31 Mart 2011 Perşembe

Yine Gelecekler...



Bir akşam üstü, vicdanımızın tolerans vadisinde rehavet seanslarındayken yakaladılar bizi.

Toz pembe tüller germiştik pencerelerimize...

Düne ve bugüne dair çöpleri 'istif' etmiştik küflü bodrum katlarımızda... Yarının ekşi kokulu 'kehanetler'i zaten kitabımızda bile yoktu... Mesaj kağıdı sarılı olmayan 'çok köşeli' taşlar 'camlarımız'ı tuzla buz etti. Kafalarımız tavana değercesine zıpladık. Korkak değildik ama, açıkçası ürktük sesteki bu ani 'desibel' değişiminden... Sirenleri çalmaya da gerek yoktu, içimizdeki güzelliğe dair hisleri tahliye etmeye de... 

Ama, camı kırmışlardı bir kere... Oysa çoğu zaman görürdük camın öte yanından onları... Gülümseyerek bakarlardı ama, dişlerinin çene kemiklerini nasıl ezdiğini de hissederdik.

'Geldik' dediler, yüzlerindeki maskeyi çamurlu sokağın ortasına vurarak... 'Beklemiyordunuz değil mi?'

Gerçekten gelmişlerdi...

Uçlarını aleve batırdıkları ışından okları, bir ejderha ıslığı gibi tıslayarak yardı gökyüzünü... 

Mavinin hüzün tonuna, alevin kızgın alını bulayarak ilerledi öfkeden silahları... Sadaklarında düşmanlık vardı, kin vardı, zehir vardı... Kurumuş gülden ördüğümüz kubbemize şimşek hızıyla saplandı alevden okları... Çatımızı yaktılar... Kubbemizi çatırdatmaya çalıştılar...

Önce biri belirdi yılandan gözleriyle camın hemen arkasında. Sonra diğerleri sökün ettiler. Savaş bozgunu yaşamış, apış araları ekşi ekşi kokan çapulcu askerler gibi girdiler dünyamıza... Sepetlerimize bastılar tekmeyi, ağaçlarımıza vurdular baltaları, 'yumurta'larımızı yere çaldılar. Dipleri hayvan tersine bulanmış çizmeleriyle ezdiler 'civciv'lerimizi. Kapılarımıza çentik attılar, ekmek satan fırıncımızın un çuvallarını mızrakladılar. Selam veren dostlarımızı horladılar, ineklerimizi tekmelediler.

Mavinin hüzünlü tonuyla boyadığı akşam vakti geldiler...

'Atlar'ını çocuklarımızın, geleceğimizin üzerine sürdüler... 'Süreka' yoktu aralarında, atları ayaklarına kadar değil, bellerine kadar girmişti bataklığa. Ama gözlerinde kinleri, ağızlarında küfürleri vardı. En çok da aramızda durup, dostluk türküleri söylerken dün, bugün onların yanına geçip sapanlarına 'taş' koyup, üzerimize sallayanlar şaşırttı bizi.

Gecenin karanlığında bağırdılar gökyüzüne doğru...

Tamtam çaldılar saat başı...

Yüreklere korku salıp, kitapları yaktırmak, anıları sildirmek, aynaları kırdırmaktı amaçları...

Kısmen başardılar da...

Künklerini toplayıp, göçlerini hazırlayıp, yola dizilen kervanları gösterdiler parmaklarıyla. 'Bakın' dediler, 'bakın, nasıl da korkuttuk arkadaşlarınızı... Onlar ki, en iyi günlerde türkülerinize eşlik ederlerdi..'

Sularımıza zehir katmak, ekmeğimizi küfletmek istediler... Irmağımız güçlü akıyordu çok şükür, buğdaylarımız dayanıklıydı... Başaramayınca bunları sinirlendiler, değirmencilerimize, sakalarımıza hakaretler yağdırdılar... Yapraklarımızı yoldular, tarlalarımıza sürdüler hayvanlarını. En mahrem odalarımıza kadar sokuldular... Yastıklarımızı iğdiş ettiler sivri uçlu mızraklarıyla. 'Çeyiz sandıkları'mızı etrafa saçtılar... Yazmalarını çiğnediler kadınlarımızın... Çocuklarımızı almaya çalıştılar, anaların kucaklarından... Beğenmedikleri her şeyi topladılar cadde ortalarına... Kitap, giysi, namus, haya, un, kurumuş kabak... Hepsini üst üste yığdılar... Şarap şişelerinin diplerinde kalan sıvılarını boca ettiler bu yığının üstüne... Aydınlanmak için kullandığımız meşaleyle yaktılar birikimlerimizi...

