27 Şubat 2011 Pazar

Yapmayın!


(Önemli not: Bu yazı 2 Ocak 2011 günü kaleme alınıp gazeteye yayınlanmak için yollandı. Ancak bir saat sonra, 'Yanlış anlaşılır' saikiyle geri çekildi. Ne garip ve acı tevafuktur ki, Rahmetli Erbakan bir gün sonra, yani 3 Ocak'ta rahatsızlanıp hastaneye kaldırıldı. Gerisini biliyorsunuz zaten!) 


Biliyorum pek çok kişi kızacak böylesi bir yazı kaleme aldığım için. Aklımın ucundan bile geçmeyen suçlamalara muhatap olacağım, edilmedik hakaret, yemediğim küfür kalmayacak. Bazıları konuyu başka yerlere çekip, benim bu yazımdan yola çıkarak başka anlamlar üretecekler.

Lakin vicdanım elvermiyor dostlar. Her şahit oluşumda içim ‘cız’ ediyor…
Siyasi ya da başka şey aramayın lütfen birazdan yazacaklarımdan dolayı. Partili dostlarım da lütfen kızıp, köpürmeden önce samimiyetle bir kez daha düşünsünler ne olur!

Yazımızın konusu Prof. Necmettin Erbakan…

Şüphesiz Türk tarihinin en önemli figürlerinden biri. Büyük bir mücadele insanı… Saygıyı hak eden, pek çok kez haksız eleştirilere maruz kalmış bir isim…
Malum; olaylı kongreler neticesinde muhterem Erbakan tekrar partinin başına geçti. Kendi ifadesine göre, oyları da etkilemiş bu değişim..

Ki doğrudur, Saadet Partisi belki barajı geçebilecek duruma bile gelmiştir, inanın bilemiyorum…

Beni rahatsız eden, vicdanımı sızlatan şey sayın Erbakan’ın kişisel durumu. Etrafını saran insanların umarsız hoyratlıklarıyla sahneye çıkarılışı, konuşturulması ve siyasi ikbal adına –epey- acımasızca ortalık yere –adeta-atılması.

Bir insan olarak feci yaralıyor beni bu durum. Konuşma kürsüsüne asansörlerle çıkarılması, arkasına yastıklar konularak oturtulmaya çalışılması, üç kuruş etmez mevzular ile ilgili sorular sorularak bunaltılması vicdanen beni çok rahatsız ediyor.

Başta da söyledim; kesinlikle Türkiye’nin en önemli siyasi isimlerinden biri olduğuna samimi olarak inanıyorum. Lakin, bir takım TV ekranlarında kendine ‘Gazeteci’ denen zatların pişkin pişkin sırıtarak, adeta alay eder gibi soru sorması, ‘Bakın işte bunamış’ demeye getirmeleri ağırıma gidiyor.
Verdiği son mülakatta, ‘Zekamı ölçmeye makine dayanmaz’ diyor, ki doğrudur. ’28 Şubat’ta biz kazandık’ diyor ki, doğrudur. “Püf desek, hepsi bize geri döner” diyor, ki o da doğrudur!

Ama illa siyasi parti lideri olarak, her gün takım elbise, kravat takarak mı yapılmak zorunda bu iş. Bu cümleleri söylemek için illa parti başkanı olup, politika mı yapmak lazım?

Diyelim ki muhterem Hocam, yılların verdiği alışkanlıkla yerinde duramıyor, ülkenin durumu onu üzüyor ve elinden gelenleri yapmak için, geri plana çekilmeyi uygun görmüyor.

Ya partilileri?

Ya ailesi?

Ya doktorları?

84 yaşındaki bir insana yapılan bu muamele hiç mi içlerini acıtmıyor, vicdanlarını sızlatmıyor?


Merhum Ecevit’in siyasetteki son dönemini hatırlıyorum. Yaşlanmış, yıpranmış, yorgun bir siyaset adamı. Bırakınız adım atmayı, tek kelime edecek hali bile yok… Lakin siyasi şehvet rahmetli Ecevit’i o haliyle bile ortalık yere atıp atıp durdu. En son yapılan siyasi bir yürüyüşe zorla katarak belki de ölümüne neden oldu!

Bunu yapanlar Ecevit’in düşmanları ya da hasımları değildi. Bizzat partilileriydi, bizzat eşiydi belki.

Muhterem Erbakan’a da aynı şey yapılıyor neredeyse…

Ve ben bundan duyduğum rahatsızlığı ifade etmeyi zorunluluk olarak görüyorum.

