30 Temmuz 2010 Cuma

Başlangıç: Rüyalarda çatışırız!


Memento, Insomnia gibi sıra dışı filmlere imza atan İngiliz yönetmen Christopher Nolan, Batman fantezisine ara verip yine sarsıcı bir film olan Inception/Başlangıç enteresan bir konu, ile başlayıp ara sıcak olarak bol aksiyonlu görsellik ve ‘adamlar yapmış’lı final vaad ediyor!




Sinema ile rüya arasındaki bağıntıyı alan milyonlarca yazı kaleme alınmıştır sanırım. Yüzlerce kitap, binlerce tez yazılmıştır bu konuda. Bu kadar sıradan olup, gizemi bu kadar büyük bir kavram/olgu üzerine ne dense eksik kalıyor. Sinema bidayetinden beri çok nadir olarak bizzat rüya kavramını kendine tema olarak seçiyor.


1990’da ünlü yönetmen Adrian Lyne ülkemizde ‘Dahşetin Nefesi’ adıyla gösterilen Jacob's Ladder isimli filmiyle Vietnam gazisi bir askerin savaşın etkisiyle aldığı ilaçlardan sonra gerçeklik duygusunu yitirmesini anlatmıştı. Buna yakın ancak daha politik bir temayı 2004 yılında Johathan Damme’ın The Manchurian Candidate’sinde görmüştük. Keza 1997 yılında Alejandro Amenábar sarsıcı bir filme imza atmıştı: Abre Los Ojos/Aç Gözünü. Daha sonra Hollywood’un Amerika’ya ithal edip Vanilla Sky ismiyle Tom Cruise’a başrol oynattığı filmde kahramanımız rüya ile gerçek arasında o kadar çok gidip geliyordu ki, sonunda yaşadıklarından hangisi rüya, hangisi gerçek karıştırıyordu. Rüya/gerçeklik paradoks/metaforunu işleyen en etkili filmlerden biri ise Hintli Tarsem Singh imzalı 2000 yapımı bir filmdi: The Cell – Hücre. Singh. Bir katilin rüyalarına sızarak seri cinayeti çözmeye çalışan bir kahramanın öyküsünü anlatıyordu Hücre’de.


Fransızların aykırı yönetmeni Jean-Pierre Jeunet ise 1995 yapımı La cité des enfants perdus – Kayıp çocuklar Kenti’nde, o kendine has tarzıyla kurguladığı atmosferde, kendisi rüya göremediği için çocukların rüyalarını çalan kötücül bir adamın masalını anlatmıştı bize.


2007 yılında ise genç bir Türk yönetmen el attı bu kez bu gizemli dünyaya. Gökhan Yorgancıgil’in sıradışı filmi Sıfır Dediğimde’de, önemli bir el yazması kitabı kaybeden bir öğrencinin bilinçaltına sızılarak yapılan araştırmada, insanın içindeki o kocaman evren keşfedilmeye çalışılmıştı.

Christopher Nolan, Insception’da kendi tarzından taviz vermeden bu hassas konuya el atıyor. Üstelik film dili ve atmosferi olarak da Matrix’ten çok fazla uzak olmayan bir dünyaya taşıyor bizi. Her zaman olduğu gibi kitaba orta yerinden başlayan Nolan, kahramanımızı bir deniz kenarından karaya çıkarırken, filmin sonuna doğru toparlayabileceğimiz şu ana temayı işliyor: Dom Cobb (Leonardo DiCaprio) tehlikeli bir iş olan ‘bilgiyi çekip çıkartma’da bu meslektaşlarının en iyisi olan yetenekli bir hırsızdır: Uzmanlık alanı, insan zihninin en zayıf olduğu rüya görme evresinde, kişinin bilincinin derinliklerine sızıp, burada gizlenen değerli sırları çalmaktır. Cobb’un ender görülen bu yeteneği onu şirket casusluğunun düzenbazlıklarla dolu bu yeni dünyasında aranan bir oyuncu hâline getirmişse de, uluslararası bir kaçak durumuna düşmesine ve hayatı boyunca sevdiği her şeyi kaybetmesine neden olmuştur. Karısını bu derin ve çetrefilli yollarda yitirmiştir. (Bu yönüyle bakıldığında bir tür Shutter Island tadı da yok değil filmde) Şimdi Cobb’a bir fırsatı tanınır. Çok zengin olan Uzakdoğulu bir iş adamı, ezeli bir rakibini alt etmesinde ona yardım etmesi durumunda Cobb’u temize çıkarma sözü verir. Böylelikle rüya hırsızımız ülkesine ve çocuklarına dönebilecektir. Fakat bu işte ondan istenen; Başlangıç’ı başarması, yani bilgiyi yerleştirmesidir. Cobb ve uzmanlardan oluşan ekibi bu kez mükemmel bir hırsızlık yerine bunun tam tersini yapmak durumundadırlar; görevleri bir fikri çalmak değil, onu yerleştirmektir. Başarılı olabilirlerse, bu mükemmel bir suç olacaktır. Ancak bu hiç de kolay bir iş değildir, rüya içinde üç tane rüya gördürüp, çok katmanlı bir yolculuğa ve maceraya atılmak durumunda kalacaktır.

