eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2024 Cuma

Vermiglio

 


 
Oscar’ı bu filme verin!

“Filmin en büyük başarısı, kişisel bir aile hikayesini evrensel bir anlatıya dönüştürmeyi başarması. Mutfak penceresinden dünyaya bakan annelerin, ince battaniyelerle ısıtamadıkları bebeklerin, kocalarını bekleyen kadınların ve dönmeyen oğulların hikayesi. Bombasız ve büyük çatışmasız bir savaş hikayesi ama insanın ne kadar küçük olduğunu her gün hatırlatan dağların gölgesinde yaşanan derin bir insanlık dramı.”

 

 “Il cinema è l'arma più forte"

(Sinema en güçlü silahtır)

Benito Mussolini

Bu yazı iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde diktatörlerin sinema aşkından yola çıkarak İtalyan sinemasına bir yolculuk yapacak ve tüm dünyayı (ülkemizi de) etkileyen yeni Gerçekçilik akımından bahsedeceğiz. İkinci bölümde ise bu sene İtalyanların Oscak adayı filmi Vermiglio’ya yakından bakacağız.

Biraz teorik, hatta akademik kaçabilir ama sinemanın bahtsız tarihi sıklıkla diktatörlerin eline düşüp, kaderini onların insafına bıraktığı için mevzuyu köklerinden kavramamız gerekiyor.

Zekasını kötülüğe hizmete adayan nadir insanlardan biriydi Niccolo Machiavelli… İtalyan Rönesansı'nın en önemli düşünürlerinden biri olan Machiavelli, modern siyaset biliminin kurucusu olarak kabul edilir.

Hayatını aktarmayacağım size, inişli çıkışlı bir kariyeri var. Ancak daima güç kimdeyse ona yanaşmayı bilen biri.

Medici ailesinin iktidarı döneminde iktidara yataklanan fırsatçı bu adam, Medici’ler sürgün edildiği anda onları kovanların hizmetine girdi. İkinci şansölye olarak görev yaptığı bu dönemde, Medici ailesine karşı olan cumhuriyetçi yönetimi temsil ediyordu.

1512'de İspanyol ordusunun desteğiyle Medici ailesi Floransa'ya geri döndüğünde, durum Machiavelli için tamamen değişti. Mediciler, eski cumhuriyet yönetimini destekleyen kişileri tasfiye ettiler. Machiavelli görevinden alındı, tutuklandı ve işkence gördü. Medicilere karşı düzenlenen bir komploya karıştığı şüphesiyle sorgulandı. Nihayet sürgüne yollandı.

Ancak burada da boş durmadı.

Sürgüne gönderildikten sonra, Machiavelli Medicilerin gözüne girmeye çalıştı. Ünlü eseri "Prens"i Medici ailesinden Lorenzo de' Medici'ye ithaf etti. Bu eser aslında bir iş başvurusu niteliğindeydi. Machiavelli, politik deneyimini ve bilgisini Medicilerin hizmetine sunmak istiyordu.

Yine bir darbe ve Medici’ler yine sürgüne yollanınca bu sefer eski cumhuriyetçi arkadaşları zar zor bu aileye yanaşmış olana Machiavelli’yi kovdular.

Machiavelli'nin Medicilerle olan ilişkisi, pragmatik politika anlayışının bir örneğiydi. Her ne kadar başlangıçta Medicilere karşı olsa da, şartlar değiştiğinde onlarla işbirliği yapmaya çalıştı. Bu durum, kendi politik teorisinde savunduğu oportünist yaklaşımın pratikte bir uygulaması gibiydi.

Machiavelli felsefesinde oportünizm, politik ve sosyal başarı için mevcut koşulları ve fırsatları değerlendirme sanatı olarak karşımıza çıkar.

Machiavelli'nin oportünizm anlayışı tarih boyunca pek çok diktatörün başucu prensibi olmuştur.

Machiavelli'ye göre başarı, talihin sunduğu fırsatları değerlendirebilme yeteneği (virtù) ile doğrudan ilişkilidir. Yöneticiler, şansın getirdiği fırsatları öngörmeli ve bunları kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmelidir. "Prens" adlı eserinde bunu nehir metaforu ile açıklar: Talih bir nehir gibidir, akışını değiştiremezsiniz ama önlem alarak zararlarından korunabilir ve faydasını maksimize edebilirsiniz.

 




Diktötörler sinemayı sever ve bu da 7. Sanatın en büyük bahtsızlığıdır!

Şüphesiz bu mantığı en iyi içselleştiren diktatörlerden biri de Benito Mussolini’ydi.

Mussolini diğer tiranlar gibi, her şeyi iktidarı için bir aparak ve fırsat olarak görüyordu.

Sinemanın keşfi ve Avrupa’da yaygınlaşması tıpkı Hitler gibi Mussolini için de büyük bir fırsat oldu.

Mussolini, sinemanın kitleler üzerindeki etkisini çok erken fark etmiş bir liderdi. 1922'de iktidara geldikten sonra, İtalyan sinemasını doğrudan devlet kontrolü altına almaya başladı. 1924'te L'Unione Cinematografica Educativa (LUCE) kurumu oluşturuldu. Bu kurum, faşist rejimin propaganda filmlerini üretmekle görevlendirildi ve tüm İtalyan sinemalarında LUCE'nin ürettiği haber filmlerinin gösterilmesi zorunlu hale getirildi.

