Hayat dediğimiz şey, her odasında bir parçamızı bıraktığımız
kocaman bir bina değil midir?
Hayatı, anıların üzerine yığma bina şeklinde inşa ederek
yaşamıyor muyuz?
Japon animasyoncu Kunio Kato'nun yazıp, yönettiği 2008 yapımı Tsumiki no ie, kısacık süresi içinde, hayata ve geçmişe dair önemli şeyler söylüyor.
Denizin üzerinde bir kulübede tek başına yaşayan bir
ihtiyar. Bir sabah deniz yükselir ve çözüm olarak evine bir kat daha çıkar.
Derken piposu denize düşer ve piposunu almaya doğru bir yolculuğa çıkar. Geçmişiyle
yüzleşirken, hayatın dibine doğru da bir yolculuk yapacaktır.
İsterseniz küresel ısınma, kozmik kıyamet öncesi ya da post-apokaliptik
bir hatırlatma olarak bakın, isterseniz mekan-insan ilişkisi üzerine can yakan
bir hatırlatma olarak. ‘Küçük küplerden Oluşan Ev’ anlamına gelen ‘Tsumiki no ie’,
hikayenin ruhunu zedelemeyen çizgileri, duru anlatımı ile bir başyapıt olarak
duruyor.
Kenji Kondo’nun basit ama derin hüzün içeren müziğiyle
beraber bir vurguna dönüşen film, iddiasız görünümüne rağmen güçlü mesajlar
içeriyor.
Pek çok ödülle beraber, 2009 yılında Oscar almış, anılar ve
yalnızlaşma üzerine sarsıcı bir animasyon. 12 dakikaya sığdırılmış devasa bir
anlam.
Sizi bilmem ama teknolojinin gelişmesiyle özellikle
animasyon sektörü -bir yönüyle alkışlıyoruz elbette- gittikçe insani
sıcaklıktan uzağa düşüyor. Fantastik hayvanların, oyuncakların, arabaların
insani hislerle bezenmiş hikayeleri, belki tek başına sıcak ve güzel
görünebilir ama 'fıtrî-doğal' olandan uzaklaştırdığını düşünüyorum. Hele bir de
buna 3D teknolojisi eklenince sadece ırklar, türler, cinsler birbirine
girmiyor, nevzuhur yaratık modelleri de arz-ı endam ediyor ve gerçeklik ile
fantastik olanın sınarları birbirine karışıyor.
İş bu nedenle, klasik iki boyutlu animasyonlara gün geçtikçe
daha çok hasret duyuyoruz. Bilvesile Aslan Kral'ı hasretle yad ederim.
Fransız yapımı 'Zarafa-Zürafa' teknik ve estetik olarak hasretini
duyduğumuz türden bir animasyon. Sadece
iki boyutlu ve klasik çizgi film formunda oluşuyla değil, içerdiği hisler ve
anlattığı hikayenin temelleri anlamında da klasik damaklara hitap ediyor.
Hikaye hiç yabancı değil aslında: 19. Asrın sonlarına doğru
Afrika'nın ücra köylerinden birinde köle tacirleri ve hırsızlar cirit
atmaktadır. Maki ve Soula esir olarak düştükleri köle tacirinin kampında
tanışırlar. Köyleri yakılmış, akrabaları katledilmiştir. Maki özgürlüğüne
düşkün bir çocuktur ve kamptan kaçar. Bir süre sonra bir zürafa kabilesiyle
yolu kesişir. Ama kötü kalpli tacir onu gelip bulur. Sürünün lideri olan
zürafayı da öldürür. Sıra tam Maki'ye gelmiştir ki, gizemli çöl tuaregi Hasan
girer devreye. Taciri kovar. Öldürülen zürafanın çocuğunu ise Mısır Paşası'na
götürmek üzere alı koyar. Maki ise ölen zürafanın ruhuna, çocuğunu koruyacağına
söz vermiştir ve Hasan'ın peşine takılır. Etkileyici bir yolculuk sonrasında İskenderiye'ye
ulaşan üç hayvan, iki insandan oluşan kafile burada başka bir görev üstlenirler;
zürafa Fransa Kralı'na, Mısır'ı Türkler'den kurtarmak karşılığında hediye
olarak götürülecektir. Marsilya'dan Alpler'e, oradan Paris'e uzanacak heyecanlı
yolculuk başlar. Bu esnada köle taciri ve sadık köpeği Hamok da
kahramanlarımızın peşini bırakmayacaktır.
Bir hikaye çölde geçiyorsa 'epik' olması kaçınılmaz oluyor,
ki Zürafa bu anlamda müzik tercihlerini de, hikayenin gelişimini de epik türe
uygun olarak seçmiş. Ve elbette bir yol filmi…
Temel karakter seçimleri yerli yerinde ve işin kuralına
uymaktan milim sapmıyor. Filmin biraz
kısa oluşunun nedeni, hedef kitle profili önemsenerek yan öyküleri fazla
derinlemesine ele almaması. Ki bu da akılcı bir tercih gibi görünüyor.
Format animasyon olunca temel karakterleri uçlara çekmenin
hiç bir mahzuru olmuyor. Zürafa da böyle yapıyor aynen. İyiler de, kötüler de
alabildiğince sivriltiliyor ve en uç noktalarına yerleştiriliyor arketiplerin.
Bu anlamda Köpek Hamok tiplemesi önemli bir yer işgal ediyor filmde.
Tema belli aslında; "insanın insana yapabileceği
kötülük ve hayvan-insan dostluğunun her türlü zorluğu aşabilmesi." Zürafa,
buna ilaveten, çocuksu bir Maki-Soula etkileşimi koyuyor ki, her kültürde bunun
karşılığı var. Doğru tercih yani.
Ne var ki, büsbütün tutarlı ve kusursuz değil film. Hatta
bazı önemli ve tehlikeli zaafları bile bulunuyor. İnanca yaklaşımında
gösterdiği tarafsızlık ve özeni, tarihe yaklaşımında görmüyoruz Zürafa
filminin.
Klasik bir çöl ve köle hikayesi izlerken, kendi içinde,
iyiler, kötüler ve kahramanlarla ilerliyoruz. İskenderiye'ye geldikten sonra
tekrar devreye giren anlatıcı, filmin rotasını değiştiriyor birdenbire. Tarihi
gerçekliği bükerek öykümüze hizmet etmesini istiyor yazarlarımız. Ve bunu
yaparken de klişenin dibine kadar iniyor; Mısır Paşası'nı Nasrettin Hoca prototipinde
görüyoruz mesela.
Bunda herhangi bir sakınca olmayabilir belki, ancak başka
bazı tarihi gerçekler tahrif edilerek veriliyor ki, özellikle çocuklara hitap
eden bir filmde böylesine doğru olmayan -çizgi film de olsa- ekimler, bir takım
sıkıntılara neden olabilir.
İşgalci olan Fransa değil de, Türklermiş, Fransızlar
kurtarıcı olarak gelmiş gibi anlatılıyor filmde. Bahsedilen zaman dilimi, İskenderiye'nin
Osmanlı'nın bir ili olduğu dönem. Kendi şehrini korsanlar ile kuşatan bir ülke
olarak Osmanlı hiç de sahici durmuyor açıkçası.
Neyse ki çok sürmüyor bu fasıl, tekrar eski matematiğine
geri dönüyor ama filmin tutarlılığına ciddi bir çizik atıyor bu durum. Burada
da Budizm'e şöyle bir uğrayıp yola devam ediyoruz. Geyik reenkarnasyon geçirip,
Alpler'de kelebek olarak geri dönüyor.
Çizgi de olsa hiç kan göstermemesi önemli bence.
Bir takdir edilecek yön ise, Kraliyete bakış açısı. Irkçı ve
kibirden patlayacak burjuvaya bir çizi film formunda yapılabilecek en sert
eleştiriyi yapıyor Zürafa. Mizahın keskin diliyle yapıyor bunu. Bunu gördükten
sonra Osmanlı'yı hırsız ve köle tacirleriyle ortak korsan gibi çizdiği için
fazla kızamıyoruz belki ama, nihayetinde animasyon da olsa tarihsel bir hikaye
anlatıyor Zürafa.
Stilizasyonu, estetik tercihleri, müziği ve anlatımıyla
şüphesiz güzel bir film, keşke içeriği için de aynı şeyi söyleyebilseydim.
Çocuklarınıza izletecekseniz, 'bir miktar tarih anlattıktan sonra yapın' derim.
Bahçelievler’de oturuyoruz. Üç
katlı, tavanı yüksek, önünde orta boy, arkasında armut ve kiraz ağaçlarının
süslediği kocaman bir bahçenin olduğu bir bina. Doğal oyun parkımız. Şehir
küçük, epey hem de. Akaba çıkışında tabelada, ‘Nüfus: 133 Bin’ yazıyor.
Buraya Şehitlik’ten taşınmışız...
İpekyol’u yeni yapmışlar.
Onla ilgili menkıbemi okumak isteyenler şuradan bakabilir. Yolun öte yanında, doğum hastanesiyle yol arasında bir arazi var. Öyle böyle
değil, ferah feza bir alan. Gençler top oynuyor, biz çocuklar ise evden bir kovaya su
doldurup içine bir kalıp buz atarak saha kenarına gidiyoruz o dönemde.
Bardağı
bilmem kaç kuruş...
Terli bir topçu geliyor, bardağı boş verip kovayı tepesine
dikiyor. Ağlamaklıyım. Cebinden çıkarıp (galiba) 2,5 Lira veriyor. Toptan satış
hoşuma gidiyor ve arkadaşları maça çağırıyor genci; ‘Mahmut gel hadi.’ Adının
Mahmut Tuncer olduğunu çok sonra öğreniyorum.