 Ünlü hırsızın ekibi ne denli dikkatli bir planlama ve uzmanlık sergilese de, tehlikeli bir düşman için yeterince hazırlıklı olamazlar. Çünkü bu düşman sanki her hareketlerini önceden tahmin edebiliyordur. Bu öyle bir düşmandır ki onun gelişini sadece Cobb görebilir. Üstelik her rüyadan gerçeğe uyanmak da mümkün değildir!

Matrix’deki ünlü ihanet sahnesini hatırlar mısınız? Hani şu gıcık sesli Cypher’ın ajanlarla yemekte buluştuğu sahne. Ne diyordu: Biliyor musun? Bu bifteğin var olmadığını biliyorum. Bunu ağzıma koyduğumda Matrix'in beynime bunun sulu ve lezzetli olduğun söylediğini biliyorum. Dokuz yıldan sonra, ne farkettim biliyor musun? Cehalet erdemdir.” Başlangıç’ın bütün vukuatı da zihinde yaşanıyor. Afişinde de denildiği gibi, olay mahalli zihin…

Nolan’ın sair yönetmenlerden en ayırt edici özelliği en çetrefilli mevzuları bile akıcı bir kurgu ile seyirciye geçirebilmesi. Elbette bunu bol miktarda görsel efekt ile yaptığını söylemeye gerek yok. Zaten böylesi bir filmde sağlam görsel efekt olmasa senaryo ne kadar sağlam olursa olsun komik kalırdı. Başlangıç tüm o karmaşasını müthiş görsellikle sadeleştirerek bize aktarıyor. Film belki önceki benzeşleri gibi derinlik ihtiva etmiyor, katman sadece REM katmanları arasında kalıyor lakin, yine de fikir orijinal, anlatım orijinal…

En önemlisi de, insanoğluna dair bilinen ama üzerinde pek düşünülmeyen ya da kısıtlı bir çevrenin düşündüğü boyutu popüler bir sanat eseri olarak önümüze sermesi. Bir yönüyle zeka parıltısı olarak duran tema, bir yönüyle de ürkütücü aslında. Malum sinema bazı zaman gerçeğin ve ünümüzün önüne geçiyor gibi görünse de, gelişmiş memleketlerin bu tür rüya hırsızlığı, bilinçaltı ekim ekipleri oluşturup oluşturmadığını da şimdilik sadece komplo teorilerinde görüyoruz.

Başlangıç’ta anlatılanlar gerçeklikle ne kadar paralel bilemiyoruz ama Christopher Nolan sezonun en enteresan filmine imza atmayı başarmış durumda…


Bay martıyı takdimimdir!