Size sesleniyorum sevgili Erbakan ailesi… Çocukları, damatları, gelinleri, akrabaları… Lütfen buna izin vermeyin…

Sevgili Saadet Partililer… Nasıl görmezsiniz durumu, bu kadar mı gözümüzü siyaset bürüdü?

Yapmayın, Allah aşkına yapmayın!

23 Şubat 2011 Çarşamba

Oysa biz uykuya düşmandık beraberken



Yağmursuz bir sonbahar akşamıydı. Son vapuruydu adanın. Evsiz bir yavru kedinin saçak altına sığınması gibi sığınmıştık geminin arka kısmına. Karanlık sulara bakarak konuşmuştu.


- Nedense uyuyamıyorum son günlerde!

Aslında benden de benzer şeyler duymak ister gibiydi, uzayan sessizliği bir bakış kısaltır zannetti; ama olmadı tabii.

- Ya sen?

Dedi,


- Senin uykularından ne haber?

- Benim uykularımda cehennem kaynıyor... Benim sularım kirli kazan buharları!


Diyemedim ki bunu, kelimeler geldi ve ejder soluğu gibi belleğimi vurup geçti. Allah'tan insaflıydı, merhametliydi. Sesi daha da müşfikleşti ve ninni mırıldanır gibi konuyu değiştirerek devam etti:


- Denizden daha iyi bir doktor tanımam. Bütün yaralarımı itinayla açar, temizler ve kapatır. Geçen kış açılan yaralarım, kapanmak üzere gelecek yazı beklemek zorunda kalacaklar. Üstüne bir de bu sene eklenen yaraları düşünürsek, denizin işi zor olacağa benzer...


Kaşıyordu, kelimelerin sersemletici şokunu hissetmek ister gibi en hassasını seçip üzerime üzerime sıkıyordu nedense. Allah'tan sen yoktun o zaman günlüğüm ve Allah'tan ben bir kelimeyle sinirlerini kontrol edemeyen saralılar gibi katelepsiye girmiyordum. Sustum tabii. İnatla, sabırla sustum; ama susacak gibi değildi.


- Aklıma denizkestaneleri geldi. Kimin aklına gelir o çirkin, dikenli varlıkların dikenlerini döktüklerinde o kadar güzelleşebileceği: Küçüklü büyüklü rengarenk denizkestaneleri... Bana, görünüşe aldanmamayı, önyargılı olmamayı denizkestaneleri öğretti. Şimdi keşke deli gibi kar yağsaydı ve ben yağan kara gülümseyerek, soyunup içi sıcak suyla dolu bir havuza atlasaydım... Sıcak, asit kadar sıcak bir Kleopatra havuzuna.


İnadım inat... Suskunluk yemini etmiş Baptist rahibi gibiyim. Karanlık sulara gülümsüyorum. Hayatı karelere, çerçeveyi sulara hapsettim. Vapur ağır, cüsseli bir dev gibi titreyerek kımıldıyor. Kör bir satır gibi yararak ilerliyor karanlık suları.

- Ne acı, köpüklerin dansını gösterecek kadar bile göstermiyor kendisini ay. Hani bir de cömert derdik, esirgemez bizden yansımasını güneşin, ışık kendisinin değil ki?


Bu sefer o başka alemlerdeymiş ve rahatsız edilmek istemiyormuş gibi hiç istifini bozmadı.


- Alnımı balkon demirlerine dayadım gece boyu. Hatta bak inanmazsan, izi bile kaldı şu sıkıntı sivilcelerinin arasında. Bilmeyen, ütüyü alnıma değdirdim zannedecek. Soğuk parmaklıklar yaktı sanki.


Parmaklarım pıtırlı alında geziniyor. Benim gözümde kirli cam lekesi kalmamış Allah'tan. O balkonun soğuk demirlerine yaslamışken başını, benim zihnim camın puslu gerisinden sabahı gözetliyordu. Ve içimde sabahların ne kadar uzak olduğuna dair bir vird:

Uykuya düşmandık beraberken... Hem uzakta, hem beraber, hem uykusuz.

Böyleydi işte...


'Bİr Aşk'a Krallığım'dan...