Bahçelievler biraz çarpık, biraz modern, en çok da yüksek.
Her taraf çok katlı bina, birinin adı Gökdelen!..
İsmi Bahçelievler ama artık bahçeli ev kalmamış gibi. Birkaç bahçeli istisna binadan biri de bizimkisi; Acar Apartmanı. Sağımızdaki bina Özen apartmanı... Çok yakında bir bayan berber
var; Kuaför Esin… Bayan kuaförü, yaşım küçük, yani müsait olduğu halde içini
hiç görmedim kuaförün. Hemen yanında boş bir arsa. Yıllar sonra üzerine devasa
bir beton yapı oturttular, her arsanın kaderini yaşadı anlayacağınız… Bu arsayı
kaydedin bir kenara…
Televizyon filan yok ya da yeni yeni yaygınlaşmaya başlamış.
En azından ‘paket yayın’ olduğunu hatırlıyorum mesela. Futbol ortak ilgi alanı.
Şehrin takımı, yani Urfaspor –galiba- üçüncü ligde. Vefaspor maçına götürdüğünü
hatırlıyorum babamın. İki de minik cep dürbünü getirmişti İstanbul’dan, sahanın
istediğimiz yerine anında zoom-in yapmanın ayrıcalığı. Emin değilim ama
spor-toto filan da -ya yoktu ya da haberim- yoktu o dönem sanırım. Tribünde
büyük bahislerin döndüğü kalmış zihnimin bir köşesinde.
Ve bir takım isimler...
Sadullah mesela, sonra Muammer, upuzun
boylu, orta saha… Kalede Hüsnü var. (O zaman ne anlama geldiğini bilmiyorum) Dadaş
Nurcan var sonra. Felaket bir şey. Turhan var bir de. Ben onu yıllarca ‘Turan’
olarak biliyorum. Komşumuz Kuaför Esin’in kocası. Sonradan yine aynı
memleketten çıkan G. Saray’lı Suat’a benzetip dururdum nedense.
Çocukluğumun efsane takımı. Turhan Hoca oturanlardan sol baştaki. Zemine dikkat, yeryüzünde başka hiç bir yerde bulunamayacak cinsten bir malzeme.
Derken bir teknik direktör geldi; İlker Tolon. Yan binamız
Özen apartmanının son katına taşındılar. Hayatımda ilk kez ‘39’ plaka bir araba
gördüm. Lüleburgaz’dan gelmişler. Bir de kardeşi var futbolcu; Naci. Onu da getirmiş.‘Frikikçi’ Naci. Ceza sahası
yakınlarında faul oldu mu affı yoktu. İlker Hoca’nın benim yaşımda bir oğlu var;
Hikmet. Bir de küçük kız kardeşi var. Hayatımda bir ilk daha, ilk kez elektrogitar
görüyorum Hikmet’lerin evinde. Fişe takılı olmayınca ses çıkmıyor, garip!
Barış Manço’nun ‘Nick The Chopper’ını ezbere biliyor
Hikmet’in kardeşi, garip!
Onların gitarı beni hayran bırakıyor, bizim arka bahçedeki
köpek de Hikmet’i. İkisi arasında mekik dokuyoruz gün boyu. Sonra Urfaspor’un
antrenman ve maçlarına gidiyoruz. Arkadaşım hocanın oğlu ya, torpilliyim artık.
Yok, şimdi hatırladım; televizyon var evimizde ve Vikingler var, zira Naci
antrenmanda eğlenceli bir adam. ‘Haydi Yallah hop hop hop’ diye Vikingler çizgi
dizisinin şarkısıyla ısınıyor.
Şehir stadyumunun zemini bir acayip…
Yıllar sonra orada
oyuncu olarak oynamak imkanı da buldum, ondan söylüyorum. Her maç öncesi
itfaiye kamyonu suluyor ama ‘jilet’ gibi bir zemin. Kumun hangi çeşidi böyledir
hala aklım ermez. Kayarak yere düşen bir oyuncunun derisi soyuluyor istisnasız.
Hikmet’in gelişiyle ayrıcalıklı statüsündeyim. Daha önceleri stat çevresine
gidip, son 10 dakikada açılan kapıdan girerek, tel örgüler arasında maçı izleme
imkanı bulan ben, bazı zamanlar yedek kulübesinden maç izleyebiliyorum.
Tribünler inanılmaz renkli. Bir yandan Urfaspor maçı
izlenirken, diğer yandan radyodan 1. Lig maçları dinleniyor.
Şimdiki gibi değil, iki top var, kimi zaman tek. Stadın
duvarları yüksek değil, bazen ‘Arap sallama’ vuruyor topçular ve hop arkadaki
Bamyasuyu’na uçuyor top. Yedek top giriyor devreye, o da caddeye kaçınca, hakem
maçı durdurup topu bekliyor tüm stadyum.
Hikmet’lerin oturduğu binanın alt katında Yusuf oturuyor.
Tüm muhabbetlerimiz, ‘Müfit Dayı’ üzerine Yusuf’la. ‘Müfit Dayım şöyle, Müfit
Dayım böyle vs.’ G. Saray’da forma giyen Müfit Erkasap’ın yeğeni Yusuf. Daha
yaşımız, Öğretmenler Apartmanının aşağısındaki boş arazide ‘mahle maçı’ yapmaya
müsait değil.
Turhan Erdem, babamla tanıştığı için biliyor beni. Bazen
gururumu okşama için, ‘geç kaleye şut atayım’ diyor. İnanılmaz derecede
gururlanıp kaleye geçiyorum. Kendimi yerlere atıyorum topu tutmak için. Top
dediğim, ‘meşin’ futbol topu değil, ‘plastik’ bile değil bildiğimiz ‘naylon’ (Biz 'laylon' diyoruz bittabi) top.
Bir süre sonra, mahallenin gençlerinin, ağabeylerimizin
yukarıda bahsettiğim arsada düzenli olarak antrenman yaptıklarını görüyoruz.
Arsayı çevreleyen boy hizasındaki duvara tırmanıp izliyoruz. Turhan, mahallenin
gençlerine futbol öğretiyor. Derme çatma da olsa, bir akademi gibi oluyor
burası. Sonradan resmileşiyor ve kulüp olarak amatör kümede mücadeleye başlıyor
bu arsanın topçuları. İsmi de çok fiyakalı; Doğan Yıldız 75.
Yaman topçuları var...
Bir Haluk var mesela enteresan. Türkiye
penaltı yarışmasında üçüncü oluyor bir süre sonra. Birincinin ismi ise Tanju
Çolak! Bir gün duvarın üzerinde gariban şekilde otururken, gençlerden biri
yaradana sığınıp abanıyor topa, suratımın tam ortasına geliyor ve ters takla
atarak duvardan aşağı düşüyorum. Turan Hoca gelip teselli ediyor, kanayan
burnumu temizliyor ve ‘hadi geç kaleye’ diyor ve ekliyor, ‘Sert vurmayın kaleci
küçük!’
Okul takımında da, amatör takımda da 8 numara giyiyorum. Olmazsa olmazım.
Doğan yıldız 75 mahalli spora damgasını vuruyor adeta. Sadece
futbol branşında değil, basketbol ve voleybolda da takım kuruyor. Boydan ve
yaştan kaybediyoruz lisans almak için. Ama Turan Hoca’nın sözü var babama, bir
gün gelecek bana lisans çıkaracak!
O sene acayipti. Şampiyon oldu takım. 2. Lige çıktı sanırım.
Memlekette bahar havası ile beraber değişimler de yaşanıyor maalesef.
Karışıyor ülke, siyasetçilerin asabi açıklamalar bugünkü
kadar olmasa da fena. Okullarda kavgalar başlıyor, ‘sağ-sol’ çatışması giderek
şiddetleniyor bir yandan.
Turhan Erdem hoca jübile yapıyor sonra, Esin ablanın dükkanını yıkıp, yerine bina yapıyorlar. Başka
yerde daha büyük bir kuaför açıyor çok uzak değil ama; Kütüphaneye giderken solda, Cengiz Topel İlkokulunun sol çapraz karşısında! Bilmiyorum aslen memleketleri neresi ama
gitmiyor Urfa’dan. Stada yakın bir yerde spor malzemeleri dükkanı açıyor Turan. Ve
kopuyorum Hoca’dan.
Yıllar geçiyor tabi...
Fiziksel olarak da gelişiyorum, Meslek
Lisesi’ne başlamadan önce kapalı spor salonunun arkasındaki spor alanını
keşfediyoruz. 4 pota ve zemini beton alanda. Ama top yok. Sabahları gidip topu
olanların gelmesini bekliyoruz. Sonra da bizi seçip bir takıma alırlar diye.
Akabinde tek pota maç. Arkadaş ediniyoruz epeyce. Sıcak yaz günlerinde burada
geçiyor günlerimiz. Bitişikteki çay bahçesinin bekçisi su vermekten bıkmış
bize.
Bir ayrıntı; çay bahçesi de enteresan, ismi; Emirgan. Parası
olanlar, saatlerce top oynayıp, ter akıttıktan sonra buz gibi ‘Şehir’
gazozlarına saldırıyor. İradesiz paralılar ise hem oynayıp, hem kenara yanaşan ‘frigocu’lardan
aldıkları 'eskimo'yu yalıyor. 'Portalin' belli bir sınıfa ait içecek gibi. En büyük
özellik ise şu; kapağı açıldığı andan itibaren şişenin boğazına doğru havanın
temas ettiği asitli içecek birden buzlanmaya başlıyor ve ilk yudum ‘karlamaç’
olarak geliyor ağızlara.
Liseye basketbolsever olarak başlıyorum. Sanat Okulu’nun
bahçesinde toprak zeminli iki basketbol sahası var. Ama basket topumuz yok.