J. Luis Borges, sıra dışı çalışması Düşsel Varlıklar Kitabı’nda Wisconsin ve Minnesota kereste kamplarında anlatılan bir masal kahramanından bahseder. Hidebehind isimli bu düşsel varlık ilk etapta insana bir zarar vermese de huysuzlandırmasıyla kafasını yemesini sağlayabilirmiş. Adından da anlaşıldığı gibi Hidebehind insanın hep arkasında duran, ne kadar hızlı dönerse dönsün bir türlü görmesinin mümkün olmadığı bir düşsel varlık. Zaman geçtikçe zalimleşen bu yaratığın daha sonra birçok oduncuyu ensesinden ısırıp öldürdükten sonra yemesine rağmen, kimsenin görmediği söylenir olmuş…


Son birkaç gündür İngiliz medyası bu Hidebehind’e benzer bir yaratık, daha doğrusu insandan bahsediyor. Bu yaratık Amerika’da olduğu gibi odunculara musallat olmuyor. Ve daha önemlisi onu gören oluyor, en doğrusu Hidebehind’in aksine onu görmeyen yok. Onu görmeyen tek kişi ise, oduncu yerine musallat olduğu TV muhabirleri.

İsmi Paul Yarrow olan bu kişi TV muhabirlerinin arkasına gelip ekrana çıkan milyonlarca sıradan insandan biri gibi görünse de, bu işi profesyonel olarak yapıyor. Ve bugüne kadar yaklaşık 100 kere yapmış bu işi.


Canavarımızın toplu eserlerini şu linkten bulabilirsiniz

Esasen Yarrow’un bu işe yeni başladığını söylemek mümkün de değil. Bir tür medya maydanozu olan Yarrow, konuşulmaktan, gündem olmaktan çok hoşlanan biri. Ne var ki kader ona cömert davranmamış ve maalesef sıradan bir işçi olmaktan ileri gidememiş. İli yıl önce bir tür Altın Kalpli İnsan ödülünü de alan kahraman canavarımız hayatının acılar içinde geçtiğini söylemiş o dönem tüm gazetelere. 14 yaşından itibaren yatalak olan anneannesine bakan Paul’un üye olduğu ve katıldığı kampanya sayısı bilinmiyor. Akıl Sağlığı Sorunları Derneği’ne de üyeliği bulunuyor, kiracılar Derneği’ne de!

Amerika’da masal canavarı olarak odunculara musallat olan Paul Yarrow karakteri, Avrupa’da muhabir ensesine binerek şöhretin sınırlarını zorluyor!

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Piyanisti vurun!


Esrik bir kahkaha asılıydı dudaklarında.



Gözlerinde okyanusun yosun rengi derinliği. Yüzünde düşük bir kadının atılacak şuh kahkaha öncesi şehveti, parmaklarında ruhunun iskeleti vardı. Adı Barbara...


Herkesle sevişebilecekmiş, her erkeği arzulayacakmış gibi duruyor. Çaldığı her konçertodan sonra dönerken aramıza, gözlerinin iliştiği ilk yüze davetkar bakışının sebebi buydu belki de. Oysa ben anlamıştım onu..


Geceydi..


Hüzün hızla tırmanıyordu gecenin sarp yamacına. Tepesine, oraklaşmış loş hilal asılı resmin önünde, piyanoya dokunurken parmakları, gözleri boşlukta, ruhu bugünde değildi..


Kimbilir belki Mozart ile sevişiyor, Bach ile uvertür yapıyor, Tchaikovsky ile oynaştıktan sonra bakıyordu insanlara. İhanet ediyordu Barbara, Beethoven’i aldatıyor, Chopin’in kemiklerini sızlatıyor, Strauss’un kollarından kaçıyordu erkeklerin koynuna. Onun için önemi yoktu erkeklerin. O, ruhunun bekaretini Schumann’a vermiş, genç kızlık heyecanlarını Rachmaninov’un düşsel bahçesinde yaşamıştı. Schubert ile batırmıştı güneşi, ve geceyi Rodrigo’nun kollarında uğurlamıştı belki..


Şimdi bir kış günü, mitoloji tanrılarının çocukluk günlerinde yarattığı güneşli bir coğrafyada, karın tokluğuna dokunuyordu piyanonun tuşlarına.. Ve onu dinleyenleri yollarken müzikal boyutun bulutlarına, o geçmişi, kendisi ve ruhuyla piyanosunun gölgesinde geziniyordu hoyratça. Ruhunu ve rahmini Kuprisky ile doyuruyordu.


Barbara!..


