24 Şubat 2014 Pazartesi

Çürüyen atlar


Kim bilir, belki de bu ihtiyaçtı! Pek çok yerli otorite tarafından ‘auteur’ sayılan Reha Erdem sinemasını tam olarak kavrayabilmek için kolaylaştırıcı bir çalışmaya ihtiyaç vardı ve Şarkı Söyleyen Kadınlar, tam da bunun için çekildi. Bu zaviyeden baktığımızda film epey manidar ve kıymetli, ancak kendi başına ele alındığında manzara o kadar iç açıcı değil. Zira Reha Erdem sinemasının üç önemli filminin kolajı gibi duran “Şarkı Söyleyen Kadınlar ya da Adem’in Yakarışı”, hem yeni bir şey söylemiyor, hem de çoklu ve iç içe öykü anlatma derdiyle kendini iyiden iyiye dağıtıyor.  Elbette her Reha Erdem filminde olduğu gibi belli bir derinleşme ve ‘dert anlatma’ çabası olduğunu da hatırlatıp, hakkını teslim etmek durumundayız.

Şarkı söyleyen Kadınlar’ı tam olarak değerlendirebilmek için Reha Erdem’in önceden çektiği üç filmi tekrar hatırlamak lazım. Elbette bunların ilki ‘A Ay’. Epey teknik problemlerle izleyicinin karşısına çekildikten 6 yıl sonra çıkan ‘A Ay’, elbette bir ‘ilk film’ olarak epey toleranslı değerlendirildi. Ancak, filmdeki entelektüel ışık gizlenir gibi değildi. Reha Erdem, sinema serüveni hakkında epey ipucu veriyordu bu filmde. Ve pek çok usta sinemacının ayak sesinin duyulması da belki normaldi A Ay’da.


Bu filmden yaklaşık 20 yıl sonra çektiği Kosmos da (Elbette arada birkaç film çekti ve benim en beğendiğim Reha Erdem filmi de bu arada çektiği Beş Vakit’tir) yönetmenin serencamı hakkında epey fikir vericidir. Erdem nicedir kafa yorduğu sinemasında artık belirli bir dili oluşturma sürecini tamamlamıştır Kosmos’ta. Müzik kullanımı, oyunculuk ve atmosfer. Beğenmeyenler olsa da, artık bir tarz vardır usta sinemacının. Sıkıntı ise, anlatmayı denediği meseleye tam hakim olamadığı izlenimi uyandırmasıdır. Kosmos, sıra dışı bir konuyu usta işi yönetim, mekan tasarımı ve oyunculukla içerik hakimiyeti sınırlı bir film olarak akıllarda kaldı.

Ve sondan bir önceki filmi; Jin. Teröre, kadına ve ekolojiye epey zihinsel hazırlık yapılarak bakış atan Jin, Reha Erdem sinemasında bir zirve olabilirdi. Burada da başrol oyuncusunun (belki de yönetmenin bilinçli tercihi neticesinde) yetersizliği belirleyici oldu. Her şeye rağmen Jin, zor algılanacak ve anlatılacak meseleyi büyük bir ustalıkla anlatan film oldu.


Son film Şarkı Söyleyen Kadınlar’ın inşası sanırım bu üç filmin ‘fusion’u (retorik demek haksızlık olacaktı) gibi duruyor. Mekan A Ay’dan, çevre Jin’den, kahramanlar ise Kosmos’tan ödünç alınmış gibi.

Şimdi hikayeye geçebiliriz. İstanbul adalarının birinde yaklaşan deprem dolayısıyla kaçış yaşanmakta, çaresizler ve adadan başka şeyi olmayanlar için cazibesini yitirmiş, hayvanlar ve her biri teker teker tuhaf insanlara kalmıştır Büyükada. Bu karakterlerin içinde en ilginci saf ve dindar olan Esma’dır. Pelerini ve boynuna astığı feneri ile film boyunca hayatı tevekkül ve teslimiyet içinde yaşamaktadır Esma. Hizmetçilik yaptığı evin sahibi Mesut’un ise tek doktor dostu kalmıştır. Şehvet hastası oğlunun (Adem) ruhani rahatsızlığına fiziksel olan da eklenince soluğu babasının yanında alması, peşine karısının da düşmesiyle bu marazi karakterler dünyası zenginleşir. Buna bir de Esma’nın beraber yaşadığı suskun seyis ve arazide bulduğu taciz görmüş kız eklenince tablo daha da karmaşıklaşır. Manzara şu; yaklaşan deprem, bozulan çevre dengesi ve çevre, bir ev dolusu kişilik sorunlu insan…