Sokağa çıkamadı çoğumuz.

Perdeleri sıkı sıkıya kapadık bilinçsiz bir tepkisellikle...

Sonra 'neden' sorusunu sorduk kendi kendimize:
Neden?

Sorular çoğaldıkça onlar küçüldü, onlar küçüldükçe ışık sızdı perdelerimizden... Işık karanlığın ölümü demekti... Karanlık olmayınca, onlar da olmayacaklardı, bunu çok iyi biliyorlardı...

Akşam batarken güneş, mavinin hüzün tonunda gelmişlerdi... Kızıl bir şafak vakti, meleğin bağırışıyla gitmeye başladılar... Arkalarında harabeler bıraktılar. Binalar, evler, camlar, yürekler... Tehditler savura savura kayboldular ufukta... Bazıları 'pişmanlık' belirtisi ifadeler kullandı giderken. 'Vicdan'ları varmış gibi davrandı kimileri... Ama yapmışlardı bir kere, kırmışlardı camlarımızı..

Korkuyu, şaşkınlığı, ürkekliği hemen attık üzerimizden... Yaşlı gözlerimizi silmeden tebessüm etmeye çalıştık hayata... Ve bir karınca samimiyetiyle tekrar başladık çalışmaya. Örmeye başladık buğudan ağımızı. Bir yağmur akın etti gökyüzünden. Kanı, külü, çamuru aldı götürdü... Kirlerimizi yıkadı, testilerimizi doldurdu... 

Güneş tepeye doğru yükseldi şehrimizin dışından...

Mutluluk şarkıları yükseldi yine gökkubbemize doğru... Işte tam bu sırada belirdi tepede en 'deli'olanımız..

Var gücüyle bağırdı:
'Gülmeyin!'

Herkes sesin geldiği yöne yöneldi...

Elindeki asasını bulutlara doğrulttu, sonra bizlere doğru ve boşluğa savurdu:
'Şarkı da söylemeyin!'

Daha bir dikkat kesildik sesine: 'Hâlâ anlamıyorsunuz değil mi?' diye sordu acı ifadelerle;
'Gittiler sanıyorsunuz. Oysa oradalar...'

Herkes birbirine baktı şaşkınca, sonra tekrar ona;
'Şunu bilin kesinlikle' dedi deli ve kanımızı donduran şu cümleyi haykırdı: 

'Gene gelecekler!!!'

29 Mart 2011 Salı

Kısadır Hayat!


Uzundur üzüntüler oysa... Bitimsiz gelir insana kalp sıkışmaları, yürek sıkıntıları. 


Ne ki kısadır hayat...

Hele öfkeler, kısa metrajlı olsalar bile sıklıklarıyla hayatı tırtıklarlar bir yerlerinden. Hayat her yanına haşeratlar ilişmiş bir aciz varlık gibi elindedir bunların. Bıkmadan, usanmadan ısırırlar hayatın bir yerlerini. Zaten kısa olan hayat, büsbütün kısalır ve fark edilmeyen bir film finali gibi gelir kapıya dayanır ölüm meleği. 

Oysa kısadır hayat, hırsların tersine. Bin yıllık bir birliktelik yaşayacakmışız gibi yapışırız kariyerimize. Kravatların sıktığı gırtlaklar boğar oysa hayatı! Öyle bir unutkanlık verir ki üstelik hırs ve beklentiler yolun sonuna kadar uyuşturur zihinlerimizi. 

Gevşetemeyiz gömleğimizin en üst düğmesini, pantolonumuzun paçasını kıvırıp, çıkarıp çorapları, serin bir ağaç gölgeliğinde salamayız bacaklarımızı buz gibi derelere. 

Kendi ufkuna bembeyaz bir yalan yerleştirir dünya hırsı ve geri kalan her şeyi uyuşuk bir siyah ile flulaştırır. Yanından gelip geçeriz her Allah'ın günü de fark edemeyiz ıskaladıklarımızı. 

Ne bileyim; elektrikler söndüğünde mesela... 'Hay aksi' der lanetler okur da, karanlığın sessiz huzurundan ürkercesine rahatsız oluruz. Oysa gecenin tadı bir başka olmasaydı, günün yarısı karanlık olur muydu? Var demek ki bir güzelliği gecenin. Var işte, ayın, yıldızların, gökyüzünün ve karanlıkta akışkan bir gümüş gibi usulca kıvrılan dere sularının. 