Plastik top da bir yere kadar zevk veriyor. Bir gün pırıl pırıl bir çocuk
geliyor yanımıza, elindeki filede gıcır bir basketbol topu: Voit. ‘Mahmut Tacir’in
oğluyum’ diyor tanışırken, yanılmıyorsam ismi Emre bu delikanlının. Mahmut
Tacir; bir marka sağlık sektöründe. Urfa’nın en iyi doktoru olarak biliniyor.
Emre bizden epeyce küçük ama spor meraklısı. Onun topuyla oynuyoruz hafta sonu.
Sonra gelmemeye başlıyor nedense ve hayatımızın ilk ciddi kararını alıyoruz,
ortaklaşa bir basketbol topu almak.
Hayallerimizi süsleyen bu salon yok artık!
Para biriktiriyoruz haftalarca. 5 kişiyiz, herkes bir miktar
veriyor ve üç kişi basket topu almak üzere Turan Hoca’nın dükkanına gidiyoruz.
Paramız yeterli gelmiyor, müthiş üzgünüz. Turan Hoca, beni göstererek, ‘bu
arkadaş kefil olursa kalanını sonra verirsiniz’ diyerek topu uzatıyor bize.
Sadece mutlu değilim, aynı zamanda tepenin kralıyım da!
Ve o basket topu, benim gibi pek çok gencin tek meşgalesi
oluyor. ‘Kapalı’nın arkası ve okulun bahçesi meskenimiz. Beyaz Gölge var
ekranlarda, etkisinde kalmışız, kolay mı? Her uzuna ‘Kuliç’ lakabı takıyoruz
mesela… Kötüler ‘Falkonetti’ ama o başka diziden.
Amatör lisans çıkarıyorum ama Doğan yıldız 75’den değil.
Okul takımındayım da. Ne ki, yerel amirler pek sıcak değil amatör sporlara.
Soyunma odalarını açmıyorlar mesela, ‘evde duş alın, kirleniyor buralar’
diyorlar. İki takıma tek soyunma odası veriyorlar bazen lütuf olarak. Hayatımda
ilk kez, ‘fileli’ potaya basket atmanın tarifsiz zevkini yaşıyorum. Amatör
maçlar, hakemler, seyirciler bambaşka bir yazı konusu. Kapalı Spor Salonu ile
duygusal bir bağımız oluşuyor doğal olarak. Çok sonra yıkıldığını öğrenince
içimde bir şeylerin burulduğunu hissediyorum.
Zemininin yenileme çalışmalarını hatırlıyorum. Vernik mi, cila mı neyse, o kadar fazla dökülmüş ki,
çıkılan ilk maçta basketbol değil buz pateni yapıyoruz. Ayakta durmak mümkün değil.
İsmini hatırlamadığım Urfa Lisesi’nden bir hoca (O dönem Doğan yıldız 75’te
oynuyor) akıl ediyor ve çoraplar çıkarılıp ayakkabıların üzerine giyiliyor. Çoraplar
kaymayı engelliyor ve o akşam kimse sakatlanmadan maçlar tamamlanıyor.
Okulumun toprak sahasının, halı saha yapıldığını görüyorum
sonraki gidişlerimde, galiba kapalı salon yapınca ihtiyaç kalmamış. Turan
Hoca’nın spor dükkanını da göremiyorum, açıkçası borcumuzu ödeyip ödemediğimizi
de tam hatırlamıyorum. Bir helallik, bir de teşekkür borcum var Turhan Erdem’e.
Bana, spora, memleketime çoğu kişinin farkında olmadığı katkılarından dolayı…
Şimdilerde düşünüyorum da, kent sportif olarak yitirdiği bir
ruhu arıyor. Geçmişin tozlu çekmecelerinde, bir yerlerde olan ruhu; fedakarlık,
dostluk, kardeşlik ruhu. Aslında orada duruyor ama pek göremiyorlar sanırım.
Turhan Hoca’nın gençlere yaklaşımında, beş arkadaşın bir araya gelip top
alışında… Hayat işte…
Film yarışmalarında bazı dallar vardır, çok fazla dikkat
edilmez. Popüler değildir zira. Belgesel türü de bunlardan biri ne yazık ki.
Ancak işin değerini bilenler, Akademi Ödülleri’ni özellikle de kısa ve belgesel
türündeki adayları için beklerler. Zira, ‘celebrity’ sentetikliği yoktur bu
alanlarda. Emek ve gerçek vardır. Bir de ağır politik entrikalar. Bu seneki
Oscar Belgesel adayları bu anlamda tam bir örnek liste oluşturuyor. Epey renkli
aday tablosunda en dikkat çeken filmlerden biri, İsrail’in MİT’i sayılan Shin
Bet’in katı propagandasını yapan The Gatekeepers. İsminden de aşağı yukarı
anlaşılıyor ne olduğu. Bir diğeri ise, geçtiğimiz çağın ‘bela’sı olarak kabul
edilen AIDS vakasının başına giderek, mücadelesini anlatan How to Survive a
Plague… Bir de trajik bir insan öyküsü var adaylar arasında: Searching for
Sugar Man. Asıl adı Sixto Diaz Rodrigez olan ve 70’lerin başında iki albüm
çıkaran müzisyenin intihara gidiş hikayesini fondaki toplumsal gelişmelerle
veriyor belgesel. Ancak biz bu hafta iki önemli başka belgeseli inceleyeceğiz.
Kirby Dick ismi kamuoyumuza biraz yabancıdır. 1986 yılında
bir Amerikan belgesel dizisinde yaptığı tek bölümlük yönetmenlik neticesinde
işin tadını almış ve hayat felsefesi olan ‘şiddet karşıtlığı’ ile bunu
birleştirip, birbirinden fena işlere imza atmış bir sinemacı. Denebilir ki,
ahir ömrünü Amerika’daki ‘cinsel istismar’ ve ‘şiddet’ üzerine vakfetmiş bir
inatçı adamdır Kirby Dick. Bu inatçılığı ona 2004 yılında Twist of Faith isimli
filmiyle Oscar adaylığı getirmişti.
Bu yılki Oscar’larda ise çok daha sert bir belgesel ile yine
aday listesinde: The Invisible War. İsminde de anlaşılacağı üzere, Amerikan
ordusundaki üzeri örtülmeye çalışılan rezillikleri ele alıyor Dick. Dolayısıyla
izlenmesi zor olduğu kadar rahatsız edici de. Bu zorluk ve rahatsız edicilik
sadece içerikten kaynaklanmıyor, bir belgesele göre kat be kat fazla röportaj
var Görünmez Savaş’ta.
Tüm cesaretlerini toplayıp açık kimlikleriyle kamera
karşısına geçen kadınıyla erkeğiyle kurbanlar yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla
aktarıyor seyirciye. Dünyaya kan kusturan modern ordunun halısını kaldırıyor ve
altındakileri gösteriveriyor.
Film, kadın askerlerin ABD ordusuna ilk kez kabul
edilişlerinin açıklandığı dönemden görüntülerle başlıyor belgesel. Geçmişte
yaşanmış tacizler ve kapanmış davalar ile beraber hala devam eden davalara ve
verilen mücadelelere şahit oluyoruz.
Searching for Sugar Man
Çarpıcı rakamlar da var filmde. Belgesel, ABD ordusunun
kuruluşundan bu yana 500.000 taciz vakası olduğunun tahmin edildiğinin fakat
bunlardan yalnızca 3230'unun kurbanlar tarafından bildirildiğinin altını
çiziyor. Tecavüzcülerin %15'inin orduya girmeden önce tecavüz suçuyla
yargılandığını, bunun ise normal popülasyondaki tecavüzcü oranının iki katına
tekabül ettiğini öğreniyoruz.
En çarpıcı bölüm ise, bütün bu melanetin üzerinin
örtülmesinin neredeyse kurumsal bir reflekse dönüştüğüne şahit olmak. Tüm bu taciz ve tecavüz vakalarının üstlerinin
nasıl örtüldüğünün, ordunun kendi saygınlığını ve üst düzey elemanlarını korumak
için nasıl şekilden şekle büründüğünün, hatta ve hatta bürünmek zorunda
kalmayıp hiçbir açıklama yapmadan olaylardan nasıl sıyrılabilme hakkının
olduğunun açıklandığı bir belgesel The Invisible War.
Yetmiyor, çuvala sığmayan mızrak ordu dışına taşıyor ve
siyaset heç de sıkılmadan, bir üst yorgan örüyor bu rezilliklere, sıkı sıkıya
kapatıyor her şeyi.
Hiç de yabancı değil gibi…
Sundance Film Festivali'nde gösterilip seyirci ödülünü
kucakladıktan sonra gündeme bomba gibi düşmüştü The Invisible War.
Bir ‘Direniş’ belgeseli 5 Broken Cameras – 5 Kırık kamera.
Batı Şeria’nın küçük bir köyünde yaşayan Emad Burnat’ın dördüncü çocuğunun
doğumuyla açılıyor. Aslında hiç de yabancı olmadığımız bir gerçek hikaye bu;
İsrail askerlerinin işgal ve Filistinli köylüleri bezdirme taktikleri.
Gecenin bir vakti kapılar hır ve hızla vurulup, insanlar
evlerinden atılmak isteniyor, gerekçe malum; buralar İsrail toprağı! Direniyor
köylüler elbette. Silaha karşı öfke ve kararlılığın, hayata karşı ölümün duruşu
bu. Büyük siyasi sinsilikler, asimilasyon ve soykırım politikalarının
uygulanışının örneklerini izliyoruz sonra.