Reha Erdem’in inançla olan ilişkisine dair ön bilgileri Kosmos’ta öğrenmiştik. Klasik malumatın epey dışında ve epey yüzeyde bir durumdu bu açıkçası. Yazık ki Erdem, bu durumun pek değişmediğini Şarkı Söyleyen Kadınlar’da da gösteriyor. Filmde eklektik duran dış ses ve buyurduğu yarı-kutsal izlenimi veren metinler de vaziyeti değiştiremiyor maalesef. İnanç/kader ilişkisini basit bir peşisıralık hikmetiyle izahla yetinmenin başka anlamı yok gibi.  Öte yandan filmin barındırdığı mebzul miktarda metafor salt Erdem sineması için bile yeni değil, en fazla ‘tekrar’, diyebiliriz. Meselenin masal boyutu da öyle. Jin, tipik bir Kırmızı Başlıklı Kız masalıyken, Şarkı Söyleyen Kadınlar, ‘pelerinli saf kız’ masalından başka bir vadiye açılmıyor. O kadar sık tekrara gerek var mıydı bilmem ama habire ölen atlar Erdem’in çevre ile olan ilişkisinin altını sıkıcı derecede çiziyor zaten. Buna, kadrolu hayvanları kedi, köpek, geyik gibi türleri eklenince meselenin ekolojik ve çevre boyutu da belirginleşiyor.

Oyuncu yönetimindeki ustalığını bilmesek, bazı karakterler için ‘acemice’ nitelendirmesi yapabiliriz ama ben bu durumu ‘sureti bırak manaya bak’ bağlamında değerlendirmeyi tercih ediyorum. Yoksa Şarkı Söyleyen Kadınlar’da toplam bir buçuk oyunculuk var. Gerisi sanırım ihtiyaç fazlası olarak değerlendirilip, önemsenmemiş. Yoksa gerçeklikten tamamen kopuk tepkiler, diyaloglar ve şarkıların izahı pek kâbil değil. Erdem belki de en çok bu filminde ‘Nasıl’dan ziyade ‘Ne’ye bakmamızı istiyor.


Belki metazorinin dibini yakmayı göze alırsak Şarkı Söyleyen Kadınlar’ı post-modern tasavvufi yönü olan bir film olarak bile değerlendirebiliriz ama dediğim gibi bu epey zorlama bir yorum olur. Ancak, böylesi bir çabanın olmadığını da kimse iddia edemez sanırım.

Toparlıyorum; Şarkı Söyleyen Kadınlar, içi tıka basa dolu bir bavul gibi adeta. Yönetmen o kadar çok şey sığdırmaya çalışmış ama bir türlü de kapanmıyor. Film boyunca gelişip serpilen mevzular, finali bir türlü yaptırtmıyor yönetmene. İzledikten sonra verdiği şişkinlik hissi de bu yüzden olsa gerek!


17 Şubat 2014 Pazartesi

Aşk: Sevmek Zamanı


Spike Jonze sinemanın en ilginç isimlerinden biri. Yazdıkları ve çektikleriyle ‘aykırı’ olduğu su götürmez bir gerçek. Sinemanın bu tuhaf adamı, Arkadaşım Canavar’dan beri ara verdiği uzun metraj kariyerine yine sıra dışı bir film olan Her-Aşk ile dönüş yaparken şaşırtmaya devam ediyor. Bu arada Jonze, bu filmden hemen sonra çektiği kısa film ile kendi cephesinde değişen bir şey olmadığı mesajını vermeye de devam ediyor.

Aşk, hem kendisi hem de izleyici için epey kafa karıştırıcı bir film. İnsanın yalnızlığına ve teknolojiyle olan ilişkisine dair sağlam şeyler söylerken, muazzam bir muhafazakarlığı da içeriyor. İnsanoğlunun özellikle bilişim alanında varacağı noktayı aşağılamadan eleştirirken, son tahlil kısmını alabildiğince softlaştırarak yakaladığı zengin damarı çar-çur ediyor, diyebiliriz.