Kısadır hayat ve uzundur korkularımız. İrili ufaklı onlarcasını uç uca ekler, hayatın bir kısmını da onlara feda ederiz mesela... Kendi korkularımız yetmiyorcasına başkalarınınkini de üstleniriz hatta. Korku tedirginliği, tedirginlik dengesizliği getirir. Ve şirazesi kaçar hayatın. Ülke adına korkarız misal. Bir dolu heyula üretir, bir dolu korku figürüyle kuşatırız dört bir yanımızı. Ailemize, düşüncelerimize, sevdiklerimize dair korkular kurgular ve kendi ömrümüzün kısalığına, kendi hiçliğimize bakmadan, sanki her şeyi kontrol edebiliyormuşçasına, yenilgisi kesin olan bir yel değirmeni savaşı başlatırız kimi zaman. 

Oysa kısadır hayat ve bütün bunların üzerinde, hepsini kuşatan bir şeydir. Korkuyu, öfkeyi, üzüntüyü reddetmek değildir bu ha! Aksine reddediş de ıskalamaktır bir nevi, en büyük karavanalarından biridir insanoğlunun. Ancak her şey de değildir ve geçicidir. Problem bunu unutmamızdır. 

Kısadır hayat ve aslında doğumdan itibaren bir geç kalıştır da... Hiç saniye kadranını izlediniz mi bu düşünceyle? Nasıl da acelecidir, nasıl da bir panik vardır saniyede. Sırtlar zamanı ve dakikaya devreder, oradan saate, güne, haftaya, yıllara ve ömre. Saniye işçi karıncasıdır zamanın ve kraliçe mezar başında beklemektedir. Sırtladığı hayatları götürür ve oraya bırakır. 

Kısadır işte hayat; bizim yanılgılarımızın aksine. Bitmez zannederiz biz çok şeyi. Çocukluk bitmez, okul bitmez, iş hayatı bitmez, ne bileyim iktidarımız bitmez, partimiz bitmez, müdürlüğümüz bitmez, futbolculuğumuz bitmez, başkanlığımız bitmez falan filan. 

Nasıl bir hazır oluştur bu kendini kandırmışlığa bilemem ama, şaşırtmaz da bizi örneğin. 80 yaşına gelmiş politikacı 9 büyüklüğünde deprem yemiş gibi titreyen bacaklarına rağmen ülke geleceğine dair fikirler söyler misalen. Kendi geleceğini ıskalamanın daha büyük bir trajedisi olur mu, lütfen söyleyin! 

Kısadır işte! Çoğu zaman 'ne çabuk' sorusunu bile soramadan biz, son jeneriği bile akmadan hayatımızın biter film. 

Işıkları yanmaz ama çoğu zaman. Sinemadan farkı da budur aslında. Aksine daha büyük, daha ürkütücü bir karanlık kucaklar bizi nemli toprak tadında. Ve biz hayatın kısalığını fark edip, onun rağmına bir şeyler yapmış olma nispetimizde aydınlatılırız hayatın sonunda. 

Slobodan Miloseviç mesela... Dile gelebilse hani mezarda, 'ne kadar da kısaymış hayat' demez miydi, yeni tiran adaylarına! 

Kinlerimizin, öfkelerimizin, üzüntülerimizin, hırslarımızın tam tersine... 

Kısadır hayat!

23 Mart 2011 Çarşamba

22 Mart 2011 Salı

Dönemeç


Ben sana daha biz tanışmadan vurulmuştum Süreyya. Çiçekten habersiz kelebeğin öyküsü bizimkisi adeta. Eksiktir sevdasından uzak olan sevgili, eksiktir baharından habersiz kelebek. O kelebek ki kısacık ömrüne oranla binlerle yıla denk düşen koza içinde sabırla güçlendirmeyi bekler kanatlarını.

Saçlarım uzun değildi sancılarıma sürterek teskin edebilecek kadar. Yaşlarım gözümde değersiz birer sıklet gibi yer işgal ediyorlardı sadece. Ve bilmiyordum Süreyya, suya da, metale de, cama da değerini veren kemiyetinden ziyade keyfiyetiydi. Birer inciye dönüşüp, kalbin peşine ardı ardına sökün etmeyen yaşları kim ne yapsın?


Oysa seni tanımak kavramların anlamsızlığının farkına varmaktı. Mesafeler mesela. Sair zaman insanın ayağına birer pranga, omuzlarına kaldırılması zor bir külçe gibi yığılan mesafeler seni tanıdıktan sonra sivrisinek vızıltısına dönüşüverdi... 


