mekan A
Ay’dan, çevre Jin’den, kahramanlar ise Kosmos’tan ödünç alınmış gibi.
Şimdi hikayeye geçebiliriz. İstanbul adalarının birinde
yaklaşan deprem dolayısıyla kaçış yaşanmakta, çaresizler ve adadan başka şeyi
olmayanlar için cazibesini yitirmiş, hayvanlar ve her biri teker teker tuhaf
insanlara kalmıştır Büyükada. Bu karakterlerin içinde en ilginci saf ve dindar
olan Esma’dır. Pelerini ve boynuna astığı feneri ile film boyunca hayatı
tevekkül ve teslimiyet içinde yaşamaktadır Esma. Hizmetçilik yaptığı evin
sahibi Mesut’un ise tek doktor dostu kalmıştır. Şehvet hastası oğlunun (Adem)
ruhani rahatsızlığına fiziksel olan da eklenince soluğu babasının yanında
alması, peşine karısının da düşmesiyle bu marazi karakterler dünyası
zenginleşir. Buna bir de Esma’nın beraber yaşadığı suskun seyis ve arazide
bulduğu taciz görmüş kız eklenince tablo daha da karmaşıklaşır. Manzara şu;
yaklaşan deprem, bozulan çevre dengesi ve çevre, bir ev dolusu kişilik sorunlu
insan…
Reha Erdem’in inançla
olan ilişkisine dair ön bilgileri Kosmos’ta öğrenmiştik. Klasik malumatın epey
dışında ve epey yüzeyde bir durumdu bu açıkçası. Yazık ki Erdem, bu durumun pek
değişmediğini Şarkı Söyleyen Kadınlar’da da gösteriyor. Filmde eklektik duran
dış ses ve buyurduğu yarı-kutsal izlenimi veren metinler de vaziyeti
değiştiremiyor maalesef. İnanç/kader ilişkisini basit bir peşisıralık
hikmetiyle izahla yetinmenin başka anlamı yok gibi. Öte yandan filmin barındırdığı mebzul
miktarda metafor salt Erdem sineması için bile yeni değil, en fazla ‘tekrar’,
diyebiliriz. Meselenin masal boyutu da öyle. Jin, tipik bir Kırmızı Başlıklı
Kız masalıyken, Şarkı Söyleyen Kadınlar, ‘pelerinli saf kız’ masalından başka
bir vadiye açılmıyor. O kadar sık tekrara gerek var mıydı bilmem ama habire
ölen atlar Erdem’in çevre ile olan ilişkisinin altını sıkıcı derecede çiziyor
zaten. Buna, kadrolu hayvanları kedi, köpek, geyik gibi türleri eklenince meselenin
ekolojik ve çevre boyutu da belirginleşiyor.
Oyuncu yönetimindeki ustalığını bilmesek, bazı karakterler
için ‘acemice’ nitelendirmesi yapabiliriz ama ben bu durumu ‘sureti bırak
manaya bak’ bağlamında değerlendirmeyi tercih ediyorum. Yoksa Şarkı Söyleyen
Kadınlar’da toplam bir buçuk oyunculuk var. Gerisi sanırım ihtiyaç fazlası
olarak değerlendirilip, önemsenmemiş. Yoksa gerçeklikten tamamen kopuk
tepkiler, diyaloglar ve şarkıların izahı pek kâbil değil. Erdem belki de en çok
bu filminde ‘Nasıl’dan ziyade ‘Ne’ye bakmamızı istiyor.
Belki metazorinin dibini yakmayı göze alırsak Şarkı Söyleyen
Kadınlar’ı post-modern tasavvufi yönü olan bir film olarak bile
değerlendirebiliriz ama dediğim gibi bu epey zorlama bir yorum olur. Ancak,
böylesi bir çabanın olmadığını da kimse iddia edemez sanırım.
Toparlıyorum; Şarkı Söyleyen Kadınlar, içi tıka basa dolu
bir bavul gibi adeta. Yönetmen o kadar çok şey sığdırmaya çalışmış ama bir
türlü de kapanmıyor. Film boyunca gelişip serpilen mevzular, finali bir türlü yaptırtmıyor
yönetmene. İzledikten sonra verdiği şişkinlik hissi de bu yüzden olsa gerek!


