Gaz bombaları, gece baskınları, gözaltılar, işkenceler,
yaralanma ve katledilmeler… Buna karşı duran muazzam bir sivil direniş ve akan
hayat. Belgesel inceden bir olumlu İsrail örneğiyle, tersten vurur gibi görünse
de, her şey gerçek.
Filistin köyüne, direnişe destek için gelenleri görüyoruz
belgeselde. Bunların arasında bizzat İsrailliler de var. Ve bu direniş
esnasında bir İsrailli öldürülüyor, ailesinin aldığı yüksek tazminatı
görüyoruz. Bunun kontrastı olarak, katledilen bir Filistinlinin geride
bıraktığı perişan ve yoksul aile…
Katıldığı pek çok festivalde övgü alan, işgal altındaki
hayatları doğrudan perdeye yansıtan belgeselin yürüyüşü devam ediyor ve Filistin
hala direniyor!
Buzkashi; Orta Asya'da Afganistan, Kırgızistan ve
Tacikistan'da at sırtında takım halinde oynanan Polo benzeri bir spor. At
üzerindeki sporcular, başı kesilmiş keçi ölüsünü, rakiplerine vermeden,
yardımlaşma ile belli bir hedefe kadar taşımak zorunda. Güç, çeviklik, cesaret
ve yardımlaşma gerektiren keçi kapma yarışı, yüzyıllardır Orta Asya
bozkırlarında oynanıyor.
Film isminden de anlaşılacağı üzere bu spor çerçevesinde iki
iyi arkadaşın (Rafi ve Ahmed) hikayesini anlatıyor. Bunlardan biri, demircinin
oğlu, diğeri karizmatik bir sokak çocuğu. Savaşın paramparça ettiği hayatların tam
göbeğinde, kendi küçük dünyalarında yaşayan ama hayalleri büyük olan iki küçük
yürek.
Son dönemde dünyanın en tekinsiz şehirlerinden sayılan, karla
kaplı Kabil’den, haber bültenlerine, acı, kan ve gözyaşıyla gelen bir
coğrafyadan, savaşın dışında basit ama gerçekçi bir hikaye Buzkashi Boys…
Filmin önemli bir özelliği var. Bir süreden beri internetten
hizmet veren Kickstarter isimli platformun filmi olması. Bu platform mütevazı
bir adım olarak kuruldu ama bugüne kadar binlerce sanat çalışmasına kaynaklık
etti. Oscar’ın bu yıl ki kısa film adaylarında üç tane Kickstarter projesi var.
Aday gösterilenler arasında bulunan ‘Innocente’, ‘Kings
Point’ ve ‘Buzkashi Boys’ filmlerinin ortak noktası üçünün de finansörünün
Kickstarter olması.
3 film Kickstarter’da 558 destekçiyle 90 bin dolar topladı.
‘Innocente’ ve ‘Kings Point’ en iyi kısa belgesel, ‘Buzkashi Boys’ ise en iyi
kısa film dalında Oscar’a aday gösterildi.
Bu üç yeni filmle birlikte Kickstarter kaynaklı Oscar
adaylarının sayısı altıya çıktı. Daha önce ‘Incident in New Baghdad’, ‘Sun Come
Up’ ve ‘The Barber of Birmingham’ filmleri de aday olmuştu. Ancak aralarında
henüz Oscar kazanan olmadı.
Filmlerine bütçe oluşturmak için Kickstarter’ı kullanan
sanatçılar, topladıkları para karşılığında destekçilerine filmin bir kopyasını
veya özel gösterim bileti hediye ediyorlar.
Kickstarter, bugüne kadar yaklaşık 892 bin destekçiyle 103
milyon dolar toplayarak 8 binden fazla film, belgesel ve video projesinin
yapımcılarını destekledi. Filmin jeneriği ve sitesinde, ne kadar katkıda
bulundukları önemsenmeksizin, tüm destekçilerin isim listesi yer alıyor.
Tiyatrocudur Yılmaz Erdoğan, şairdir, oyuncudur, komedyendir vs. Film çekti bir kaç tane bu sebeple de yönetmendir elbette. Kelebeğin Rüyası, Erdoğan'ın son filmi.
Yaşanmış bir hikayeden yola çıkılarak yazılan bir dönem öyküsü Kelebeğin rüyası; 40'lı yılların başında Zonguldak'ta yaşayan iki talihsiz genç şairin dokunaklı hikayesi var filmde.
Neşeli Hayat'ı kısmen ayırarak söyleyebiliriz ki, Erdoğan'ın önceki filmleri bir tür 'perde parodisi'ydi. Yılmaz Erdoğan kelebeğin rüyası ile sinemacı olduğunu gösteriyor artık. Rengiyle, dokusuyla, öyküsüyle... Fragmanına bakınca farklı ve güçlü bir filmle karşı karşıya olduğumuz hissini ediniyoruz. Her ne kadar biraz Amerikan tarzı olmuşsa da... Bahtı açık olsun.
Yavuz Tuğrul’un Gönül Yarası filminde beni yüreğimden vuran
bir cümle vardı: ‘Hepimiz hayallerimizin kurbanıyız!’ Hepi topu 6 dakikalık,
diyalogsuz bir kısa film olan El Empleo - İstihdam ise bize hepimizin sahip
olduklarımızın kölesi olduğunu haykırıyor. Hem de öyle böyle değil; sakince,
usul usul akarak.
2008 yapımı animasyon filmi adeta modern bir menkıbe gibi
anlatıyor derdini. Film, en mütevazısından en devasasına kadar tüm yaşamların
büyük bir sistemin çarkından ibaret olduğunu çarpıcı bir şekilde ele alıyor ve
can yakan bir finalle bitiriyor.
Aslında en kestirmesinden özetleyecek olursak, hiçliğe
gidişin hikayesi El Empleo. Modernizmin insanı nasıl hiçleştirdiğini, hislerini
felç ederek sıradan birer aparata dönüştürdüğünü anlatıyor. Bu anlamda sıkı bir
‘Dönüşüm’ filmi aynı zamanda. (Kafka’ya selam olsun)
Hikaye çok basit aslında; bir adam uykudan uyanıp işe
gidiyor ama önce anlam veremediğimiz görüntüler eşliğinde izliyoruz olup
biteni. 6 dakikanın sonunda ise, ‘Vay be’ dedirtmeyi başarıyor yönetmen Santiago
Grasso. Hepi topu iki kısa filmi var yönetmenin. Zaten marifet film ve
tekniğinden ziyade metinde. Bunun da altında Patricio Plaza’nın imzası var.
Fikir de ondan çıkmış, metin de…
Tuhaf olan şey ise şu; kahramanımız uyandığı andan itibaren
sağı/solu, dört yanı insanlarla dolu olduğu halde fena halde bir mutlak
yalnızlık yaşıyor. Ve bu yalnızlığın getirdiği dumur olma durumu. Sayıların hiçbir
anlam ifade etmediği, zamanın ise sadece ‘zamanlama’ bağlamında bir değer ifade
ettiği dünyadan bahsediyor kısa film. Gidişat hakkında derin kaygıları çizgiye
dökerek, kocaman bir balyoz ile tepemize iniyor; gidişat hiçliğedir!
Not: Filmin yüksek çözünürlüklü izleme seçeneği var.
“Sıradan anları hatıralardan ayıran bir şey yoktur. Ne zaman
ki, o anların açtığı yaralar sızlar, hatıra değeri kazanırlar.” 3. Dünya Savaşı yaşandıktan sonra Paris’teyiz. Dünyanın
büyük bir bölümü gibi, burası da neredeyse harabe bir şehirdir artık. İnsanlar,
yer altında; kanalizasyonlarda zorluk içinde yaşamakta ve mevcut duruma çözüm
aramaktadır. Derken bir umut ışığı belirir; zamanda ileri/geri gidip savaşın
yaşanmasını engellemek mümkün gibi görünmektedir. İleri yollayıp gelişen
teknolojiyle beraber yardım alınması, geriye gidilip de savaşı engellemenin
fırsatı için bir boşluk aranmaktadır. Anıları bu işe müsait bir gönüllü bulunur
ve yollanır.
Gerçekten de, 3. Dünya Savaşı öncesinde dünya harika bir yer
gibi görünmektedir. Ancak bir pürüz ortaya çıkar, insanlığın kaderini
değiştirecek olan adam, kendini kaderinin akışına bırakır; aşık olur ve savaşı
engelleyemez. Ben hikayeyi zaman çizelgesinde bir noktadan itibaren düz anlatıyorum, film öyle değil.
12 Maymun - Twelve Monkeys filmine de kaynaklık eden La
jetée, (Dalgakıran) sadece sıra dışı konusuyla değil, biçimselliğiyle de çok
farklı. 1962 yapımı Chris Marker'ın (Aslında kendisi usta bir fotoğrafçıdır) kısa film çalışması, siyah beyaz, hareketsiz
sahnelerden, yani fotoğraflardan oluşuyor. Aslında bunun sebebi teknik
zorunluluk ya da tercih değil, insan anılarından alınan anlık karelerin uç uca
eklenme amacı. 28 dakikalık bu sıra dışı çalışmada bir süre sonra filmin donuk
karelerden oluştuğu hissini unutuyor insan ve anlatılanın akışına kapılıyor.
Bir tür foto-roman diyebileceğimiz La jetée, kısa film
dalında Prix Jean Vigo ödülüne layık görülmüştü. Ayrıca 'tüm zamanların en
iyi yolculuk filmi' olarak da adlandırılır. Sıra dışı bir post-apokaliptik başyapıtı izleyeceksiniz. Son bir not; filmi izlerken yapım yılını aklınızdan çıkarmayınız!
