12 Şubat 2012 Pazar

Sakin ve öfkeli!




Sinemada önyargının ne kadar fena bir şey olduğunu gösteren bir film daha. Boş bir Hollywood filmi izleyeceğim diye düşünürken şoke eden bir sinema eseri oldu Drive. En kısa sürede geniş bir analiz yapabilmeyi umut ediyorum. İzleyin, izletin... Şiddetten haz etmiyorsanız uzak durun... 

Kimse İran kedilerinden bahsetmiyor

Veda

Pht: Monique


Galiba yoruldum.

Eskiden olsa,

İlgili ilgisiz her şeyi sana yorardım.

Oysa şimdi?

Halim mi eskidi,

yoksa

sımsıkı tutmaktan hayallerim mi,

bilemiyorum.

Ter içinde uyanıyorum.

Bir yorgunluk var şimdi gözlerimde.

Metalden yapılmış kapaklar gibi açılmıyorlar artık.

Kirpikler kilitli.

Belki de iyi bir şey bu.

Yine bilemiyorum,

Hani yeterince aldım içime belki,

Dışarı çıkman da mümkün değil.

Orada kal.

Hep kal.

Madem gelemiyorum.

Zaten karlar da eridi…

Çürük elmalara ve yalnızlığa dair



Şöyle diyor soğukkanlı ve yaşlı adam: ‘İngiliz İstihbarat Servisi'ne yerleştirdikleri köstebeğin ismi var. Sirkin tam tepesinde! Çürük bir elma var Jim. Kim olduğunu bulmalıyız?’

Sirk’ten kastı bambaşka bir şey tabi…

Yıl 1973. Yirminci yüzyılın ortalarında baş gösteren Soğuk Savaş, uluslararası ilişkilere zarar vermeye devam etmektedir. MI6 olarak da adlandırılan “Sirk” kod adlı İngiliz Gizli İstihbarat Servisi (SIS), bir yandan diğer ülkelerin casusluk girişimlerine ayak uydurmaya, bir yandan da İngiltere’nin güvenliğini sağlamaya çalışmaktadır. Sirk’in “Kontrol” olarak bilinen başkanı (John Hurt), kendini işine adamış bir ajan olan Jim Prideaux’yu (Mark Strong) Macaristan’a gönderir. Ancak Jim’in görevi esnasında işler ters gidince, Kontrol ve keskin zekâsıyla yükselmeyi hedefleyen sağ kolu George Smiley (Gary Oldman) Sirk’ten ayrılmaya zorlanır.

Smiley, kendisini terk eden karısı Ann’den boşandıktan kısa bir süre sonra, Müsteşar Oliver Lacon (Simon McBurney) tarafından görüşmeye çağırılır. Sirk’in, Sovyetler Birliği için çalışan ve İngiltere’yi tehlikeye atan iki taraflı bir ajan ya da köstebek tarafından açığa çıkarıldığına dair artan şüpheler üzerine, hükümetin emriyle gizlice tekrar göreve getirilir. Smiley, genç ajan Peter Guillam’ın (Benedict Cumberbatch) desteğiyle, Sirk’in geçmiş ve hâlihazırdaki faaliyetlerini incelemeye alır. Köstebeğin izini sürerken, önde gelen Rus casuslarından gizemli Karla ile yıllar önceki karşılaşmaları da aklından çıkmamaktadır.



Köstebeğin izini kaybettiklerine inandıkları bir anda, başına buyruk saha ajanı Ricki Tarr (Tom Hardy) beklenmedik bir şekilde Lacon ile bağlantıya geçer. Türkiye’de gizli ajanlık yapan Ricki, elinde çok önemli bilgiler olduğunu iddia eden ve ihanete uğramış bir kadın olan Irina’ya (Svetlana Khodchenkova) âşık olur. Diğer yandan Smiley Kontrol’ün köstebek şüphelileri listesini beş kişiye indirdiğini öğrenir. Bu beş adam; Tinker kod adlı hırslı Percy Alleline (Toby Jones), Tailor adıyla anılan, rahat ve kendinden emin Bill Haydon (Colin Firth), Soldier olarak bilinen yiğit Roy Bland (Ciarán Hinds), Poor Man olarak tanınan işgüzar Toby Esterhase (David Dencik) ve Smiley’nin kendisidir.