1934'te Direzione Generale per la Cinematografia (Sinema Genel Müdürlüğü) kuruldu. Bu kurum, İtalyan film endüstrisini tamamen kontrol etmek ve yönlendirmek amacıyla oluşturuldu. Luigi Freddi'nin başkanlığında çalışan kurum, senaryoların kontrolünden dağıtıma kadar tüm sinema süreçlerini denetledi.

1937'de Cinecittà'nın açılışı, Mussolini'nin sinema politikasının zirvesi olarak görülebilir. "Il cinema è l'arma più forte" (Sinema en güçlü silahtır) sloganıyla açılan stüdyolar, faşist rejimin sinema endüstrisine verdiği önemi gösteriyordu. Mussolini'nin oğlu Vittorio da sinema endüstrisinde aktif rol aldı ve Cinema dergisinin editörlüğünü yaptı.

Biraz da Cinecitta’dan bahsedeyim.

Cinecittà, 1937 yılında Mussolini döneminde Roma'da kurulan ve günümüze kadar varlığını sürdüren devasa bir film stüdyoları kompleksidir. 400 bin metrekarelik bir alana yayılan kompleks, 22 tam donanımlı film stüdyosu, özel efekt departmanları, kostüm atölyeleri ve post-prodüksiyon ünitelerini barındırmaktadır. En büyük stüdyosu olan Studio 5, bin 2.880 metrekarelik alanıyla Avrupa'nın en büyük kapalı film platolarından biriydi.

Kuruluşundan İkinci Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde, Cinecittà öncelikli olarak faşist rejimin propaganda filmlerine ve popüler "telefoni bianchi" (beyaz telefon) komedilerine ev sahipliği yaptı. Savaş sırasında bombalanan kompleks, bir süre mülteci kampı olarak kullanıldı. 1950'lerde "Hollywood sul Tevere" (Tiber'deki Hollywood) olarak anılmaya başlayan Cinecittà, "Roman Holiday", "Ben-Hur" ve "Cleopatra" gibi büyük Hollywood yapımlarına ev sahipliği yaptı.

İtalyan sinema tarihine de kısaca bakalım ki birazdan anlatacaklarımız daha sağlam bir bağlama otursun.

1895, sinemanın keşfinden sonra bu yeni sanatın ilk uğrak yerlerinden biri olmuştu İtalya. Bununla beraber İtalyan sineması tarihi ve mitolojik filmlerle başlayarak çıtayı yükseğe koymuştu. "Cabiria" (1914) gibi büyük bütçeli yapımlar, sinema tekniklerinin gelişmesine öncülük etti.

1920'ler ve 30'lar faşist rejim dönemiydi. Mussolini 1937'de Cinecittà stüdyolarını kurdu. Bu dönemde propaganda filmleri ve "Telefoni Bianchi" (Beyaz Telefonlar) denilen hafif komediler üretildi.

Ve Yeni Gerçekçilik doğuyor!

Tabii önce gerçeklikten bahsedelim ki yenisinin anlamı yerli yerine otursun. İtalyancası “Verismo” olan bu akım esasen 19. yüzyılın sonlarında İtalya'da ortaya çıkan ve gerçekçilik akımının özel bir formu olarak gelişen sanatsal bir hareketti. Öncelikle edebiyat alanında Giovanni Verga'nın öncülüğünde başlayan bu akım, daha sonra opera ve sinemaya da yansıdı. Verismo, İtalyanca'da "gerçekçilik" anlamına gelen "vero" kelimesinden türemişti.

Sinema alanında Verismo'nun ilk önemli örneği, 1913 yılında Verga'nın "Cavalleria Rusticana" eserinin filme uyarlanmasıyla ortaya çıktı. Bu film, gerçekçi bir yaklaşımla köy yaşamını ve sıradan insanların dramlarını perdeye taşıdı. 1914'te çekilen "Sperduti nel buio" (Karanlıkta Kaybolanlar) filmi ise Napoli'nin yoksul mahallelerindeki yaşamı ele alarak akımın en önemli örneklerinden biri oldu.

Verismo sineması, sıradan insanların gündelik yaşamlarını, toplumsal problemleri ve özellikle güney İtalya'daki zorlu hayat şartlarını koşullarını mercek altına alıyordu. Bu filmlerde yerel dil ve lehçeler kullanıldı, doğal mekanlar tercih edildi ve melodramatik unsurlardan özellikle kaçınıldı. Köylülerin, işçilerin ve yoksul kesimin yaşam mücadelesi, toplumsal sınıf çatışmaları ve ekonomik zorluklar filmlerin ana temalarını oluşturdu.

1920'ler boyunca etkisini sürdüren Verismo, İtalyan sinemasına gerçekçi bir bakış açısı getirdi ve daha sonra ortaya çıkacak olan Yeni Gerçekçilik akımının temellerini attı. Verismo'nun en önemli mirası, sinemanın toplumsal gerçekleri yansıtma gücünü ortaya koyması ve İtalyan sinemasının sonraki dönemlerinde gelişecek olan sosyal içerikli filmlere zemin hazırlamasıydı.

Bu akım, sadece sinemasal anlatım tekniklerini değil, aynı zamanda İtalyan toplumunun sosyal ve kültürel yapısını belgeleyen önemli bir tarihsel kaynak niteliği de taşımaktaydır. İşin özü; Verismo'nun etkileri, İtalyan sinemasının sonraki dönemlerinde, özellikle toplumsal gerçekçi filmlerde kendini göstermeye devam etti.