Spike Jonze, önceki filmlerinden olan Tersyüz’de (2002) çok daha esaslı şeyler söyleyebilmişti. Hikayeye göz atalım: Los Angeles’ta yakın gelecekte geçen “Her-Aşk” başkaları için duygusal ve kişisel mektuplar yazarak hayatını kazanan yazar Theodoren (Joaquin Phoenix), eşinden yeni ayrılmış yalnız bir erkektir. Tasvir edilen gelecek, makinaların yavaş yavaş insana eşdeğer bir yer edindiği zamanlardır. Kalbi kırık ve arayış içinde olan Theodore, bir alışveriş esnasında yeni bir bilgisayar sistemini görür. İnteraktif bir bilişim sistemidir bu. Kurulumunu yaparken bilgisayara ses olarak, anlayışlı, hassas ve şaşırtıcı şekilde komik şaşaalı kadın sesi olan “Samantha”yi (Scarlett Johansson) seçer. Yazarımız bilgisayar ile iletişimi artırdıkça, makine ile arasında duygusal bir ilişki başlar. Ancak, tabii ve alışık olunmayan bu durum başlarda kahramanımızın hoşuna gitse de, giderek yan etkileri ortaya çıkmaya başlar.



5’i Oscar olmak üzere toplam 50’den fazla ödül adaylığı olan ve ayrıca 42 ödülü şimdiden toplamış olan ‘Her-Aşk’ en büyük gücünü şüphesiz yazarı ve yönetmeni olan Spike Jonze’den alıyor. Jonze, kurguladığı geleceği alabildiğince basit ve abartısız tasvir ederken, insana dair büyük şeyler de söylememeye özen gösteriyor.

Aşk, insan/makine yakınlaşmasında tarafların üstünlüklerini ve zaaflarını alt metin olarak başarıyla geçerken, gayet samimi bir dil kullanıyor. Gündelik ama etkileyici diyalog metinleri insanın yalnızlığına dair aforizmalar içermiyor belki ama önemli ‘durum’lar üzerinde epey kafa yorduruyor. Hisler, yalanlar, gerçekler, olunan ya da olunması istenen kişiler hakkında esaslı çatışmalar var filmde.

Aşk, yapay zeka meselesinin gündelik kullanım alanına dair açılımlarından birini örneklerken, teknolojinin iki yüzlülüğüne dair de epey gönderme yapıyor. Bunun karşısında elbette insanı çok saf ve masum göstermiyor şüphesiz.



Belki çoğu kişiye alakasız gelebilir ama bu film bana büyük usta Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı filmini hatırlattı. Bir resme aşık olarak, sevdiği kadını kusursuzlaştırıp yücelten melankolik adamın öyküsünü. Aşk’taki kahramanımız bilgisayarın şuh sesine mi, yoksa darmadağın etmeye başladığı hayatını toparlamasına tutuldu tam emin değiliz ama olmayan bir kadına önce kişilik, sonra his yüklüyor ve bir süre sonra idolleştiriyor. Ve tabii kaçınılmaz hayal kırıklığı!

Bedensiz bir kişilik, şüphesiz ilk başta fıtrî olana ters ve tehlikeli. Aşk, her ne kadar uçuruma doğru evrilen gidişat hakkında çok karamsar yerlere varmasa da, kıskanmak, ihanet gibi kavramları post-modern dokunuşlarda bulunabiliyor. Ve bu dokunuşu naif bir müzik ve özenli anlatımıyla izleyiciye aktarmayı başarıyor.



Kullandığı lensten dekora, görüntü ritminden iddiasız gelecek tasvirine kadar pek çok konuda başarılı bir film Aşk. Şüphesiz, işin kabuk kısmıyla ilgilenenler ‘nasıl oluyor da oluyor?’ diye matrak geçeceklerdir ama bunlara takılmadan meselenin özüyle ilgileniyor film. Şahsi bir merakım neredeyse her Hollywood bilim-kurgusunda olduğu gibi Aşk filminde de yine depreşti. Nedense Amerikalılar gelecek tasvirinde olayın ‘Çinli etkisi’ni abartıyla kullanıyorlar. Hani anlatılan yer Los Angeles olmasa, Pekin filan diyeceğiz!