Şaşırtıcı gerçek daha ortaya çıkmadan bile, uluslararası bir casusluk oyununun ölümcül tuzağına düşürülen oyuncuların üzerindeki duygusal ve fiziksel yük artacaktır…

Anlattığım hikaye, casusluk maceralarına aşına olanlar için yabancı gelmeyecektir. Paket yayından çıkıldığı dönemde TRT ekranlarında yayınlanan bir dizinin konusuydu bu. Ve John le Carré’nin en çok satanlar listesinde yer alan klâsik romanı, özünden koparılmamaya aşırı özen göstererek Tomas Alfredson tarafından sinemaya aktarıldı. Ve meşhur, ‘Tinker Tailor Soldier Spy’ romanı Köstebek ismi ile karşımıza çıktı. Filmin senaryosunda da güç isimler var; Bridget O’Connor ve Peter Straughan.




BBC, 2006 yılında çok enteresan bir polisiye dizi yayınladı. Life On Mars isimli dizide, günümüz polislerinden biri, girdiği çatışmada ağır yaralanınca gözünün 30 yıl öncesinde açıyor. Bugünün bilgi birikimi ve donanımıyla, 30 yıl öncesinin imkansızlığında mücadele etmeye başlıyor. Başarılı dizi, daha sonra Amerikan şirketlerince tekrar çekilmişti. O dizide, kahramanın yaptığı mesleğin, şartlara çok da fazla bağlı olmadığın şaşırarak görmüştük.

Köstebek’i izlerken, 68 Kuşağı sonrasında, soğuk savaşın zirve yaptığı yıllarda yaşanan casusluk oyunlarına şahit oluyor ve ister istemez, günümüz benzer oyunlarıyla karşılaştırma yapıyoruz.

Nükleer savaş başlıklarına milyonların harcandığı bir dönem: 1970’li yılların başı, komünizmin zehirlediği toplumlara karşı, kapitalizmin anti-zehriyle tam bir marazi karakterler dünyasına dönen casusluk alemi. Teknolojinin gelişmediği, dijital değil analog ajanlığın, bir tür delikanlılığın hüküm sürdüğü günler. Açıkçası, bize gösterilene bakacak olursak; takibatın, dinlemenin, fişlemenin gırla gittiği zamanımıza göre, eskinin ajanları çok daha ahlaklı gibi duruyor.

Filmin giriş atmosferi oldukça başarılı, ancak anlatım dilindeki dinginlik ve müziğin ritimsizliği izleyiciyi bir parça korkutup, uyuşukluğa sevk edebiliyor.
Türkiye’de neden tarihi film çekilemeyeceğini (elbette doğal mekanlarda) bir kez daha –maalesef- görüyoruz. Filmde Londra gibi şehirler rahatlıkla genel planda görülebilirken, İstanbul sahneleri maalesef hep kapalı mekanlara sıkıştırılmış. Şehrin kısa bir silueti dışında, neredeyse hiç görüntüsü yok. Boğaz görüntüleri bile araya kolonlar konularak, seyircinin filmin bütünlüğünden kopması engellenmeye çalışılmış.

Dönem filmi için kusursuz özellikler taşıyan Köstebek, diğer geçer notu da oyuncuları için alıyor. Başta Oldman ve Firth olmak üzere, karakterlerin tamamı büyük iş çıkarıyor. İzleyiciyi bu zor ve ağır filmde kendine inandırmayı başarıyor.

Biraz önce geçiştirir gibi oldu ama sevgili okurlarım için tekrar hatırlatmakta yarar görüyorum; Köstebek içerdiği atmosfer ve başkarakterinin yapısı gereği (İnanılmaz sakin ve soğukkanlı çünkü) çok ağır akan bir tempoya sahip. 

Günümüz casus filmleri temposu beklentisi içine girecekseniz, bu hafta vizyona giren bir diğer filmi; Düşmanı Korurken’i tavsiye ederim.