İtalyan Yeni Gerçekçilik akımı, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından, 1945-1952 yılları arasında İtalyan sinemasına damgasını vuran önemli bir sinema hareketiydi. Roberto Rossellini'nin "Roma Açık Şehir" (1945) filmiyle başlayan bu akım, savaş sonrası İtalya'nın yıkıntıları arasından doğdu. Yönetmenler stüdyolar yerine sokakları, profesyonel oyuncular yerine sıradan insanları tercih etti ve gündelik yaşamın gerçekliğini olduğu gibi yansıtmaya çalıştı.

Vittorio De Sica'nın "Bisiklet Hırsızları" (1948), Luchino Visconti'nin "Yer Sarsılıyor" (1948) ve Roberto Rossellini'nin "Paisa" (1946) gibi filmler, akımın en önemli örnekleri arasında yer aldı. Bu filmler, savaş sonrası İtalya'nın yoksulluğunu, işsizliği, ahlaki çöküntüyü ve toplumsal sorunları çarpıcı bir gerçekçilikle ele aldı. Yönetmenler, minimal kurgu, doğal ışık kullanımı ve amatör oyuncularla çalışma gibi teknikler kullanarak gerçekçi bir sinema dili inşa etmişlerdi.

Yeni Gerçekçilik akımı, dünya sineması üzerinde derin izler bıraktı. Fransız Yeni Dalga, Brezilya Yeni Sineması ve Üçüncü Sinema hareketi gibi akımları etkiledi. Bu akımın getirdiği estetik ve anlatım teknikleri, sadece İtalyan sinemasını değil, tüm dünya sinemasını derinden etkiledi ve modern sinema dilinin oluşmasına katkıda bulundu. Günümüzde bile birçok yönetmen, bu akımın tekniklerinden ve yaklaşımından ilham almaya devam etmekte.

Birazdan derinlemesine analiz edeceğimiz ve açıkçası son yıllarda izlediğim en farklı ve derin film olan Vermiglio’ya bu arka plan bilgisiyla bakarsak daha iyi olacaktır.

Şöyle diyor Mussolini “Ekonomi kötüye gidiyor, kriz ve işsizlik artıyor, memnuniyetsizlik yayılmaya başlıyordu sonra aklına mükemmel bir fikir geldi; savaş!”

Şimdi filmimize geçebiliriz.


Karlar altında sıradan hayatlar!

"Vermiglio", İtalyan yönetmen Maura Delpero'nun 2024'te Venedik Film Festivali'nde yarışan ikinci uzun metrajı, son yılların dikkat çeken minimalist dönem filmi örneklerinden biri diyebiliriz. Film, özellikle bizim Nuri Bilge Ceylan’ın pek çok filmine, genç Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev, ayrıca Alice Rohrwacher'in "Happy as Lazzaro" ve Tran Anh Hung'un "The Taste of Things" gibi yapımlarıyla benzer bir sinematik dile sahip. Bu filmler gibi "Vermiglio" da gündelik yaşamın ritüellerini neredeyse ruhani bir özenle ele alıyor, zamanın akışını mevsimsel döngülerle harmanlıyor.

Rus görüntü yönetmeni Mikhail Krichman'ın kamerası, tıpkı Carlos Reygadas'ın "Silent Light"ında olduğu gibi doğal ışığı adeta somut bir karakter haline getiriyor. Ki Krichman'ın "Leviathan" ve "Loveless" filmlerinde Andrey Zvyagintsev ile kurduğu görsel dili burada daha pastoral bir tona büründürüyor. Film, Powell ve Pressburger'in "Black Narcissus"unu anımsatan dağ manzaralarını kullanırken, iç mekân sahnelerinde Mary Cassatt'ın tablolarındaki soğuk mavileri ve pembe yanakları hatırlatan bir renk paletiyle çalışıyor.

Yine savaş zamanı İtalyan taşrasını konu alan film, bu yönüyle Vittorio De Sica'nın "Two Women" ve Roberto Rossellini'nin "Rome, Open City" gibi klasik neo-realist eserlerinden izler taşısa da, onların dramatik yoğunluğundan uzak durmayı tercih ediyor. Delpero'nun yaklaşımı daha çok Nuri Bilge Ceylan'ın "Bir Zamanlar Anadolu'da" filmindeki gibi, zamanın ağır akışına ve manzaranın karakterler üzerindeki etkisine odaklanıyor.

Önce filme ismini veren Vermiglio’dan başlayalım.

Vermiglio, İtalya'nın kuzeyinde, Trentino-Alto Adige bölgesinde bulunan bir kasaba. I. Dünya Savaşı sırasında önemli bir rol oynamış. Bölgede hala o dönemden kalma askeri kalıntılar ve tarihi eserler bulunmakta. Küçük, ıssız, sapa yerde doğa harikası bir İtalya kasabasıdır Vermiglio.

Hikaye şöyle…

İkinci dünya savaşının son demlerindeyiz.

Kış ayları … Muhtemelen bir önceki yılın Nisan ayında Mussolini karısı Rachele ve sevgilisi Clara Petacci ile birlikte İsviçre sınırına doğru kaçmaya çalışıp, Partizan kuvvetler tarafından yakalanarak Como Gölü yakınlarındaki Dongo köyünde kurşuna dizildikten sonraki kışı anlatıyor.