Parmaklarıyla Johan Sebastian Bach’ın tenine dokunur gibi dokunuyor, ince ve titrek bedenini Vivaldi’nin mevsiminden diğer mevsimine kanatlandırıyordu. Kimse için çalmıyordu.. Bastığı yanlış tuşta canının yanmasını kimsenin farketmediği gibi, Barbara’nın tuşların üzerindeki ruhsal salınımını da kimse bilemiyordu. Parmaklarından tellere uçuşan nağmeler, gençliğine, kadınlığına, geçmişine dair bir ritüelin armonisi gibi yükseliyordu boşluğa. Tenin dizginlerini çözmüş, dişiliğini herkese açmıştı.. Onunla sevişenler, hiç bir zaman bir kadına sahip olur gibi ona sahip olamayacaklarını bilemiyorlardı ne yazık ki?


Bambaşka bir öykü vardı Viyana’da..


Prusyalı bir kadın piyanistin öyküsü.. Parmaklarıyla ruhlara ritim tutan Viyana Senfoni Orkestrası’nın başpiyanisti.. Piyanoyu bir arslana benzetirdi Rachmaninov.. Prusyalı piyanist bir aslan terbiyecisiydi. O canavar, kontrol edemeyince bedenleri ve ruhları yutan tuşlu vahşi yaratık, Prusyalı piyanistin parmaklarında ürkek, evcil bir kediye dönüşüyordu her dokunuşunda.


Sonra....


Sonra büyük bir facia yaşadı genç kadın.. Neredeyse bütün bedenini yeniden inşa etti doktorlar.


Ve geçirmiş olduğu kazadan sonra, eklemleri, damarları yeniden birleştirildi..


Ancak geleceğe dair kötü önermeleri vardı doktorların.. Sıcak beldelerde yaşamak zorundaydı Prusyalı piyanist.


Tuşlarda dolaşan gezgin ruhu, bedenine binip güneye; güneşin insan tenine cömertçe davrandığı ülkeye göç etti. Dilini bilmediği sahillerde, tanımadığı insanlar ile tanıştı.


Bilmediği dil ruhunu çocuklaştırdı yine. Başka bir dilde konuşmayı, başka kültürde insanları sevmekle beraber öğrendi. Her keşif bir aşkı beraberinde getiriyordu Adem’in yeryüzüne indiği günden beri. Bir gün her an gürleyecek bulutlar gibi bakan biri çıktı karşısına.


Ve hazzı yaşadı.. Aşkı yaşadı..


Hem bilmediği dilleri çözdü, hem bedeninin dili çözüldü.. Aşık oldu, sabahlara kadar bulutsu gözlerine baktı sevdiğini.. Ve her aşkın kaçınılmaz kaderi gibi, ihaneti, acıyı yaşadı sonra..


Terkedildi sebepsizce..


Bir dostu çok sonra bana, ‘Öfke titretmişti bedenini’ diyecekti. Yaşamının ikinci büyük kırılmasını yaşamıştı müzisyen kadın. Mesleğini sevmiş araba altında ezilmişti, erkeğini sevmiş ihaneti yaşamıştı. Onun için manastıra kapanmak ile, bir erkek yüzünden bütün erkeklerden intikam almak arasında fark yoktu. Önüne çıkan her erkekten bir erkeğin intikamını aldı. Hazlarını çaldı kadınlığıyla.. Doyumsuz bir intikam hissiydi bu. Yüzlerini sildi erkeklerin, kişiliklerini sıfırladı ve her önüne çıkanla sevişti, hiçbirine kadınlığını ve ruhunu vermeden. İntikam onu üzerinde sonbaharın soluk güneşinin battığı bordo renkli akşamlı beldelere savurdu.. Karın tokluğuna tuşlara dokundu başpiyanist kadın.. Yarı sarhoş, proleter turistlerin armonik doyumlarına bakarken, kendi geçmişinin ritmiyle basıyordu tuşlara. Yaşamında iki defa yanlış tuşa dokunmuştu.. İki aşkı fırlatmıştı onu buralara.. İşi ve erkeği. Günlük iki martini fiyatına çalarken cep telefonlarında konuşlanan derin melodileri, o herkese tebessüm dağıtıyordu.. Ve ben loş resmin altında ona bakarken ruhunun resmini izliyordum hayran hayran.. Bağrındaki kan, kalbindeki tırnak izlerinde arıyordum geçmişini..