Dünya yaşlanıp, insanlık kemale erdikçe yalnızlaşıyoruz. Dışa değil içe doğru bir yön bu. ‘Her’, modern insanın teknolojiye yapıştıkça daha da yalnızlaşıp, kafanın karışacağını anlatan bir anti-ütopya filmi. Meselenin özeti şu; devir hangi devir olursa olsun insan, insan olarak kalmaya mahkumdur. 

10 Şubat 2014 Pazartesi

Hadi uçurtma uçuralım


Sorunlu geçirdiği çocukluğunda, babasıyla özel bir ilişki kuran yazarın, çok satan kitabının filme alınış öyküsünü anlatın MR. Banks, yaşanmış olaylardan yola çıkılarak çekilmiş. Film, özellikle oyunculuklarıyla dikkat çekiyor

Başka bir filmin hikayesini anlatan filmler özellikle bu sanatla yakından ilgilenenler için caziptir. Bir eserin perdeye yansımasının arka planı kimi zaman en az film kadar enteresan olabiliyor. Mr. Banks böyle bir film. 1964 yapımı ‘Mary Poppins’ filminin (13 dalda Oscar’a aday gösterilip bunun beşini alan filme ve Julie Andrews’a selam çakalım) yapım hikâyesini anlatan ‘Saving Mr. Banks’, kaprisli bir yazarın çok satan kitabını filme almak için yıllar boyu uğraşan bir sinemacının azimli öyküsünü ve kadının ‘vuruşarak’ teslim oluşunu anlatıyor. Hemen hikayeye bakalım: Ünlü sinemacı Walt Disney’in kızları kendisine en sevdikleri kitap olan P. L. Travers’ın yazdığı “Mary Poppins”in filmini çekmesi için yalvarmışlardır. Kurt yapımcı çocuklarına verdiği sözü tutmanın 20 yıl süreceğini bilmeden işe başlar. İşin aslı, yazarları sömürmede son derece kurt, telif hakları konusunda cimdi olan Disney ilk kez sert bir kayaya çarpmıştır. P. L. Travers, uzun süre direnir ama kitapları gözden düşünce girdiği ekonomik darboğaz onu Disney ile çözüm arayışına doğru iter. İşte Mr. Banks, bu iki farklı karakterin bir film yapmak için zorunlu bir araya gelişlerini anlatıyor. Kaprisler, zeka tuzakları, raydan çıkma riski sürekli olan bir iş ilişkisi…

Yönetmenlik koltuğunda eli kalem tutan bir isim var: John Lee Hancock… Uzun yıllardır sektörde olmasına rağmen, yazdıkları ve çektikleriyle çok fazla bilinmiyor. Açıkçası onu ‘zayıf filmlerin yönetmeni’ olarak tanımlasak yeridir. Tom Hanks’in bu isme güvenmesinin elbette bir sebebi olmalı. Zira filmin 35 milyon dolarlık bütçesi küçümsenecek boyutta değil. Hoş Emma Thompson, Colin Farrell ve Tom Hanks ismi gişeye yeterli gelmiş gibi görünüyor zira, şu ana kadar 75 milyon dolarlık gişe barajı aşılmış durumda.



Filme dönecek olursak, tahmin edileceği üzere, oyunculuk üzerinden ilerlemeyi tercih eden Mr. Banks, tercihleriyle konuşulabilecek bir film. Şüphesiz yapımcıların tercihlerini ele almak durumundayız. Bu nedenle Hikayeyi çoklu paralel ‘flashback’ ile geliştirmek bir tercih, lakin yerinde mi tartışılır. Başlarda geri dönüşler hikayeyi geliştirmek için işe yararken, film ilerledikçe, sıkıntıya dönüşüyor. Belki bunun yerine önemli bir anda tek geri dönüşle çözebilirmiş.

Keza benzer bir durum, ana kahramana izleyiciyi yakınlaştırma tercihinde söz konusu. Mr. Banks, çok daha renkli ve cazip olan (Ki yanılmıyorsam beyazperdede ilk kez canlandırılıyor) Walt Disney’e yakınlaşmaktansa, yazar P. L. Travers’e yakınlaşmayı tercih ediyor.