Hikaye, Sicilya'lı asker kaçağı Pietro'nun (Giuseppe De Domenico) köye gelişiyle değişmeye başlıyor. Pietro ve öğretmenin büyük kızı Lucia arasında gelişen aşk hem aile hem de köy dinamiklerini derinden etkiliyor. Film, savaş zamanı İtalyan taşra yaşamını, kadın karakterlerin bakış açısından anlatırken, dönemin toplumsal normlarını ve kısıtlamalarını da ustalıkla işliyor.

 



Filmin muazzam bir görsel dili var

Hikaye, yönetmenin kendi aile geçmişinden, özellikle babasının anılarından esinleniyor. Köyün öğretmeni Caesar (Tommaso Ragno), karısı Adele (Roberta Rovelli) ve üç kızları Lucia (Martina Scrinzi), Ada (Rachele Potrich) ve Flavia (Anna Thaler) ile çocuklarından oluşan geniş bir ailenin yaşamına odaklanıyor.

Film, Katolik temsilini ele alış biçimiyle de dikkat çekiyor. Bu açıdan Paolo Sorrentino'nun "The Young Pope" dizisinden Frederick Wiseman'ın "Monastic" belgeseline uzanan çizgide, dinin estetik güzelliğini kabul ederken, altında yatan sosyal yapıları da sorguluyor. Santa Lucia efsanesine yapılan göndermeler, özellikle kadın karakterlerin fedakarlık ve kabulleniş temalarıyla örülü hikayelerini derinleştiriyor.

Delpero'nun yönetmenlik yaklaşımı, Robert Bresson'un minimalist estetiğini anımsatıyor. Özellikle oyuncu yönetimindeki ekonomik tavır, duyguları bastırılmış bir yoğunlukla aktarma biçimi, Bresson'un "Diary of a Country Priest" filmini akla getiriyor. Ancak Delpero, Bresson'un katı minimalizmi yerine, daha yumuşak, daha insani bir mesafe kuruyor karakterleriyle.

Filmin görsel kompozisyonları, Vermeer'in iç mekan resimlerindeki ışık kullanımını sinematik dile tercüme ediyor. Bu yaklaşım, Peter Webber'ın "Girl with a Pearl Earring" filmindeki gibi sadece görsel bir öykünme değil, karakterlerin iç dünyalarını yansıtan bir anlatım aracına dönüşüyor. Özellikle Lucia karakterinin çerçevelenme biçimi, Vermeer'in kadın portrelerindeki içe dönük yoğunluğu taşıyor.

"Vermiglio", savaş sırasında izole bir topluluğun yaşamını anlatan yakın dönem filmlerinden "The Silent Twins" veya "The Zone of Interest" gibi yapımlardan farklı olarak, şiddeti doğrudan göstermek yerine, onun uzaktaki varlığının oluşturduğu psikolojik etkiye odaklanıyor. Bu yaklaşım, Terrence Malick'in "A Hidden Life" filmindeki gibi, savaşın gölgesinde süren gündelik yaşamın pastoral güzelliğini ve trajik boyutunu bir arada sunuyor.

Filmin mevsimsel geçişleri kullanma biçimi, Andrei Tarkovsky'nin "Mirror"ındaki gibi, zamanın akışını doğanın döngüsüyle ilişkilendiriyor. Kışın kapalı, koruyucu dünyasından baharın açık, daha acımasız gerçekliğine geçiş, global krizler karşısında insanların uyum mekanizmalarının nasıl değiştiğini gösteriyor.

Yönetmen Delpero'nun kendi aile tarihinden esinlenen film, bu yönüyle Sarah Polley'nin "Stories We Tell" veya Chantal Akerman'ın "No Home Movie" gibi kişisel tarih anlatılarıyla da diyalog kuruyor. Ancak "Vermiglio", bireysel anıları evrensel bir anlatıya dönüştürmeyi başarıyor.

Filmin en çarpıcı başarılarından biri, küçük bir topluluğun mikro-tarihini anlatırken, II. Dünya Savaşı gibi makro bir olayın etkilerini nasıl yansıttığı. Bu açıdan Michael Haneke'nin "The White Ribbon"ının I. Dünya Savaşı öncesi Alman toplumunu ele alış biçimiyle paralellikler kuruyor. Her iki film de büyük tarihi olayların gölgesinde, küçük toplulukların değişim ve dönüşüm süreçlerini inceliyor.

Bu zengin sinematik ve kültürel referanslar ağı içinde "Vermiglio", kendi özgün sesini korumayı başarıyor. Film, geleneksel anlatı kalıplarını minimalist bir yaklaşımla yeniden yorumlarken, görsel şiirselliği ve tematik derinliğiyle, 2024'ün en dikkat çeken festival filmlerinden biri olarak öne çıkıyor.

"Vermiglio", Maura Delpero'nun 2024'te Venedik Film Festivali'nde Leone d'Argento (Jüri Büyük Ödülü) kazanan ve ardından Toronto Film Festivali'nde de gösterilen ikinci uzun metraj filmi, II. Dünya Savaşı'nın son yılında İtalyan Alpleri'nde geçen etkileyici bir aile dramı. Film, Chicago Film Festivali'nde de En İyi Film ödülü olan Gold Hugo'yu kazanarak başarısını perçinledi.