Son derece düzgün bir hayatı olan Henry, ailesinden ayrı
bekar olarak yaşayan titiz bir gençtir. Bir akşam temizlik yaparken
televizyonda parazitler belirir, pencereye giden Henry, benzersiz bir gök
olayına şahit olur. Ancak bu olayın hayatını kökünden değiştireceğinden
habersizdir.
2008 yapımı olan Skhizein, bugüne kadar yapılan kısa filmler
içerisinde çok istisnai bir yere sahip, Yönetmenliğini Jérémy Clapin’in yaptığı
kısa film pek çok festivalde ödül ve övgüler aldı. Yaklaşık 13 dakikalık
Fransız yapımı bu şaheserde, göktaşı kazasına uğrayıp, bedeniyle 91 cm uzaklığa düşen Henry’nin
hikâyesi var.
Film, insanın yıllar boyu emek vererek kurduğu düzenin, bir
algı bozukluğuyla birkaç santim ötelenince nasıl bir kaosa döndüğünü şahane
anlatıyor.
Skhizein, insanoğlunun mekan ve eşya ile kurduğu ilişkiyi
sorgulatan bir başyapıt.
Okurlarım hatırlarlar mı bilmem ama bir Çitlenbik (‘m’ ile
değil) vardı Türk sinemasında vaktiyle. Bilumum ‘cik’li filmlerde (Sezercik,
Ayşecik, Yumurcak vs) görürdük onu. Katıksız bir protogonist, iflah olmaz bir
yardımseverdi ve küçük kahramana gelen kötülük önce ona uğrardı. Ele avuca
sığmayan Çitlenbik, bir keresinde kocaman eşeği Sezercik ile beraber eve
sokmuştu da üvey babasından hakaret ve zılgıt yemişti.
Vizyona giren sıra dışı film Düşler Diyarı - Beasts Of The
Southern Wild’in kahramanı Hushpuppy’i görünce aklıma Çitlenbik geldi. Filmin
esas kahramanı küçük bir kız. Ki bu 6 yaşındaki Hushpupy (Çevirmenler ismin
karşılığı olarak ‘cimcime’yi uygun bulmuşlar ama bana ‘havkuçu’ daha iyi gibi
geldi) kocaman filmi neredeyse tek başına sürüklüyor. Hem de sadece oyunla
değil, aynı zamanda sesiyle.
Düşler Diyarı, Lucy Alibar’ın bir oyunundan sinemaya
uyarlanmış. Senaryoyu ise yönetmen Benh Zeitlin, Alibar ile birlikte kaleme
almış. Oyunu bilmiyorum ama filmi çekerken, yazılı metinden epey sapıldığı
yazılıp çizildi vaktiyle.
Filmin hikayesini yazarak ilerleyelim de, neden
bahsettiğimiz biraz daha belirginleşsin: İnsanoğlu tabiatın fabrika ayarlarını
bozdukça bozmuş, dengesizlik küre-i Arz’ı kıyametin kıyısına kadar getirmiştir.
Altı yaşındaki Hushpuppy, Louisiana'daki bentlerin güneyinde neredeyse
‘Mezbelelik’ denebilecek bir yerde ailesi ve kendileri gibi olanlarla perişan
bir yaşam sürmektedir. Onu yaklaşan kıyamet gününe hazırlayan babası Wink
esrarengiz bir hastalığa yakalandığında, dengeler artık tamamen bozulmaya
başlamıştır. Mevsimler arası ısı farkları uçuruma dönüşür, havalar ısınır,
buzullar erir ve tarih öncesi yaratıklardan oluşan bir ordu donmuş
mezarlarından kalkar. Kahramanımız Hushpuppy'nin (Ki bütün hikayeyi onun anlatımıyla
takip ederiz) dünyanın bir ucuna gidip annesini bulması ve dünyayı fabrika
ayarlarına geri getirmesi gerekmektedir.
Aslında post-apokaliptik bir tablo değil bize sunulan. Son
derece gerçekçi ve güncel tablolar ile başlar hikaye. Ne ki bir Yeşilçam
melodram iyimserliğinde de değil elbette. Ne batılı kadar sert, ne doğulu kadar
umutlu, ortalarda bir yerlerde dolaşıyor Düşler Diyarı. Kurguladığı kendi his
dünyasında, rasyonel bir akıbete koşar adım giden insanlık için minik bir
tahlisiye simidi gibi adeta.
Biz başrol oyuncusu için küçük diyoruz ama Düşler Diyarı’nın
yönetmeni de henüz 30 yaşında ve üç kısa filmden sonra çektiği ilk uzun metrajı
Düşler Diyarı. Ve kabul etmek lazım ki, son derece etkileyici bir giriş yapıyor
profesyonel aleme. Bir kere, son derece riskli bir alanda kamera oynatıyor Benh
Zeitlin. Gerçeklik ile fantastik dünya arasında o kadar kıvrak hareket ediyor
ki, herhangi bir noktada biraz tökezlese film çökecekti belki de. Bu etkileyici
başarı mebzul miktarda ödül getirdi kendisine ve filmine. Oscar’ın da en
şaşırtan adaylarından biri oldu. Şu ana kadar uluslar arası 35 ciddi ödülü olan
film 4 dalda da Oscar adayı, ki bu dalların arasında yönetmenlik ve senaryo
adaylığı da var. Gerçekten büyük başarı anlayacağınız.
İsterseniz farklı bir
masal, deyin, isterseniz hafif dozajlı bir anti-ütopya. Fark etmiyor, Düşler
Diyarı, kendine açtığı yeni ve sulu bir arazide emin adımlarla ilerletiyor
öyküyü.
Düşler Diyarı, etkileyici anlatımı güçlü bir sinematografi
ile destekliyor. Bu tür filmlerde alışık olmadığımız derecede diri bir ‘cut’
kurguya sahip. Tabiat resimlerinde ise, öyle aman aman bir ‘editing’ yok, neyse
o! Bu tercih de filmi inandırıcı ve gerçeklik ile sürekli temas halinde
kılıyor. İşin künhüne vakıf olmayan bir izleyicinin ‘bu ne acemilik’ hissine
kapılma riski de var elbette.
Henüz 8 yaşında ve ilk filminde Oscar’a aday gösterilen
‘bıcırık’ Quvenzhane Wallis, sırtına yüklenen devasa ağırlığı şaşırtıcı bir
şekilde taşıyor. Düşler Diyarı, neredeyse tek başına küçük kızın omzunda
ilerliyor. Üstelik sadece ‘dozunda’ verdiği oyun değil, sesini de çok iyi
kullanıyor film. Küçük yüreğe konuşlanmış büyük duyguları ‘voiceover’ ile
geçirirken, bazı anlarda öyle üst noktalara ulaşıyor ki, etkilenememek mümkün
değil.
Film, öyküsünü kıyametin kıyısından, yani sonun başlangıcına
dair düşük desibelli ayak seslerinden alıyor ve şaşırtıcı derecede
derinleştiriyor kendini. Sonunda bir bakıyorsunuz ki, enteresan bir döngü olmuş
ve başlangıca gelinmiş bir şekilde. Ciddi söylüyorum, sinemada her babayiğide
nasip olmayacak bir kabiliyettir bu. Bu manada bildik ‘kıyamet konsept’lerinin
epey üzerinden geçiyor.
Hele hele yaban domuzlarıyla karşılaştığı bir sahne var ki, akıldan
kolay çıkacak türden değil.
Filmin müzikleri için belki haklı eleştiriler gelebilir. Ama
ben çok beğendim.
Düşler Diyarı, başlarda seyirciyi epey mesafeli tutuyor
kendine. Ancak küçük onuncu Wallis in olağanüstü performansı ve yüreklere
işleyen sesi, bir süre sonra farkında olmadan sarıyor sizi. Ve belki de
farkında olmuyoruz ama soğuk ve sert olan dil, epeyce ısınıyor, yumuşuyor pelte
kıvamına geliyor. O andan itibaren tadından yenmiyor film.
Yılın en iyi filmlerinden olduğunu rahatlıkla
söyleyebiliriz.
Endüstriyel sinemanın en popüler ödülleri olan Oscar’ın
adayları belli oldu. Bu sene 85.’si düzenlenecek olan ödüllerde, Akademi genelde
–birkaç istisna dışında- sürpriz olmayan adayları tercih etti, tahminler büyük
oranda tuttu. Bunda en büyük etken artık Akademi’nin reflekslerinin iyi
bilinmesi sanırım.
"Lincoln" 12, "Life of Pi" 11,
"Silver Linings Playbook" 8, "Argo" 7, "Les
Miserables" 7, "Amour" 5, "Django Unchained" 5 ve
"Zero Dark Thirty" 5 dalda aday gösterilirken, ‘En İyi Yönetmen’
kategorisinde Quentin Tarantino, Benn Affleck ve Katryn Bigelow gibi isimlerin
olmaması sürprizdi. Ve açıkçası bu satırların yazarını memnun eden sürprizlerdi
bunlar. Listeye Paul Thomas Anderson da eklenseydi daha iyi olabilirdi.
Ödül vereceklerine çok ihtimal vermiyorum ama “The Master”daki
rolüyle Joaquin Phoenix’in oyuncu kategorisinde adaylığı da iyi oldu. Kadın
oyuncu kategorisinde Emmanuelle Riva (Amour) ve Quvenzhané Wallis’in (Beasts of
The Southern Wild) olması bence enteresandı. Biri kariyerinin sonunda, diğeri
başında olan iki oyuncunun, biri 86, diğeri 8 yaşında. Tahmin edileceği üzere
Düşler Diyarı küçük oyuncu Quvenzhané Wallis’in ilk filmi. Wallis’in yaşı
konusundaki kaynaklardaki tereddüt giderilirse, Justin Henry’nin (8 yaşında iken “Kramer vs. Kramer” (1979)
filmiyle aday gösterildiği En iyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü ile birlikte
Oscar tarihindeki en genç ödüle aday olan isimdi) en genç adaylığa ortak olabilir. Bu arada, küçük yaşta ve ilk filmde gelen bu tür başarıların, sanatçıların kariyerini iyi etkilemediğini de belirtelim. Gerek Justin Henry, gerekse benzeri bir başarı yakalayan Enzo Staiola (De Sica'nın Bisiklet Hırsızları'nda oynamıştı) kariyerleri sönük geçti gitti.