Filmin geri dönüşlerle anlattığı hikaye de çok yalın ve heyecansız. Ancak belirli bir derinliğe de sahip. Baba-kız ilişkisini ele alırken takındığı tavır saygıyı hak ediyor. Başlangıç faslından sonra, karakterlerin yeterince derinleştiğine inanılmadığından mıdır nedir, peç çok olmasa da olacak diyalog ağırlıklı sahneler ile, özellikle iki ana kahramanın karakterleri perçinlenmeye çalışılıyor. Bu durum şüphesiz bir tempo sorununu ortaya çıkarıyor. Filmin temposu ortalara doğru iyece düşse de, sürpriz final ile mesele bağlanırken yüreklere hitap ediyor ve sıkılganlığı bir çırpıda unutturuyor.

Mr. Banks, bir yönüyle de (her ne kadar yönetmen bu açıların farkedilmesi yönünde tercihlerde bulunmasa da) bir açı filmi. Eğer filmin istediği şekilde yazara odaklanarak izlersek, yukarıda bahsini ettiğimiz film var. Ama bir de meselenin Hollywood yönü var. Walt Disney odaklı bir gövde gösterisi sunuyor Mr. Banks. Karşısına aldığı en sert mermeri bile zamanla kulak memesi kıvamına getirip, istediğini alan bir film sektörünü soft dokunuşlarla izliyoruz. Eh Disneyland gibi muazzam bir yapıyı kurmak kolay iş değil elbette!


BAFTA, Golden Globes gibi prestijli platformlarda epeyce adaylığı bulunan filmin esas şaşırtıcı olan yönü ise Oscar seçici kuruluna kendisini pek beğendirememiş olması. Film sadece müzik dalında aday Oscar’a.

Soap Opera tadında bir film MR. Banks. Ama gün aşırı savaşın katlettiği çocuk fotoğraflarının önümüze düştüğü şu günlerde çok cazip gelir mi, emin değilim!

3 Şubat 2014 Pazartesi

Geçmiş: Vicdan Muhasebesi


Popüler sinemayı ne kadar reddedersek edelim, sanatın her alanında ihtiyaç duyulduğu gibi, sinemada da ‘bilinirlik’ meselesinin her daim reddedilmeyen bir unsur olduğu aşikar. Asgar Farhadi, geçmişinde Darbareye Elly-Elly Hakkında gibi sinema tarihinin en etkileyici duygusal gerilim filmlerinden biri olmasına rağmen, herkes onu Oscar ödüllü Jodaeiye Nader az Simin-Bir Ayrılık filmiyle tanıdı. Aldığı popüler ödüller yönetmenin sonraki işlerinin doğal bir ilgi odağı olmasını sağladı.

Farhadi, Bir Ayrılık’da son derece sıradan hayatlardan, arı ve duru bir duygusal gerilim üretmeyi başarmıştı. Bir Ayrılık’ın etkisi sadeliğindeydi. Gerek Elly Hakkında, gerekse Bir Ayrılık’ın şöyle enteresan bir yönü vardı: Farhadi seçtiği hayatla yabancı olmadığı hayatları anlatımıyla doğudan ziyade batıya yakın bir dille işliyordu. Bu nedenle özellikle sinemanın çok iyi bilindiği yörelerde karşılık buldu bu filmler. Filmlerin içerdiği gizli gerilim, batının pek alışkın olmadığı yahut farkına varmadığı bir yenilikti açıkçası.

Yeni filmi Le Passé-Geçmiş ise hikayeyi batıya, Paris’e taşıyan bir film. Ancak, tamamen kendi köklerinden kopuk ya da bir önceki filmi Bir Ayrılık’tan tamamen bağımsız gibi de durmuyor. Hatta, Geçmiş’in pek çok yönüyle Bir Ayrılık’ta bırakılan noktadan devam ettiğini bile söylemek mümkün. Ne ki, bu durum yönetmenin kendini tekrar ettiği ya da yeni bir şey söylemediği anlamına da gelmiyor. Geçmiş, daha olgunlaşan bir Farhadi sinemasının özelliklerini taşıyor ve özellikle diyalog ve oyunculuk bağlamında çıtayı daha yukarılara taşıyor.