Elindeki üçe katlanan bastonu gözleriydi Gül Rahmi’nin. Gözleriyle beraber hayata olan bütün bağlarını alıp götürdü geçirdiği ateşli hastalık. Kokular ve seslerle örülü bir dünya kurmuştu kendi kendine. Yaşlandıkça birbirine yaklaşıyordu renkler. Şekiller birbirine dönüşmüştü büyüdükçe. Gülleri kokularından, şekilleri seslerinden tanıyordu.


Belki de bu sebeple bir gece yarısı girdiği loş bir otel lobisinde duyduğu Dört Mevsim’le kendinden geçmişti. Tuşlardan yükselen melodiler ile kurdu zihninde Barbara’nın siluetini. Bir insanın sınırlarını aşabilecek kadar dinleyebilirdi müziği. Onlarca ciğeri şişirip patlatabilecek kadar koklayabilirdi çiçekleri. Barbara onun için tuşlardan oluşan bir kadındı.


Tutku her geçen gün sardı bedenini. Dünyadan kaçmak için koştu onun piyanosuna. Seslerin tarlasından toplanabilecek en muhteşem demetleri topluyordu ona Prusyalı Piyanist kadın. Sesi kokluyor, kokuyu çalıyordu sanki. Diğerlerine hissetmediği gibi, bastonuyla tempo tutan bu adama da ilgi duymadı Barbara. Ama herhangi bir şeye bakar gibi melankolik baktı, her bestenin sonundaki alkışa şuh kahkahalar attı. Karanlık kubbesinde minicik de olsa bir ışık huzmesi görmüştü Gül Rahmi. Güller kadar uzaklardan gelen bu piyanist kadın da vazgeçilmezdi artık kendisi için. Geçmişini bilmediği, sihirli parmaklara sahip olan bu kadının ruhunu aradı geceleri bastonunun ucuyla. Zamanı kaybetmişti. Mevsimlerden güz mü , yaz mı, yoksa kuşların yeşil kanatlar taktığı bahar mı bilmiyordu. Barbara notalardan şehvet çiziyor, buna karşılık Rahmi güllerden karasevdalar yapıyordu her gece.


Ve Geceydi...


Upuzun bir gecenin sabahında. Barbara’nın penceresinin aşağısında, betonun üzerinde kin dolu gözlere sonsuza bir beden buldu otel bahçıvanı. Kulağından ve dudağından sızan kan, her gün yıkattığı beyaz gömleğine çizmişti kaderini.


Barbara’nın o incecik bileklerine takıldı kelepçeler. Tuşlara dokunan narin parmaklar, demirin soğuk tenine değdi karanlıklarda. ‘Bu kadın’ demişti siyah kostümlü adam yüksek tavanlı adalet tapınağında. ‘Kendine aşık ettirip. Sonra aldattı maktülü ve itti aşağıya.’ Ayağa kalktı izleyiciler, karar okundu solgun yüzüne.


Viyana... Akdeniz... Müzik ve güneş.. Ve esrik kahkaha! Suskunluk orucuna başlarken, hepsini dışarıda parmaklıkların ardında bıraktı.


Yaşlı kadın, götürülürken o soğuk ve nemli karanlık mahpusa, bağırdı arkasından:


‘Vurun!!! Piyanisti vurun. Kurşuna dizin. Asın!’ Kalabalığı yararak ilerlerken bile haykırıyordu: ‘Öldürdü oğlumu. Soldurdu Gül Rahmi’mi’


Adı Barbara’ydı.. Prusyalı bir piyanistti.. Kaderin onu savurduğu iki büyük sarsılma sonrası, dudaklarında esrik bir kahkaha, gözlerinde okyanusun yosun rengi derinliği, yüzünde düşük bir kadının atılacak şuh kahkaha öncesi şehveti, parmaklarında ruhunun iskeleti vardı...

27 Temmuz 2010 Salı

Ağlayın su yükselsin!

‘Bıçak soksan gölgeme



Sıcacık kanım damlar



Gir de bir bak ülkeme



Başsız başsız adamlar!..’