Biraz önce de belirttiğim gibi, filmin görsel estetiği özellikle dikkat çekiyor. "Leviathan" ve "Loveless" gibi filmlerin görüntü yönetmeni Mikhail Krichman'ın kamerası, karakterleri çoğu zaman devasa dağ manzaralarının içinde küçük figürler olarak konumlandırırken, kış ışığını neredeyse sıvı bir niteliğe büründürüyor. Her kare adeta bir Vermeer tablosu gibi özenle kompoze edilmiş.

"Vermiglio"nun anlatı yapısı, Balzac'ın gerçekçiliğini anımsatan bölümlerden oluştuğunu söylemiştik bu kısmı azıcık açalım: Bu yapı, yakın dönemde gösterime giren "The Taste of Things" filminde olduğu gibi, gündelik yaşamın duyusal dokusunu öne çıkarıyor. Ancak Tran Anh Hung'un filminin aksine, "Vermiglio" zevk ve özgürlük yerine, karakterlerin, özellikle de kadınların, toplumsal kısıtlamalar altındaki varoluşuna odaklanıyor.

Eleştirmenler enteresan bir şekilde filmi özellikle Ermanno Olmi'nin sinemasıyla karşılaştırmışlar ki buna pek katılmıyorum. Evet, Delpero'nun minimal yaklaşımı, gündelik yaşamın ritüellerine odaklanması ve doğal oyunculukları harmanlama becerisi övgü topluyor ancak film aynı zamanda mikro bir hikayede neredeyse durağan zamanı duygular ve karakterler üzerinden şahane anlatıyor.

Öte yandan "Vermiglio", savaş filmlerinin alışılagelmiş öğelerinden uzak duruyor. Savaş, uzakta gerçekleşen ve etkilerini dolaylı yollardan hissettiren bir olgu olarak sunuluyor. Bunun yerine film, aile içi ilişkilere, toplumsal değişime, kadınların özgürleşme çabalarına ve geleneksel yaşamın moderniteyle karşılaşmasına odaklanıyor.

Erkeklerin savaştığı bir toplumda geriye inanç ve aşk kalıyor sanırım. Ve elbette çok büyük bir yoksulluk ve sefalet. Verliglio bu hakikati manipüle etmeden başarılı şekilde ele almakta.

İtalya'nın 2025 Oscar adaylığı için seçtiği film, ilk gösterime girdiği hafta kayda değer bir gişe başarısı da yakaladı. Her kopya başına ortalama 5 bin € hasılat elde ederek, vizyondaki filmler arasında en yüksek ortalamayı yakaladı.

Filmin en büyük başarısı, kişisel bir aile hikayesini evrensel bir anlatıya dönüştürmeyi başarması. Delpero'nun deyimiyle "Vermiglio", "büyük tarihin dışında kalanların hikayesi". Mutfak penceresinden dünyaya bakan annelerin, ince battaniyelerle ısıtamadıkları bebeklerin, kocalarını bekleyen kadınların ve dönmeyen oğulların hikayesi. Bombasız ve büyük çatışmasız bir savaş hikayesi, ama insanın ne kadar küçük olduğunu her gün hatırlatan dağların gölgesinde yaşanan derin bir insanlık dramı.

Şahsen benim çok net şekilde Oscar adayım diyebileceğim bu film muhtemelen ödülü alamayacak ama karlı bir dağdan sıcacık akan pınar gibi insan içini ılıtan bu filme bir şans verin, derim.

 

English version


 

5 Kasım 2024 Salı

Kenar keskindir!

 


Michel Foucault 967'de verdiği "Başka Mekanlar Üzerine" (Des espaces autres) adlı konferansında enteresan bir kavram kullanır: "sapma heterotopyaları" ya da literatürdeki ismiyle: "heterotopias of deviation"..

Bu kavram modern toplumların yerleşik normlardan sapan bireyleri belirli mekansal düzenlemeler yoluyla nasıl yönetip kontrol ettiğini anlamamız için bir çerçeve sunması açısından yenilikçidir. Foucault'nun teorik çerçevesinde heterotopyalar, toplum içinde var olan ancak "karşı-mekanlar" olarak işlev gören, bir kültür içindeki diğer mekanları aynı anda yansıtan, sorgulayan ve tersine çeviren gerçek yerlerdir. İdealleştirilmiş ama var olmayan mekanlar olan ütopyaların aksine, heterotopyalar kendi kural ve sistemlerine göre işleyen gerçek fiziksel mekanlardır. Foucault, ilkel toplumların "kriz heterotopyaları"na, toplumlarına göre, kriz durumundaki bireyler (ergenler, regl olan kadınlar, yaşlılar) için ayrılmış kutsal veya yasak yerlere sahip olduğunu savunur. Modern toplumda bunların yerini büyük ölçüde, yerleşik normlardan sapan davranışlar gösteren bireyleri barındırmak üzere tasarlanmış sapma heterotopyaları almıştır.

Bu mekanlar birkaç temel özellikle karakterize edilir:

Davranışları normdan sapan bireyleri barındırırlar.

Kendi kural ve güç ilişkileri sistemi altında işlerler.

İç ve dış arasında katı sınırlar korurlar.

Genellikle hem cezalandırıcı hem de rehabilite edici işlevlere sahiptirler.

Toplumun sapma ve normallik konusundaki tutumlarını yansıtırlar.