Hikayesine göz atacak olursak; Fransız eşi Marie'den boşanma işlemlerini tamamlamak üzere, dört yıllık bir ayrılığın ardından Tahran'dan Paris'e gelen Ahmet, yaşadığı tüm kafa karışıklığına rağmen işini bitirip ülkesine dönme niyetindedir. Ancak, eski karısının içinde bulunduğu zor durumu farkedince yardım etmeye çabalıyor ve işler daha da karmaşıklaşıp, içinden çıkılmaz bir durum halini alıyor. Ortaya çıkan gizlenmiş kabahatler ve dayanılması zor vicdani durumlar tüm kahramanları taşıması zor bir gerilimin kurbanına çevirirken, giderek yükselen duygusal gerilim Ahmet dahil herkesin işini zorlaştırıyor ve gerçeğin göründüğünden çok daha farklı olduğunu gösteriyor.

Geçmiş’i, Bir Ayrılık’tan ayıran en temel özellik şüphesiz hikayenin geçtiği arka plan. Ve işin adli kısmı. Geçmiş, bu yönüyle daha çok Elly Hakkında’ya yakın duruyor. Farhadi’nin etkileyici oyunculukların içine başarıyla gömdüğü sıradan ama muazzam diyaloglar ile olay gelişiyor ve açıldıkça merak uyandıran, her adımda vicdanı daha çok yaralayan yeni gerçekleri hiç aceleci olmayan bir tarzda aktarıyor perdeye.



Tam bu noktada bir hususu vurgulamasak olmaz: Elbette ne kadar bilinçli şekilde yapılmış emin olamıyoruz ama hikayenin doğudan gelen kahramanı Ahmet’e biçilen kostüm çok iç açıcı değil. Uzak diyarlardan gelip, kurulu düzeni konuşmalarıyla yerle bir eden bir kötülük imgesi olarak tebarüz ediyor. Ahmet, elini attığı, bulaştığı her şeyi daha da kötüleştirerek kimseye iyilik etmiyor, aksine bir durum söz konusu hatta. Ne ki, bu durumu basit ve göze batan bir tarzda yapmıyor Farhadi. Ve dediğim gibi ne kadar bilinçli, emin olamıyoruz. Bir diğer emin olamadığımız husus ise, hayatın rotasını günah ve vebale kıran karakterlerin hemen hepsinin kadın olması. Film, bu dürbün ile izlendiğinde çok ciddi sıkıntı ve suçlamalarla karşı karşıya kalabilir Asgar Farhadi. Öte yandan anlaşmazlığı ‘kültürel çatışma’ basitliğine kaçmadan, insana dair daha kadim çatışmalara dayandırması filmin en güçlü yönlerinden.

Bir gergef sanatçısı titizliğiyle işlenen hikayede, tek bir boşluğa tahammülü yok yönetmenin. En etkileyici kısmı ise, film boyunca sıradan, basit ve önemsiz gibi görünen ayrıntıların bir süre sonra ne kadar önemli ve insan hayatına yön verici olduğunu göstermesi. Farhadi bu anlamda bir diyalog ustası olduğunu artık pekiştiriyor. Ortaya çıkan her yeni kahraman, ana hikayeyle ilgili bir yan hikayeyi oluşturuyor ve giderek iç içe geçen bu sarmal yapı finalde her hikayenin ucu bulunup bir yere bağlanarak nihayetleniyor. İnanın çok sık rastladığımız ve pek kolay olmayan bir şey bu.



Filmin her karakteri öylesine derinlikli, o kadar başarılı ki, eminim rol alan oyuncular sıklıkla karşılarına gelmeyecek bu tiplemeleri canlandırırken büyük haz almışlardır. Farhadi, karakterlerini oluştururken, orta çerçevede olması gereken ‘kültürel kod’lara çok fazla müracaat etmeden, evrensel olanları o kadar zengin ve derin ele alıp işliyor ki, her karakter bir cevhere dönüyor adeta. Geçmiş’in her kahramanı bu yüzden başlı başına bir değer ve en az bir filmlik malzeme barındırıyor.