Her ne kadar adaylıklara Steven Spielberg ve filmi “Lincoln”
damga vurmuş görünse de kanaatimce “Life Of Pi” de dikkat çekici sayıda adaylık
kazandı. Keza ödüller nasıl dağıtılır bilmem ama Michael Haneke de bu senenin
flaş isimlerinden bence. İhtimal ki Akademi üyeleri “Lincoln” ve “Argo” gibi
daha lokal ve yakın filmler etrafında gezinecekler ama yabancı kategoride “Les
Intouchables”in aday gösterilmemesine üzüldüm diyebilirim. Bununla beraber Taviani
Kardeşler’in “Sezar Ölmeli - Cesare Deve Morire” filmini daha en başından bu
kategoride görmek isterdim.
Bana göre bu seneki adayların en büyük sürprizi 'Yönetmen' dalında oldu. Düş
ler Diyarı'nın yönetmeni Benh Zeitlin; Tarantino, Affleck, Bigelow, Anderson gibi güçlü yönetmenleri saf dışı bırakarak bu dalda aday olmayı başardı.
Akademi siyasi konulara eskisi kadar pek yüz vermiyor gibi
görünse de, Amerikan sistemine sağlam vuruşlar yapan Christopher Nolan’ın “The
Dark Knight Rises”i görmezden geldi. Keza Avrupa’nın pek çok ülkesinde ödüllere
boğulan, hem kadın hem ‘Holocaust’ filmi olan “Lore” bir önceki turda
elenmişti. Katriyn Bigelow’un devlet projesi “Zero Dark Thirty” yönetmen
dalında aday değil ama ‘En İyi Film’ de dahil 5 dalda adaylığı var.
Malum, Akademi Ödülleri, ‘iyi filmlere’ değil, Hollywood’un
yazılı olmayan kıstas ve dengelerine göre dağıtılır. Bu sebeple, adaylıkların ‘sanat’
düzleminde çok anlamı yok ama endüstri için çok anlam ifade ediyor elbette.
Ödül günü yaklaştıkça, umarım daha yakın ve geniş analizler yapma imkanımız
olur.
Bu seneki sürprizlerden biri: Quvenzhané
Wallis
İşte kategoriler ve adaylar:
En İyi Film
Lincoln
Silver Lininings Playbook
Zero Dark Thirty
Les Misérables
Life of Pi
Amour
Django Unchained
Argo
En İyi Erkek Oyuncu
Daniel Day-Lewis (Lincoln)
Denzel Washington (Flight)
Hugh Jackman (Les Misérables)
Bradley Cooper (Silver Linings Playbook)
Joaquin Phoenix (The Master)
En İyi Kadın Oyuncu
Naomi Watts (The Impossible)
Jessica Chastain (Zero Dark Thirty)
Jennifer Lawrance (Silver Linings Playbook)
Emmanuelle Riva (Amour)
Quvenzhané Wallis (Beasts of The Southern Wild)
En İyi Yönetmen
Ang Lee (Life of Pi)
Steven Spielberg (Lincoln)
Michael Haneke
(Amour)
Benh Zeitlin (Beasts of the Southern Wild)
David O. Russell (Silver Linings Playbook)
En İyi Orijinal Senaryo
Amour (Michael Haneke)
Django Unchained (Quentin Tarantino)
Flight (John Gatis)
Moonrise Kingdom (Wes Anderson&Roman Coppola)
Zero Dark Thirty (Mark Boal)
En İyi Uyarlama Senaryo
Argo (Chris Terrio)
Beasts of the Southern Wild (Lucy Alibar&Benh Zeitlin)
Life of Pi (David Magee)
Lincoln (Tony Kushner)
Silver Linings Playbook (David O. Russell)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Philip Seymour Hoffman (The Master)
Robert De Niro (Silver Linings Playbook)
Alan Arkin (Argo)
Tommy Lee Jones (Lincoln)
Christopher Waltz (Django Unchained)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Anne Hathaway (Les Misérables)
Helen Hunt (The Sessions)
Amy Adams (The Master)
Sally Field (The Master)
Jacki Weaver (Silver Linings Playbook)
En İyi Yabancı Film
Amour
No
War Witch
A Royal Affair
Kon-Tiki
En İyi Animasyon
Brave
Frankweenie
ParaNorman
The Pirates! Band of Misfits
Wreck-It Ralph
En İyi Görüntü Yönetimi
Anna Karenina (Seamus McGarvey)
Django Unchained (Robert Richardson)
Life of Pi (Claudio Miranda)
Lincoln (Janusz Kaminski)
Skyfall (Roger Deakins)
En İyi Kurgu
Argo
Life of Pi
Lincoln
Silver Linings Playbook
Zero Dark Thirty
En İyi Belgesel
5 Broken Cameras
The Gatekeepers
How to Survive a Plague
The Invisible War
Searching for Sugar Man
En İyi Belgesel (Kısa)
Inocente
Kings Point
Mondays at Racine
Open Heart
Redemption
En İyi Müzik
Anna Karenina (Dario Marianelli)
Argo (Alexandre Desplat)
Life of Pi ( Mychael Danna)
Lincoln (John Williams)
Skyfall (Thomas Newman)
En İyi Şarkı
"Before My Time" (Chasing Ice)
"Suddenly" (Les Misérables)
"Pi's Lullaby" (Life of Pi)
"Skyfall" (Skyfall)
"Everybody Needs a Best Friend" (Ted)
En İyi Ses Kurgusu
Argo
Django Unchained
Life of Pi
Skyfall
Zero Dark Thirty
En İyi Ses Miksajı
Argo
Les Misérables
Lide of Pi
Lincoln
Skyfall
En İyi Görsel Efekt
The Hobbit: An Unexpected Journey
Life of Pi
Marvel's The Avengers
Prometheus
En İyi Sanat Yönetimi
Anna Karenina
The Hobbit: An Unexpected Journey
Les Misérables
Life of Pi
Lincoln
En İyi Makyaj
The Hobbit: An Unexpected Journey
Hitchcock
Les Misérables
En İyi Kostüm
Anna Karenina
Les Misérables
Lincoln
Mirror Mirror
Snow White and the Huntsman
En İyi Kısa Film
Asad
Buzkashi
Curfew
Dood van een Schaduw
Henry
En İyi Kısa Film (Animasyon)
Adam and Dog
Fresh Guacamole
Head Over Heels
Paperman
The Simpsons: The Longest Daycare
Daha ayrıntılı inceleme yapmak isterseniz şu adrese uğrayın.
Sinema sektöründe heyecanlı bir sürece girmiş bulunuyoruz. Oscar
Ödülleri’nden önceki en önemli ödüllendirme organizasyonlarından biri olan BAFTA
(The British Academy of Film and Television Arts) adayları açıklandı. Oscar’ın Britanya
versiyonu olarak kabul edilen BAFTA, Hollywood’a göre daha ciddi ve bir takım
dolapların çevrilmediği ödül töreni olarak bilinse de, bu yılki adaylarla epey
konuşulacak gibi.
Bu sene 66.’sı yapılacak olan BAFTA’da Steven Speilberg’in
Lincoln’ü 10 dalda adaylıkla herkesi şaşırtmasa da, bu kadar çok dalda aday
olan filmin yönetmeni Spielberg’ün yönetmen dalında aday olmaması gerçekten enteresan.
Lincoln’ü, 9’ar dalda adaylıklarıyla Life Of Pi ve Les
Mirerables, 8 dalda Skyfall ve 7 dalda Argo takip ediyor. Tartışmalı film Zero
Dark Thirty ise 5 dalda aday gösterildi. Keza başka bir tartışmalı film olan
Tarantino’nun Django unchained’i ise 5 dalda aday. Film, En İyi Film dalında
aday değil.
Bir diğer hayret verici adaylık ise oyunculuğu her zaman
tartışmalı olan Ben Affleck’in En İyi Erkek Oyuncu dalında seçilmesi oldu. BAFTA
Ödülleri, Oscar ödül töreninden iki hafta önce, 19 Şubat’ta sahiplerini bulacak.