Psikiyatri hastaneleri, Hapishaneler, Huzurevleri, Rehabilitasyon merkezleri, Islah evleri, Evsizler için barınaklar, Bağımlılık tedavi merkezleri gibi kurumsal bir mekan da olabilir bu mekanlar;  Göçmen mahalleleri, gettolaştırılmış bölgeler, Marjinal toplulukların yaşam alanları ve hatta kenar mahalle otelleri gibi sosyal alan ve mekanlar da…

Sapma heterotopyaları içinde, güç ilişkileri özellikle görünür ve yoğundur. Bu mekanlar, Foucault'nun "disipliner iktidar" olarak adlandırdığı davranışı değiştirmeyi ve "uysal bedenler" üretmeyi amaçlayan gözetim, kontrol ve normalleştirme sistemlerini somutlaştırır.

Kübalı yazar Guillermo Rosales (1946-1993), 20. yüzyıl Latin Amerika edebiyatının en özgün ve trajik figürlerinden biridir. Yaşamı boyunca şizofreni ile mücadele eden, devrimden kaçıp sürgünde yaşayan ve sonunda intihar eden Rosales'in en önemli eseri "Boarding Home" (İspanyolca: "La casa de los náufragos"), modern Küba edebiyatının başyapıtlarından biri olarak kabul edilmekte…

1987'de yayımlanan "Boarding Home", Rosales'in hayatta kalan en önemli eseridir. Roman, William Figueras adlı yarı-otobiyografik bir karakterin Miami'deki bir bakımevindeki deneyimlerini anlatır. Figueras, tıpkı Rosales gibi, Küba'dan kaçmış ve akıl sağlığı bozuk bir yazardır.

Dikkatli bir okur, yazarın bir dönem Foucault’nun bahsini ettiği “Sapma heterotopyaları”nı kendi romanına hem sosyal doku hem de dramatik bir arka plan olarak aldığını fark eder. Roman yalın ve minimalist bir dil kullanımı, Hemingway tarzı kısa ve vurucu cümleleri, doğrudan ve kısmen acımasız bir gerçeklikli üslubu, iç monolog ve rüya sekanslarıyla ön plana çıkıyor.

Belki de bu özelliklerinden dolayı roman yayınlandığı zaman Octavio Paz'ın da aralarında bulunduğu jüri tarafından “Letras de Oro” ödülüne layık görülmüştü…

İş te bu nemli ve derin roman Fransız sinemacı Joan Chemla’nın ilk uzun metraj filmine kaynaklık etmiş. Farkındayım, giriş uzun oldu ama biraz daha arka plan vermeme izin verin lütfen, çünkü “ilk film” denen olgu üzerinde biraz çene çalmaya değer!

Yönetmenin en saf hali: İlk film

Hollywood'un altın çocuğu Nolan'dan tutun da bağımsız sinemanın asi ruhu Tarantino'ya kadar... Hepsinin ortak noktası nedir biliyor musunuz? Evet, tahmin ettiğiniz gibi: O tedirgin edici, heyecan verici, uykusuz gecelerin ve bitmeyen kahvelerin eşlik ettiği ilk film deneyimi.

Bir yönetmenle sohbet edin, ilk filmini sorun. Gözleri ya parlayacaktır ya da hafif bir iç çekişle "ah o günler..." diyecektir. Çünkü ilk film, bir yönetmenin en çıplak, en savunmasız, ama belki de en saf halidir. Tıpkı ilk aşk gibi, acemice ama tutkulu, kusurlu ama içten...

Nuri Bilge Ceylan'ı hatırlayalım; "Koza" ile kısa film dünyasına adım atmış, ama asıl "Kasaba" ile derin sulara dalış yapmıştı. Kendi ailesini oyuncu olarak kullanması, minimal ekip ve ekipmanla çalışması... Şimdi düşününce, o günlerin ekonomik zorunlulukları, bugün övdüğümüz minimalist stilinin temellerini atmıştı belki de.

"Param Yok Ama Fikrim Var!"… Bu cümleyi söylemeyen genç yönetmen var mıdır? Christopher Nolan, ilk filmi "Following"i hafta sonları çekti. Neden mi? Çünkü hafta içi herkesin işi vardı! Ekip, kamera arkası ekipten çok, bir arkadaş grubu gibiydi. Ama o film, bugün milyonluk bütçelerle film çeken Nolan'ın kartviziti oldu.

Tarantino'nun "Rezervuar Köpekleri"ni nasıl çektiğini bilmeyen yoktur; video dükkanında çalışırken yazdığı senaryo, Harvey Keitel'in dikkatini çekene kadar kapı kapı dolaşmıştı. Şimdi düşünün, video dükkânı çalışanı Tarantino'yu yapımcı ofisinde bekletiyorlar. Kim bilir içinden neler geçiyordu? Ama o tedirgin genç adam, bugün sinemanın en özgün seslerinden biri.

Genç yönetmenlerin en sık düştüğü tuzak ne biliyor musunuz? Her şeyi bir filme sığdırmaya çalışmak. Sanki bir daha hiç film çekemeyecekmiş gibi... Bütün fikirlerini, hayallerini, hikayelerini tek bir filme yüklemeye çalışırlar genellikle! Bu yüzden ilk filmler çoğu zaman ya fazla iddialı ya da fazla kişisel oluyor.

Greta Gerwig'in "Lady Bird"ü mesela;  yarı otobiyografik bir ilk film. Ya da Robert Eggers'ın "The Witch"ini ne kadar enteresandı, adam resmen 1630'ların New England'ını yeniden inşa etti ilk filminde! Delice değil mi? Ama işte bu delilik, bu cesaret, bu saflık... İlk filmleri bu kadar özel yapan da bu.