Böyle diyor merhum şairler sultanı Necip Fazıl...


Mavi Marmara olayının en şiddetli anlarıydı. Hepimiz gergin, hepimiz öfkeli ve hepimiz kontrolsüzdük. Fethullah Gülen beklemediğimiz bir çıkış yaptı. Çoğumuz şaşırdı bu çıkışa. Ancak güvenen için sorun yoktu. Yine şairler sultanının dediği gibi, ‘sana göl gelen yere o çöl diyorsa çöldür’ durumu vardı. İtiraf ediyorum, birçok densizliğe şahit oldum Gülen’in bu açıklaması sonrasında. Nice kendine ‘Adam’ dedirten şahıs olmadık maskaralıklar yaptılar. Açık söyleyeyim Bülent Arınç’ın, Sayın Gülen ne derse doğrudur’ açıklaması da bu cümleden beni etkiledi.


Ve fakat kendi kendine ‘delikanlılık’ payesi veren birkaç yarı entelektüel sünepenin cüretleri beni şaşırttı.


Bulgar sınırına koysan, ne yapacağını şaşırıp pantolonun paçasını ıslatacak zevat, başkasına cesaret ve yiğitlik dersi verebilecek kadar haddini aşıyor, kendinden geçiyordu. Ezikliği üç beş entel isim ezberiyle izole ettiğini sanan bu zavallı güruh Gülen’e ‘Seni zaten hiç sevmezdim Hoca’ türünden çemkirmelerde bulunabilecek küstahlığı gösteriyorlardı. En büyük verimlilikleri kıç çatallarında penye pamuğundan topak biriktirmek olan bu ezikler çetesi her meseleyi Çorlulu Ali’de nargile içerken üfledikleri palavralardan ibaret sanıyor ve her şeyin kırmızı yanaklı utangaç Anadolu kızlarını etkilemek kadar kolay olduğunu düşünüyorlardı.


Zira bilmiyorlardı, yaşamamışlardı, taşın altında tırnak uçları bile yoktu. Derdin, sıkıntının zerresini bile çekmemiş, ama ‘mış’ gibi yapmayı öğrenmişlerdi kendi ağabeylerinden. Delikanlı rolü yapıyor, racon kesiyor, tespit üflüyor, sağa sola hırlıyorlardı.


‘seni sevmemiştim Hoca’ diyen çakal, şöyle bir şey diyebilecek kadar haddini bilmiyordu mesela: ‘Erkek olan ağlamaz, sen habire ağladığın için sevmiyorum seni…’


Gerçi şimdilerde Tayyip Erdoğan’ın da ağladığını görünce belki gözyaşı ile ilgili bir şeyler öğrenirler. Hissetmeseler bile öğrenirler. Zira onlar için gözyaşı gösterisi alanı bir tek korkudan bacaklarının titrediği anlardır. Onlar, ‘Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız’ ferman-ı kutsisini elbette bilemezlerdi, zira tömbeki ambalajında yazmazdı bu tür şeyler.


Yaşları tutsa bile eminim gitmemişlerdi tek bir Gözyaşı Geceleri’ne bile, gözyaşı medeniyeti hakkında en ufak bir bilgileri olamazdı. Beyinlerinin içindeki dumanlı hava sahası zaten sınırlı olan zekalarının manevra alanını büsbütün kısıtladığını görmeyip elbette, ‘Senin babanı da sevmezdim’ sakilliğine girebilecek kadar pespayeleşebileceklerdi.


Ne diyor koca şair:


Gir de bir bak ülkeme… Başsız başsız adamlar….

Yeterince baş olduğu için mi yeterince gözyaşı yoktu, yoksa yeterince göz yaşı olmadığı için mi Filistin acı çekiyordu? Kendi evladına ağlamayan bir kavmin başkasının merhametiyle ilanihaye yaşaması mümkün müydü?


Başı olmayan adamların delikanlı diye cirit attığı bir coğrafyada bırakalım da yiğitler korkak diye etiketlensin belki, bilemiyorum. Ve yine Necip Fazıl ile bitirelim:


Ağlayın su yükselsin


Belki kurtulur gemi


Anne seccaden gelsin


Bize dua et, e mi?