Seni tanıdıktan sonra anladım, yakıcı nefesinin alnımda olduğu anlar ile sesimin karanlıkta kaybolduğu anlar arasında milim fark olmadığını. Gönüller sende olduktan sonra "eynessera minessüreyya!"


Hatırla;
Ben ellerim ceplerimde, yalancı mesutluklarla boş kaldırımlarda ıslık çalarak yürürken...


Hatırla;
Yalnızlık sulu sepken tüm insanlığın tepesine tepesine inerken...


Hatırla;
Seni gördüğü, bildiği halde koşup eteğine sığınmak yerine, üstüne karalar, çamurlar yağdırırken...


Ve hatırla;
Bütün bu farkında olmayanların acınası haline rağmen, sen o hayret verilecek şefkat ve rikkatinle tebessüm ederken...Dedim ya; ben sana daha biz tanışmadan vurulmuştum Süreyya...


Senden habersiz yaşamak şahsi fetretimdi ama orada, benim tam olarak bilmediğim bir kavşakta beni karşılayacağını biliyordum.


Belki biraz kırgın, belki de kızgın ve belki sitemliydim azıcık.Fakat yanlış anlama... Sevmek sitemle başlar diyor bir söz sultanı. Sitemim sana değil Süreyya, beni çepeçevre kuşatan tüm sistemeydi... Hissedilip bilinmeyen, tahmin edilip ulaşılamayan, yürüyüp varılamayan bir menzilin varlığına vurulup, varamayınca ona, doğal olarak öfkeleniyor insan bir süre sonra. Ya da şöyle anlatayım sana:


Bir bahar papatyasından açılan fal gibi, kopan her yaprakta olumsuzu olmadan hep seni aramak gibi bir şey bu. Yani tüm ihtimalleri yine sen olan, tüm yolların sana çıktığı bir papatya falı gibiydin. "Seviyor, sevmiyor değil yine seviyor..."


'Dönemeç' şiirindeki şair gibi mevsimin bayat, hayatın esnemekte olduğu bir anda ya da havanın ılık, caddenin kalabalık olduğu bir anda karşıma çıkman arasında hiç fark olmayacaktı benim için. Önemli olan o dönemece ulaşmak, önemli olan siluetin olmasa bile ayak seslerini duyabilmekti. İster geç bir bahar günü olsun, ister kışa yaklaşan bir sonbahar günü.


Sensizliğin en büyük ödülü ve cezası sessizlikti belki. Ruhumun uçurumlarında attığım isyan çığlıklarına inat sessiz bir rölanti ile bekliyordu gözlerim...


Ve o müthiş dönemeç, o unutulmaz kavşak, o baş döndüren viraj... 


Sonrası şiir elbet: "Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız..." 


Ben sana daha biz tanışmadan vurulmuştum Süreyya. Çiçekten habersiz kelebeğin öyküsü bizimkisi adeta. Eksiktir sevdasından uzak olan sevgili, eksiktir baharından habersiz kelebek...


O dönemeçten sonra hızlı bir tamamlanma hissi esir alıyor bedeni, o dönemeç sonrasında doluyor boşluklar ve o dönemeç sonrasında keşfediliyor zaten var olanlar...




Bakma benim böyle şahsileştirdiğime meseleyi, bilenler bilir ki binlerce yıllık bir masaldır bu anlattıklarım.

15 Mart 2011 Salı

Gölgeler ve Suretler: Yağmurdan önce!

Ilık bir sütten yükselen buğu gibi yumuşak ve hissettirmeden akıyor Gölgeler ve Suretler. Yakınlarımızla nasıl uzak düştüğümüzü, düşman kesildiğimizi Kıbrıs örneğinden yola çıkarak anlatıyor.


‘Bir aileydik. Nasıl koptuk, uzaklaştık? Şimdi birbirimize karşıyız. Herkes başkasının ışığında oturuyor. Nasıl bize verilen iyiliği kaybettik?’ Böyle diyordu Terence Mallick’in o muhteşem filmi The Thin Red Line’da. Esasen dünyanın öyküsünün özeti bu değil midir? Kardeş doğup birbirine düşman olan, zaaflarla mücehhez insanoğlunun hikâyesi…