Şimdi her şey değişti tabii. Cebinizdeki akıllı telefonla film çekebilirsiniz. Sean Baker'ın "Tangerine"i iPhone ile çekilmişti mesela. Ama bu sefer de başka bir sorun çıkıyor karşımıza: Herkes film çekebiliyor! Dijital demokrasi güzel de bu kadar kalabalık arasından sıyrılmak... İşte asıl zorluk bu.

Hasılı kelam; ilk film bir yönetmenin manifestosudur aslında. Bazen geçinmek için reklam filmi çeken, düğün videosu hazırlayan, ama bir yandan da "benim filmim" dediği o projeyi gerçekleştirmek için çırpınan gençlerin manifestosu. Kimi zaman acemice, kimi zaman parlak, ama her zaman içten.

Ve belki de en güzeli bu; o ilk adımın saflığı, o ilk aşkın heyecanı. Tıpkı Truffaut'nun "400 Darbe”si gibi, ya da Demirkubuz'un "C Blok”u gibi… Bazen bir ilk film, sadece bir başlangıç değil, bir başyapıt da olabiliyor.

Bu sebeple sinema tarihiyle yakın ilişkide olanların gözü her zaman yeni yönetmenlerin ilk filmlerinde olur. Çünkü o tedirgin, heyecanlı ve tutkulu ilk adımların ardından, belki de yarının büyük ustaları gizlidir.

İşte Fransız yönetmen Joan Chemla’nın “Kalbini Görebilmek” (Orijinal ismi Si tu voyais son coeur) yukarıda bahsini ettiğimiz tüm konularla ilgili. Öncelikle yönetmenin ilk uzun metraj filmi. Enteresan bir kariyer yolculuğu var Chemla’nın. Hukuk ve gazetecilik alanlarındaki ilk çalışmalarının ardından 2008 yılında ilk kısa filmi Mauvaise Route'u yazmış, yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlenmiş. Daha sonra Charles Bukowski 'nin bir kısa öyküsünden uyarlanan Dr Nazi (Clermont-Ferrand film festivalinde Canal+ ödülünü kazandığı) ve Alphonse Daudet'nin bir kısa öyküsünden uyarlanan “L'homme à la cervelle d'or” (Altın beyinli adam) filmlerini yönetiyor genç sinemacı.

Ardından birazdan detaylıca analiz edeceğimiz İlk uzun metrajlı filmi “Kalbini Görseydin ya da Kalbini görebilmek” (S i tu voyais son cœur ) prömiyerini 2017 Toronto Uluslararası Film Festivali 'nde Platform yarışmasında yapmış. Bu festivalin sanat yönetmeni Cameron Bailey,"Joan Chemla kişisel filmler yapan biri olarak uzun bir kariyere sahip olacak biri. Burada bireysel bir damga var." Diyerek övgüyle bahsetmiş Fransız yönetmenden.



Gelelim şaşırtıcı derinlikler ile donanmış olan filmine…

Joan Chemla'nın yönetmen koltuğundaki ilk uzun metrajlı filmi ingilizce ismiyle "If You Saw His Heart", Kübalı yazar Guillermo Rosales'in "Halfway House" romanından alabildiğince serbest şekilde perdeye uyarlanmış. Bir tür Film Noir ile romantik melodramın sınırlarında gezinen cesur bir deneme demek mümkün elbette. Oyunculuk performanslarında özellikle Gael García Bernal'in etkileyici rolüyle hayat verdiği Daniel karakteri üzerinden suçluluk, yalnızlık ve kendini yok etme arzusunun karanlık sularında yüzen bir anlatı sunuyor.

Ah otel odaları!

Çok kısa özet şöyle: En yakın arkadaşının kazara ölümünün ardından Daniel, kendini serseriler ve kayıp ruhlar için bir sığınak olan Metropole Hotel'de bulur. Suçluluk duygusuyla dolup taşan Daniel, yavaş yavaş etrafını saran şiddetin içine gömülür. Francine ile karşılaşması hayatına ışık tutar.

Ve ayrıntılara bakalım.

Film, en yakın dostunun ölümünden sonra Roma topluluğundan dışlanan Daniel'in, şehrin en berbat motellerinden birine sığınmasıyla başlıyor. Enteresan bir sinematografisi var Chemla’nın. Kimi zaman Kar-wai'nin "In the Mood for Love" ve "2046" filmlerini anımsatan lirik görsel estetiği, çoğunlukla da Jarmusch’un Stranger Than Paradise’ındaki Parliament Mavisi dışındaki Amerika’yı tasvir etmesi gibi kenar mahallelerde gezinip duruyor. Marsilya gettolarını filmin dekoru değil hikayenin asli bir unsuru gibi sunmayı başarıyor Fransız yönetmen. Karakter perspektifiyle bakacak olursak, Marine Vacth'ın canlandırdığı kırılgan Francine karakteriyle kesişen Daniel'in hikâyesini, Bukowski'vari bir atmosfer içinde anlatılıyor.