Özellikle Marie karakterinin altını çizmek isterim. Şunca zamandır bu sanat için kalem oynatırım, Marie karakteri kadar sağlam, komplike ve köklü bir karaktere çok az rastladım. Elbette bu başarıda Arjantinli oyuncu Bérénice Bejo’nun küçümsenemeyecek katkısı var, ancak öylesine başarılı bir karakter ki, film boyunca ruh halinden diğerine geçişi, doğal ve rahatsız etmeden yapabiliyor. Esasen hiç de masum olmayan bu karakter, izleyiciye muazzam bir samimiyetle geçirilebildiği için bırakınız rahatsız etmeyi, aksine sempati duyulmasını bile sağlıyor.

Filmin üzerinde biriken gündelik toz tabakasını kaldırdığımızda karşımıza şaşırtıcı bir katmanlama da çıkıyor. Ahmet’in eski karısı Marie’nin evinin durumu mesela. Kapıları gıcırdayan, darmadağın ve yeni bir boyaya ihtiyacı var. Tıpkı kadının hayatı gibi. Keza, bavul ve çanta meselesi. Ahmet’in eşyalarının uzak bir ambara atılması, valizsizliğin verdiği mülksüzlük mesajı. Marie’nin evi sürekli derleyip toparlarken, aslında kaçıp kurtulmak istediği geçmişi. Ki yönetmen, Marie’nin hayatını ve çevresini açılımlarken o kadar sakin ve sabırlı bir dil kullanıyor ki, Ahmet’in ilk değil en azından ikinci kocası olduğunu anlıyoruz. Yani, bütün meselelerin patlamış bir poşetten dökülen çekirdek kümesi gibi dağılmasına neden olan Lucie. Üstelik bunu büyük bir şaşırtmaca ile yapıyor yönetmen, izleyiciyi aile içi cinsel baskı ve tacize doğru yönlendirmeye çalışır gibi yaptıktan sonra, bambaşka bir sürpriz ile yüz yüze bırakıyor.



Filmin klasik anlatıda tercih edilen zamanlama kaidelerine de pek riayet etmemesi anlaşılır bir durum. Zira ‘art-house’ filmlerde böylesi bir şeyi beklemek mümkün değil. Ancak Farhadi, hikayelerin düğümlerini mümkün mertebe bir zaman aralığına odaklamayı tercih ederken, bunu elinden geldiğince geciktirmeye çalışması da yönetmenin önemli bir özelliği.

Son bir hususu vurgulayarak bağlayıcı paragrafa geçeyim; Le Passe-Geçmiş, kaba bir özetle şöyle bir film: Bir adam var eşinden ayrılmış ülkesine dönmüş, 4 yıl sonra boşanmak üzere Paris’e geliyor. Bir adam var, eşi intihar etmiş, ölmemiş ama bitkisel hayatta. Yeni bir ilişkisi var. Bir kadın var, bir adamla evlenmek istiyor ve eski kocasından ayrılmadan bunu yapamıyor. Bir kız var, babası uzak, üvey babası daha uzak, annesi yeni bir adamla evlenmek istiyor, kız bu evliliğe karşı. Sonra tüm bu kahramanların birbiriyle ilgili olduğunu ve aslında içinde bulundukları durumun sebebinin de birbirileri olduğunu öğreniyoruz. Öğrendiğimiz her ayrıntı bizi ana hikayeye geri getirip, kahramanları yeni duruma göre tekrar odaklamamıza sebep oluyor ve yeni bir sırra daha vakıf olup tekrar hikayeye dönüyoruz. Bu şekilde epey git-gel yaşadıktan sonra bazı şeyler hoşumuza gitmese de kabul edip, ikna olarak filmden çıkıyoruz.


Anlatım biraz sıradışı ve yavaş gelebilir ama kamerayı acelesi olmadan ve bir şahit titizliğiyle odakladığı filminde seçtiği tüm oyunculara tam olarak hükmedebiliyor Farhadi. Bu nedenle boş ve başarısız oyuncu yok gibi. Her şey mütevazı ve basit olunca, aktarmak istediği gerilim gittikçe yükselen bir dozda hissettiriyor kendini. Geçmiş, en az Bir Ayrılık kadar ilgiyi hak ediyor.