18 Şubat 2011 Cuma

Hayal uzak, yumruk yakın



‘Kanun uzak, yumruk yakın.’ diyordu sıra dışı Terrorist (1995) filmindeki bir replik. Bu haydut deyişini hayatının felsefesi yapan çok çıkışsız insan vardır. Esasen boksör Micky ‘Irish’ Ward’ın öyküsü şahane bir tutunamayanlar hikayesidir. Ve dibe vurmuş hayatların, zemine sert şekilde çakılıp tekrar yükselmesinin…

Yönetmenliğini David O. Russell’in yaptığı ve Christian Bale, Mark Wahlberg, Amy Adams ile Melissa Leo’nun oynadığı Dövüşçü (The Fighter) böylesi bir gerçek yaşam hikayesinden yola çıkarak çekilen bir film.

Ana hatlarıyla filmin hikâyesi şöyle: Dicky Ecklund (Christian Bale), zamanın efsane boksörlerindendir. Ancak yeteneğini boşa harcamış, uyuşturucuya bulaşmış, hem spor hayatını hem de aile hayatını neredeyse bitirmiş ve gözden düşmüştür. Micky Ward (Mark Wahlberg), Dicky’nin daha yolun başında olan üvey kardeşidir. Tüm hayatını abisinin gölgesinde geçirmiştir.

Bir zamanlar “Lowell’in Gururu” olan Dicky, Sugar Ray Leonard ile olan maçı kaybettikten sonra zor zamanlar yaşamış ve teselliyi uyuşturucuda aramıştır. Bu arada küçük kardeşi Micky, ailenin boksörü olmuştur. Ancak ne kadar çalışırsa çalışsın ardı ardına dövüşler kaybetmektedir. Annesi, Micky’nin kariyerini yönetirken, üvey abisi de onun boks eğitimiyle ilgilenmeye çalışmaktadır. Son dövüşünde neredeyse canından olacak olan Micky, yeni kız arkadaşının tavsiyesine uyar ve ailesiyle bağlarını koparır. Böylece uyuşturucu bağımlısı üvey abisi olmadan kendi çalışmaya başlar. Dünya Şampiyonası’nda bir şans yakaladığında sorunlu ailesi yeniden hayatına girer. Ancak bu sefer gerçek anlamda bir aile olabilmeyi başarmaları gerekmektedir.


Dövüşçü, ilk bakışta bir tür boks filmi gibi görünse de ondan çok daha fazla şeyler içeriyor. Söz gelimi Amerikan tarzı hayata mühim ve can yakan çakışlarda bulunuyor. Bunu yaparken en büyük silahı, ele aldığı karakterler. Parçalanmış aileler, heva ve hevesinin tüm olumsuzluklarına rağmen ucube ailesini bir arada tutmaya çalışan anne var mesela. Sonra vaktiyle başarıya teğet geçmiş, tabiri caizse direkten dönüp uyuşturucu müptelası olmuş, kendi başarısızlıklarını kardeşinin başarılarıyla telafi etmeye çalışan bir bitik adam: Dicky Ecklund… Ki Christian Bale, bu roldeki şaşırtıcı olmayan başarısı ile parmak ısırtıyor. Batman’in o gürbüz, güçlü adamını en az 20 kilo vermiş, dişleri darmadağın bir ‘müptela’ rolünde, üstelik bu kadar başarılı bulmak çok ilginç.

‘Bir boks filminden çok daha fazla şey’ demiştik Dövüşçü için. Bu nedenle ünlü Rocky filmi ile karıştırmamak lazım. Hatta filmi izlerken, zihinlerimiz Rocky’ye atıfta bulunurken bile, bu tuzağa düşmemek lazım. Zira bir intikam teması değil karşımızdaki, bir tutunamayanlar öyküsü. Filmin neredeyse her hücresine sinen araya sıkışmışlık, çıkışsızlık gibi hisler, kahramanları daha da yakınlaştırıyor izleyiciye. Dövüşçü filminin sırrı sanırım basitliğinde. Düz bir anlatım ile derdini hiç kasmadan izleyiciye aktarmayı başarmış filmin yönetmeni. Bunu yaparken elindeki hikâyenin sadece sportif başarı hikâyesine de odaklanmamış. Bu tuzağa düşmemesi çok önemli. Zira bundan kaçtıkça insan öyküsü yakalamış bol bol.

Muazzam bir senaryo, muhteşem bir yönetim filan yok filmde. Ama oyunculuk var. Bu da The Fighter’ı ortalamanın üzerine çekmeye yetiyor. Christian Bale, Oscar heykelciğini kaparsa kimse şaşırmasın.