Filmin büyük bölümü, sinemada sık sık güneş ve denizle yıkanan bir şehir olarak fon olarak kullanılan Marsilya'nın güzelliğiyle tezat oluşturan bu kasvetli mekanda; belki de gerçek bir yeryüzü cehenneminde geçiyor. Sanırım yönetmen bununla izleyiciye bir huzur anı yaşatmayı değil, daha ziyade, misafirlerinin yalnızlığından ve yoksulluğundan yararlanan sadist bir otelcinin işlettiği marjinal bir sığınakta kalmayı kabul ederken, kendini kurtarmaya çalıştığı çingene gangsterlerin şiddetiyle karşı karşıya kalan karakterin iç kaosunu ortaya çıkarmaya çabalıyor. Öte yandan filmin ismi çok karanlık bir gerçekliği gizliyor, öyle ki bu tür bir karanlığa alışık olmayan izleyiciler en başından itibaren kendine zarar vermek ve mümkün olduğunca acı çekmek isteyen bir karakterin yolculuğunu takip etmekte zorlanabilir. Daha da fenası, kendini (çok) az ifade eden bir karakterin böylesine tutarsız davranışlarının nedenlerini anlamakta kesinlikle zorlanacaktır izleyici.



Filmi izlerken aklıma Necip Fazıl’ın meşhur “Otel Odaları” şiiri geldi.

“Atıyor sızıların, çıplak duvarda nabzı,

Çivi yaralarında, çivi yaralarında.

**

Ağlayın, âşinasız, sessiz, can verenlere,

Otel odalarında, otel odalarında!...”

Filmin en önemli özelliklerinden biri yönetmen Chemla’nın kronolojiyi bükümleyip, sıçramalı bir zaman akışı kullanması. Açıkçası daha filmin açılış sekansıyla beraber bilinçli olarak izleyiciyi yönünü bulmakta zorlayan, parçalı bir anlatım tercih etmesi. Ancak bu stilistik tercih, filmin genel derinliğine darbe vuracak boyutlara da ulaşıyor kimi zaman. Film, görsel şöleni ve atmosfer oluşturmada başarısına rağmen, karakter gelişimi ve duygusal bağ kurma noktasında bu sebeple epey eksik kalıyor.

Baş rol oyuncusu biraz daha övgüyü hak ediyor açıkçası. Zira Bernal'in performansı, filmin en güçlü yanlarından biri olarak öne çıkıyor. Gözleriyle bile hikâye anlatabilen aktör, minimal bir yaklaşımla çizdiği karaktere derinlik katmayı başarıyor. Filmin ismini oluşturan "If you saw his heart" (Kalbini görebilseydin) repliği, Bernal'in performansıyla anlam kazanıyor.

İzin verirseniz müzikal paleti ele alalım. Besteci Gabriel Yared'in (eserin ruhunu ne denli kavrayabildiği muamma) ilk film için ortaya koyduğu beste, vasat bir melodinin ötesine geçemiyor. Ancak filmin hakiki mücevheri, otelin kasvetli koridorlarında gezinen, şiddetin gölgesinde dans eden ve hiçbir sempati kırıntısı barındırmayan otelci rolündeki Karim Leklou'nun ürkütücü performansı. Bu dehşet verici karakterin yarattığı karanlık atmosfer, izleyicinin iliklerine kadar işliyor. Leklou'nun varlığı, ağır aksak ilerleyen ve karanlığın kollarına teslim olmuş senaryoya bir parça hayat üflerken, zihinsel çalkantıları içinde bocalan ana karakterin sınırlı perspektifinin ötesinde, çok katmanlı bir bakış açısı sunuyor.

Riskli kronoloji cesareti!

Biraz önce de belirttiğimiz gibi doğrusal olmayan bir kronolojisi var filmin, bu da dikkatini yitiren seyircinin bir anda hikayenin dışına fırlaması an meselesine dönüştürüyor. Çünkü Chemra zamanda ileri geri zıplarken seyirciye yardımcı olacak minik görsel detaylardan başka ipucu vermiyor. Bir yara izi, biraz koli bandı vs…

Filmin baş kahraman-lar-ının ilham kaynağının Rosales’in romanından ilham alındığı açık. Ancak yan karakterlerin yer yer karikatüre kaçan tiplemeleri filmin etkisini zedeler nitelikte. Sözgelimi Francine karakteri üzerinde daha derinleşmeyi hak ediyor. Demirkubuz’un Masumiyet’indeki karakterlere çok yakın duran bu tipoloji sanki hikayeye sonradan eklemlenmiş gibi duruyor nedense. Keza Daniel'in depresyonundan çıkışını sembolik olarak işaretleyen duygusal bir uyanışı… Bir dramatik yama gibi duruyor filmde!

Filmi derinlemesine analiz etseydik çok daha zengin vadilere açılmak mümkündü. One Flew Over the Cuckoo's Nest ve The Shining gibi klasiklere gönderme yapılarak ötekileştirilmiş karakterlerinin psikolojik derinliklerine dokunmaya çalışması. Ve fakat filmdeki bu tür biçimsel kaygılar nedeniyle yapılan göndermeler her zaman başarılı olmasa da yine de cesur bir çaba olarak görmek mümkün!

Evet belki bir baş yapıt değil şüphesiz ve tüm kusurlarına rağmen bir ilk filmden çok daha fazlası "If you saw his heart". Cesur, çarpıcı ve film bittikten sonra bile yanınızda taşıdığınız bir hikayeye sahip. Suçluluk ve kefaret kavramlarını yeteri kadar çizmiyor belki ama tam bir kayıp ruhların karanlık dünyası… Bir de uyarı, eğer ruhunuz depresifliğe yatkın ise, bu filmden biraz uzak durmak sizin yararınıza olacaktır!


English version