Başlıca dallardaki adaylar şöyle
En İyi Film
Argo
Les Miserables
Life of Pi
Lincoln
Zero Dark Thirty
En İyi İngiliz Filmi
Anna Karenina
The Best Exotic Marigold Hotel
Seven Psychopaths
Les Miserables
Skyfall
En İyi Yönetmen
Ben Affleck, Argo
Michael Haneke, Amour
Quentin Tarantino, Django Unchained
Ang Lee, Life of Pi
Kathryn Bigelow, Zero Dark Thirty
En İyi Erkek Oyuncu
Ben Affleck, Argo
Bradley Cooper, Silver Linings Playbook
Daniel Day-Lewis, Lincoln
Hugh Jackman, Les Miserables
Joaquin Phoenix, The Master
En İyi Kadın Oyuncu
Jessica Chastain, Zero Dark Thirty
Marion Cotillard, Rust & Bone
Jennifer Lawrence, Silver Linings Playbook
Helen Mirren, Hitchcock
Emmanuelle Riva, Amour
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Alan Arkin, Argo
Christoph Waltz, Django Unchained
Javier Bardem, Skyfall
Philip Seymour Hoffman, The Master
Tommy Lee Jones, Lincoln
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Amy Adams, The Master
Judi Dench, Skyfall
Sally Field, Lincoln
Helen Hunt, The Sessions
Anne Hathaway, Les Miserables
En İyi Özgün Senaryo
Amour, Michael Haneke
Django Unchained, Quentin Tarantino
The Master, Paul Thomas Anderson
Moonrise Kingdom, Wes Anderson ve Roman Coppola
Zero Dark Thirty, Mark Boal
En İyi Uyarlama Senaryo
Argo, Chris Terrio
Beasts of the Southern Wild, Lucy Alibar ve Benh Zeitlin
Life of Pi, David Magee
Lincoln, Tony Kushner
Silver Linings Playbook, David O. Russell
En İyi Kurgu
Argo, William Goldenberg
Django Unchained, Fred Raskin
Life of Pi, Tim Squyres
Skyfall, Stuart Baird
Zero Dark Thirty, Dylan Tichenor ve William Goldenberg
En İyi Görüntü Yönetimi
Anna Karenina, Seamus McGarvey
Les Miserables, Danny Cohen
Life of Pi, Claudio Miranda
Lincoln, Janusz Kaminski
Skyfall, Roger Deakins
En İyi Sanat Yönetimi
Anna Karenina, Sarah Greenwood ve Katie Spencer
Les Miserables, Eve Stewart ve Anna-Lynch Robinson
Razzie Ödülünün sadece rengi 'Altın'. Piyasada 5 dolara satılıyor.
İlk olarak, 1980 yılında yazar John Jb. Wilson’un fikriyle
dağıtılmaya başlanan ve Oscar’ın ‘negatifi’ sayılan orijinal ismi ‘The Golden
Raspberry Awards” olan, sinema piyasasında ise kısaca “Razzie Awards” olarak bilinen
‘Amerikan Sinemasında Yılın En Kötüleri’ ödül adayları açıklandı. Ülkemizde ‘Ahududu
Ödülleri’ olarak karşılık bulunan bu ödüllerde ‘Twillight’ serisinin son filmi olan
'Alacakaranlık Şafak Vakti Bölüm 2 (The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2),
11 dalda aday olarak damgasını vurdu. Altın Ahududu’da rekor geçen yıl tüm
ödülleri toplayan ‘Jack and Jill’de bulunuyor. Dolayısıyla The Twilight Saga:
Breaking Dawn - Part 2, en fazla bu rekoru ‘egale’ edebilecek.
Bu ödüller hakkında şu ayrıntı çok önemli: ‘Ahududu Ödülleri”nde
düşük bütçeli piyasa filmleri hedef alınmaz. Yani sektörün ‘B Movie’ dedikleri
filmler değerlendirme dışıdır. Daha büyük bütçeli ve endüstrinin iddialı
yapımları arasında değerlendirme yapılır.
Ülkemizde de birkaç yıldan beri, benzer mantıkla yılın ‘En Fena’ları
seçiliyor ve adına da ‘Altın Kestane Ödülleri’ deniyor.
Her sene Oscar Ödülleri’nden bir gün önce verilen ödüller,
geçen yıl ilk kez bu kuralını değiştirdi ve Oscar sonrası yaptı töreni. Bu sene
ise tekrar eski tarihinde, Oscar’dan bir gece ödülleri dağıtacak.
32 yıllık ödül tarihinde ödülü almaya giden üç oyuncudan biri: Sandra Bullock.
Genelde ödül adaylarının ve kazananların katılmadığı törene,
bugüne Tom Green, Halle Berry ve Sandra Bullock giderek büyük özgüven
gösterdiler. Ödülün ismi, verilen ödülün altın olmasından değil, altın rengi
olmasından alıyor ve güncel fiyatı 4,95 (Yaklaşık 5) Amerikan Doları.
Ahududu Ödüllerinin diğer adayları arasında 'Battleship' ve
'The Oogieloves in the Big Balloon Adventure'ın yanı sıra geçen yılın ödül
şampiyonu Adam Sandler'in 'That's My Boy' adlı filmi de yer alıyor.
Geçen yıl ünlü oyuncu Adam Sandler'in başrolünü oynadığı
'Jack and Jill' filmi, "Ahududu Ödülleri"nin hepsini kazanarak
kırılması güç bir rekora imza atmıştı. Filmde hem aile babası Jack'i hem de
Jack'in belalı ikiz kızkardeşi Jill'i canlandıran Sandler, en kötü erkek ve en
kötü kadın oyuncu ödüllerinin yanı sıra en kötü çift ve en kötü senaryo yazarı
ödüllerini de layık görülmüştü. 74 milyon gişe geliri getiren film, Razzie'nin
32 yıllık tarihinde bütün ödülleri toplayan tek film olmuştu.
'En Kötüler' yarışmasında 11 birincilik ile rekoru elinde tutan film.
Oscar ödül töreninden bir gün önce 23 Şubat'ta sahiplerini
bulacak Ahududu Ödülleri adayları şöyle:
En Kötü Film
Battleship
The Oogieloves in Big Balloon Adventure
That's My Boy
A Thousand Words
The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2
En Kötü Yönetmen
Sean Anders (That's My Boy)
Peter Berg (Battleship)
Bill Condon (The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2)
Tyler Perry (Good Deeds / Madea's Witness Protection)
John Putch (Atlas Shrugged Part II)
Bir 'akım' olarak gençliğe dayatılan 'Twilligiht' bakalım rekoru egale edecek mi?
En Kötü kadın Oyuncu
Katherine Heigl (One For the Money)
Milla Jovovich (Resident Evil: Retribution)
Tyler Perry (Madea's Witness Protection)
Kristen Stewart (The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2 /
Snow White and the Huntsman)
Barbra Streisand (The Guilt Trip)
En Kötü Erkek Oyuncu
Nicolas Cage (Ghost Rider: Spirit of Vengeance / Seeking
Justice)
Eddie Murphy (A Thousand Words)
Robert Pattinson (The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2)
Tyler Perry (Alex Cross / Good Deeds)
Adam Sandler (That's My Boy)
En Kötü Kadın
Yardımcı Oyuncu
Jessica Biel (Playing For Keeps / Total Recall)
Brooklyn Decker (Battleship / What to Expect When You're
Expecting)
Ashley Greene (The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2)
Jennifer Lopez (What to Expect When You're Expecting)
Rihanna (Battleship)
En Kötü Erkek
Yardımcı Oyuncu
David Hasselhoff (Pirannha 3-DD)
Taylor Lautner (The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2)
Ünlü Rus usta Andrei Tarkovski’ye bir röportajında tarzının
Steven Spielberg’e benzediğini söylüyor gazeteci. İnanılmaz rahatsız oluyor
büyük usta. “Yanılıyorsunuz!” diyor ve ekliyor: “İki türlü yönetmen vardır:
Sinemayı bir sanat görüp kişisel sorular soran; onu bir acı, armağan,
zorunluluk olarak kabul eden yönetmen! Diğeriyse, sinemayı para kazanma aracı
olarak gören yönetmen!”
Bazı sanatkarlar vardır cerrah gibidir. Hissiz zannederseniz
ama iyi gelirler, iyi ederler insanı. Yöntemleri rahatsız edicidir belki,
diğerleri gibi serotonin salgılatmazlar ama iyidirler işte. Yaraya şöyle bir
bakar, dişlerini hafifçe sıkar ve deşmeye başlarlar. Canımızı yakar, konforumuzu
bozarlar ama iyi gelirler bir şekilde.
Haneke meseleye hep en karanlık, kötü ve kerih noktasından
baktı. İnsanın masumiyeti değil, mücrimliği esastı onun için. Belki de bu
nedenle hep sert oldu, can yaktı, cerahat akıttı. Tabiri caizse, özellikle yeni
tanışanlar için Haneke filmi izlemek, çivi yutmak gibi bir şeydir.
Meşakkatlidir yani.
Sanırım Dexter’da duymuştum şu cümleyi ve ikinci kez
kullanıyorum, ‘Sanırım kalbimiz bizim bilmediğimiz bir şeyleri biliyor’ diyordu
kalplere keskin bıçak saplayan adam.
Stendhal meşhur kitabı Aşka Dair’de aşkın evrelerini
yazarken dörde bölüyor meseleyi. Gerçek aşka : amour-passion diyor. Dilerseniz,
başka bir ustadan okuyalım Standhal’i: “Abelard Ortaçağın en
büyük fikir adamlarından biri. Ve tabii rahip. Talebesi Heloise'e tutulur. Genç
kızın dayısı, Abelard'ı adamlarına yakalatıp korkunç bir ameliyata tâbi tutar.
Ama Heloise'nin Abelard'a karşı sevgisi ölünceye kadar devam eder.
Amour-passion bu.Bütün şartları yenen, fiziğe aldırış etmeyen bir nevi
communion.
İkinci aşk, Amour-goût. 18. yüzyıl Fransa'sındaki aşk. Bu
tabloda, gölgeler bile gül rengi. Nezaket, zerafet, kibarlık. Hırçınlık yok,
fırtına yok, öfke yasak. Yapılacak her şey önceden bilinir. Soğuk ve cici bir
minyatür. Amour-passion başımıza belalar açar, bizi tehlikelere sürükler, rüsva
eder. Oysa Amour-goût menfaatlerimizle çok iyi uyuşur. Bu zavallı aşkın da
başlıca desteği gurur. Koltuk değneklerine dayanarak yürüyen tuhaf bir aşk.
Üçüncü aşk, hayvani içgüdü. Yabaninin düşünceye vakti yok.
Onun için, aşkı tanımaz. Çiftleşir ve geçer. Dişisi bir dişi hayvandır. Oysa
hassas bir kadın bütünü ile sever ve ancak bütünü ile sevdiği zaman fiziki hâz
duyar.