Derviş Zaim ismi sadece bir sinemacının değil, aynı zamanda, şairin ifadesiyle, ‘gaibi kurcalayan bir çilingir’in ismidir. İlk filmi Tabutta Rövaşata’dan beri kamerayı sadece görüntünün üzerine odaklayan biri değil Zaim, aynı zamanda hakikatin üzerinde gezdiren ve bunu yaparken kendine has bir sinema dili oluşturmayı başarmış ender Türk yönetmenlerden biri… Zaten kendisi de öyle söylüyor: “Vicdan ve hakikat benim yaptığım birçok şeyi anlamak için hareket noktası sayılabilir…”

Ezcümle derdi olan bir sinemacıdır Derviş Zaim…

Tabutta Rövaşata’da tavus kuşunun kanatlarındaki rengarenk dünyanın esrarında yapar arayışını, Filler ve Çimen’de yağmur altında ebru yapan kızın hüznünde. Fason bir üretimin eseri değildir filmleri. Bu nedenle sair yönetmenlere göre az sayılabilecek sayıda filme imza atmıştır. Elbette başka nedenleri de vardır bunun; ekonomik, teknik vesaire…

Bu tarz yönetmenlerin genel olarak izleyicilere verdiklerinin dışında bir de kendi iç dünyalarında karşılığı olan ancak paylaşım konusunda ketum oldukları yönler vardır. Ancak dikkatli radarlar tespit eder bu ayrıntıları. Kieslowski’nin Üç Renk üçlemesi, peşinden sonradan bakınca net görünen Dekalog’u ancak yönetmen öte âleme geçtikten sonra tüm ayrıntılarıyla izleyenleri selamlamıştı.

Derviş Zaim, geleneksel sanatlardan yola çıkarak yaptığı sinemasal arayışların üçüncü ve son durağı olan Gölgeler ve Suretler ile vizyonda. Malum olduğu üzere yönetmen daha önce Cenneti Beklerken’de minyatür, Nokta’da hat sanatı etrafına kurmuştu hikâyesini. Şimdi ise gölge oyunu ile harmanlıyor anlatacaklarını.

Gölgeler ve Suretler en yakınımızdakilerle bile bazen nasıl uzağa düştüğümüzü, hatta düşman kesildiğimizi Kıbrıs örneğinden yola çıkarak anlatıyor. Çekilmesi için 14 yıl beklediği filminde Zaim, 1963’te Kıbrıs’ta başlayan olaylar sırasında bir Karagöz kuklacısı olan babasından ayrı düşen genç kızın geçirdiği dönüşüm ve olgunlaşma sürecini anlatıyor. Türk-Rum, Müslüman-Hıristiyan ilişkileri bağlamında sancılı bir dönemde Hacivat-Karagöz gösterileriyle nafakasını temin eden Salih, köyünü Rumların basması üzerine kızı Ruhsar’la birlikte yakınlardaki bir köyde yaşayan kardeşi Veli’nin yanına gider. Eski bir hesaptan dolayı, Veli’nin ağabeyiyle arası çok iyi değildir. Tuhaf bir insandır Veli. Platonik olarak âşık olduğu Rum kadının oğlunu kahve kumarında sürekli ‘tokatlar’. Öte yandan köyün delisinin de tek hamisidir. Ancak ağabeyinin bu ansız gelişi, kurulu düzenini sarsmaya başlar. Zira Rumlar, yaşadıkları köyün yakınına kadar gelmiş, yolları tutmuştur. Bahsini ettiğimiz Rumlar, Rum halkı değildir, bunun altını çizmek lazım. Durumu anlayan Karagözcü Salih, kızıyla beraber köyüne dönmek için yola çıkar lakin yoldaki çevirme sonrası kaybolur. Ruhsar, amcası Veli’den bir an önce babasını bulmasını ister. Öte yandan Rumlar çemberi daraltmakta, köydeki bir grup Türk de çareyi silahlanmada görmektedir. Nitekim gerilen halat kopar ve düne kadar yan yana yaşayan iki halk arasında çatışma patlar. O güzelim mekânlar yıkılıp yakılarak birer viraneye dönüşmeye başlar. Ve bunun sonucunda zorunlu göçler başlar. Ki, göç demek ihanet ve beklenmedik dostlukların yaşandığı ibretlik sahneler demektir. Bizim bugün ‘Kıbrıs Sorunu’ dediğimiz meselenin sonuçlanmasının fitili işte bu dönem ateşlenmiştir.


Hikâyenin fonunu ise Kıbrıs’ın Karpaz bölgesi ve Büyükkonuk köyünün olağanüstü güzellikteki doğası, köyleri, tepeleri ve deniz oluşturuyor.
Gölgeler ve Suretler öyküsünü anlatırken bazen öyle resimleri yakalıyor ki, seyirci perdede gördüğü güzelliğin etkisiyle filmin kendi gerçekliğinden bile kopuyor. Oysa film belki de Kıbrıs meselesi dediğimiz bitmeyen ve sürekli kanayan yaranın ilk açıldığı dönemi anlatıyor. Provoke etmeden, herhangi bir ajitatif ucuzluğa düşmeden.

Bütün filmlerin arasından Nokta şahsen fakir için apayrı anlamlar ifade eden bir filmdir. Gerek hikâyeyi anlatış biçimi, gerekse gündelik sıkıntıların içine yerleştirdiği kocaman bir hat âlemi ile Zaim kıymeti belki yıllar sonra anlaşılacak, üzerine tezler yazılacak bir çalışmaya imza atmıştı. Gölgeler ve Suretler bu anlamda Nokta’dan çok öne çıkamasa da, üçlemeyi tamamlaması ve özünde sakladığı sanatın diliyle düşmanlık/dostluk gibi insanlık tarihinin en eski kavramına yaklaşmayı başardığı için önemli bir film.

Gölge Oyunu, filmde salt Zaim’in diğer filmleriyle bir tür bağıntı kuran bir ‘aks’ değildir. Işık ile gölgenin düşman gibi görünen ilişkisi, birbirine yapışık duran iki toplumun ilişkisi hakkında da şahane bir ‘teşbih’ içerir.

Filmin en beğendiğim yönlerinden biri de, ezelden beri ‘hastası’ olduğum Kıbrıs Ağzı ile olması. Çoğunu pek tanıyıp bilmediğimiz isimlerin canlandırdığı karakterler muhteşem olmuş. Burada alınan oyunların ne kadarı oyuncunun, ne kadarı yönetmenin emeği ve motivasyonudur bilemiyorum ancak, Gölgeler ve Suretler ne eksik ne fazla diyebileceğimiz oyun gücüyle parmakla gösterilebilecek bir kaliteye sahip bir film olmuş. Ve ille de müzikleri ve ritmi. Ilık bir sütten yükselen buğu gibi yumuşak ve hissettirmeden akıyor Gölgeler ve Suretler. Her ne kadar onun gibi sert olmasa da Milcho Manchevski’nin o güzelim ‘Before The Rain - Yağmurdan Öncesi’ndeki lezzeti aldım Derviş Zaim’in filminden.

Ve bu tür filmleri izledikçe Türk sineması adına umudumuz katlanarak artıyor.




Gölgeler ve Suretler
Yönetmen: Derviş Zaim Oyuncular: Hazar Ergüçlü, Osman Alkaş, Popi Avraam, Settar Tanrıöğen, Buğra Gülsoy
Tür: Dram, Politik
Süre: 116 dakika
2010, Türkiye, KKTC

14 Mart 2011 Pazartesi

Pollyancho



Ne trajiktir palyaçonun makyajı!

Burnunda kan kırmızı bir riya,

dudakların ölüm sonrasından emanet.

Zorlama hiç palyaço,

komik değil tüm hallerin.

Kaldırmıyor içim seni görmeye,

Frapan maskeyle perdelenmiş hüzünlerin.

Gülse de yüzün,

Acıma hissim ayaklanıyor her seferinde
.
Ki ben en çok palyaço görmeye dayanamam. 


2 Mart 2011 Çarşamba

Generaller Niçin Sokağa Çıkamaz



Bir general her şeyi göze alıp
Biz ölümlüler gibi 
sokağa çıkarsa
Bastonunu kaçırır hemen
Sokağın küçük oğlanları
Damdan dama damdan dama
Ve rüzgarlı kahkahalarıyla 
küçük kızları sokağın
Şapkasını uçurur bulutlara

Bir general her şeyi göze alıp
Biz ölümlüler gibi 
sokağa çıkarsa
Bembeyaz barikatlarına takılır
generalin dikenleri madalyaları
Bulut kokan akasya ruhu kokan
Çivit ve cesaret kokan
sonsuz çamaşırların

Bir general her şeyi göze alıp
Biz ölümlüler gibi 
sokağa çıkarsa
Sokağın ortasında
büyük bir ayna
Bir yüzde sayın general
ötekinde mahalle bekçisi

Bütün bunlar
ve buna benzer nedenlerden ötürü
Generaller sokağa çıkamazlar
Sokağın üstündeki sahanlıktan
geçip gider
helikopterle teyyareler

Cahit Koytak