Dördüncü aşk bir övünme vesilesi. Amour-vanitê. Başkaları
için sevilir, gösteriş için sevilir. Erkek, genç ve güzel sevgilisiyle fiyaka
satacaktır. Kadın, meşhur bir hergeleye sahip olmanın gururu içindedir. Bu,
aşka en az benzeyen aşktır. Hatta çok defa, fiziki bir zevkle de hallenmeyen
garip bir fuhuş.” (Cemil Meriç – Jurnal II)
Ve başka bir ayrıntı. Henüz birkaç gün önce okuduk medyadan.
Fransa'nın kuzeyindeki Lille şehrinde yaşayan bir İspanyol ressamın ölümü 15
sene sonra komşusunun su sızıntısından belediyeye şikayet etmesi üzerine fark
ediliyor. Haber şurada
Alman yönetmen Michael Haneke, Tarkovsky’nin anlattığı, ‘sinemayı
acı bir armağan’ olarak gören yönetmenlerden. Her filmi can yakıcıdır, her
filmi sıkıntılı. Son filmi ise bambaşka birden vuruyor insanı. Önce ismiyle
tabii… Haneke bu, zengin züppe veletlerin ölümüne eğlencesine ‘Funny games”
ismini koyar da, modern insanın can yakıcı tirajedisine ‘aşk’ demez mi? Yapar elbet.
Amour, her Haneke filminde olduğu gibi çok uzun bir giriş
sahnesiyle açılıyor. Burjuva bir piyano konserindeyiz. Tek sahnede, kepçesini
daldırdığı demografi hakkında fikir veriyor Haneke. Eğer bir Haneke filmine
giriyorsanız iki temel handikabınız vardır: Uzun ve akışkan olmayan sahneler ve
acaba ne anlatıyor?
O kadar yalın ve dolaysız bir hayatın içine sokuyor ki bizi,
hem karakterleri, hem de bu karakterler arasındaki aşkı ziyadesiyle
hissediyoruz. Sadece içerik olarak değil teknik olarak da öyle; Statik açılar,
hareketsiz kamera. Nadiren kullanılan steady-cam… Hayata şahit kılıyor bizi,
aşka şahit yazıyor. Aslında kırılma anına kadar aşkın tarifini yapıp duruyor
Michael Haneke:
Yarım asırlık birlikteliğe rağmen, rafadan yumurtayı önüne
koyduğunda, ona teşekkür edebilmektir aşk. Gündelik bir ‘neyin var’ sorusunu bile
sevgilinin başını iki elin arasına alıp sormaktır aşk. Ve biz en çok acı
çekerken anlarız aşkı; büyüklüğünü, derinliğini.
Hikaye mi? Şöyle:
Aslında ilk bakışta alabildiğince klişe bir hikaye gibi
duruyor Amour’n öyküsü; Mutludurlar, çiftin biri rahatsızlanır ve beraberce
direnirler… Yine ‘tuzu kuru’ hayatların içindeyiz. Entelektüel hayat süren,
orta sınıftan bir çifttir. Hayatlarının son demlerinde bile aşkları tükenmemiş,
susarak anlaşabilmektedirler. Fakat ‘sınanma’ denen o girift süreç başlarına
gelir ve biri fiziken, diğeri Ruhan değişmeye başlar. Kırılma yaşandıktan sonra
artık ikisi de eski aşıklar değillerdir. Kadın geçirdiği beyin kanaması
neticesinde felç ve yatağa mahkum oluyor. Adam ise, onu bırakmak niyetinde hiç
değil. Ancak, öyle olmuyor ve zamanla her ikisi de değişmeye başlıyor; ruhen ve
bedenen. Yaşlılık ile erimenin farkını muazzam gösteriyor Alman yönetmen.
Tek mekan filmi Amour, yaşayan mekan ama… Burjuva
entelektüel çiftin, neredeyse yarısı boş, eski tip, tavanları yüksek, mutfağı
minicik, duvarları kitaplarla dolu, yaşayan bir mekanındayız. Sahiplerine
benzeyen bir ev. Bana göre sinema tarihinin en etkileyici aşk sahnelerinden
birinin altına da imzayı atıyor.
Tekerlekli sandalyeye mahkum olduğu ilk zamanlarda, kocasından,
kendisini ayağa kaldırmak için yönlendirme yapıyor kadın. Şöyle diyor: Az daha
yaklaş, Dizlerini dizlerime daya, sağ kolunu sırtıma dola…” Güçlükle dikiliyor,
yüzleri birbirine neredeyse değecek… Bir süre sessizce birbirlerine bakıyorlar,
kımıldamadan dans etmek gibi. Vedanın hayatla valsi. Zaman sonsuzlaşıyor o
anda. (Aşk budur)
Ve kadın bir talepte bulunuyor, vasiyet adeta: “Bana bir söz
ver, bir daha hastaneye götürme!” İtiraz edecek gibi oluyor adam, kadın
kararlı, “Nasihat verme bana, söz ver, hastaneye götürme artık.”
Her şeye rağmen tek damla gözyaşı dökmüyorlar, en azından
bunu bizim gözümüzün önünde yapmıyorlar, acziyet gösterisi yapıp merhamet
dilenmiyorlar asla.
Zorla su içiriyor ve karısının inat ettiğini görünce, belki
de hayatında ilk kez tokat aşkediyor yanağına. Hem de okkalı bir tane. (Aşk
budur)
Adamın çaresizlik içinde çektiği acıyı, hoyrat davranan
bakıcıya söylediği şu cümlede bulmak mümkün: “Can-ı gönülden dilerim ki günün
birinde başkaları da size, hastalarınıza davrandığınız gibi davranır ve siz de
onlara karşılık veremezsiniz!”
Haneke filmlerinde benim ‘lama etkisi’ dediğim bir durum var.
Hayvanat bahçesinde lama kafesine yaklaştıysanız her an sürprize hazırlıklı
olun, en olmadık anda yüzünüze tükürüverir. Usta yönetmen yine yapıyor
yapacağını ve finale doğru öylesine okkalı bir yumruk indiriyor ki midemize,
nefesimizi kesiyor. Her filminde olduğu gibi, Amour’da da sabır eden seyirciye
sarsıcı bir hikaye vaat ediyor Haneke.
Seyirciye çok fena tuzaklar kuran bir adam Alman yönetmen.
Başlarda verdiği doygunluk ve kusursuzluğu, ileride öylesine zedeliyor ki, hem
seyirci büyük bir şoklama ile karşı karşıya kalıyor, hem de yaşattığı gerilimin
altında tedirgin edip duran sebepsizlik hissi bir anda uçup gidiyor. Bunun tam
olarak ne anlama geldiğini sormayın, filmi izlemeniz lazım. Ya da tüm
çıplaklığıyla yazarsam seyir zevkinizi çöpten toplamak zorunda kalırsınız.
Fakat ‘amour-passion’a aşina zihinlerin film boyunca yaptığı
tahminlerin tutması da mümkün. Zira gerekli azığı hem Stendhal, hem Meriç
veriyor: “Karakter ne kadar kuvvetli ise, vefasızlığa o kadar az
kabiliyetlidir!”
Neredeyse ‘iki kişilik’ film diyebileceğimiz ‘Amour’da, her ikisi de 80’i aşkın olan yaşlarına rağmen
büyük oyun çıkarıyorlar. Jean-Louis Trintignant'ın canlandırdığı George
karakteri sahici. Lakin esas gösteriyi Anne karakteriyle Emmanuelle Riva yapıyor.
Aşkı ve ızdırabı, yalın, abartısız oynaması yetmemiş gibi, felçli bir kadının
yudum yudum tükenişini seyirciye zerkediyor. Elbette oyuncular usta ve genç
nesile ders veren bir iş çıkarıyorlar ama Michael Haneke’nin oyuncu
yönetimindeki ustalık, bazı sahnelerdeki sıkıntılı trafiği kusursuz yönetmesini
unutmamak lazım. Eğer oyuncular ödül filan alacaklarsa bunda en büyük pay yine
Haneke’nindir.
Filmde müzik yok denecek az. Doğrusu şu sanırım; filmin fon
müziği yok ama yan rolde var müzik. Hem de az olmasına rağmen yeterince.
Acıyı paylaşmak istiyor ama kadın o kadar seviyor ki adamı,
acısıyla ona azap vermek istemiyor, sürekli itiyor. Ve yıpratıyor her ikisini
de bu durum. Aşkları onlara hasar veriyor. Biri bir şey yapamadığı için, diğeri
sebep olduğu ızdıraptan dolayı.
Filmde beni şaşırtan unsurlardan ikisi; aslında tüm hikaye
ölüm kavramının etrafından gezinmek üzerine kurulu olduğu halde, Haneke’nin bu
meseleye hiç değinmemesi. İkincisi ise, aşık çiftin hayatın son deminde
yaşadıkları hayatı, yani güzel günleri neredeyse yokmuş gibi saymaları. Tuhaf
bir tatsızlık gibi geldi bana bu. Elbette, bir takım göndermeler, anıştırmalar
var, lakin doğrudan bir değinmek yok.
Belki, doku tipimiz o
kültüre uzak olduğundan, benim şahsen anlayıp, yerli yerine koyamadığım bir
sıkıntı daha var filmde. Çiftin evlatları olan Eva, nedense bir türlü müdahil
olamıyor, olmuyor sürece. Oysa evlat sevgisi, üstelik ana-kız mevzu olduğunda, hiçbir
beşeri aşkın bu sevginin kıyısına yaklaşamayacağını düşünüyorum. Amour’da evlat,
nedense hep çevresinde geziniyor acının ve şefkatin. Gerçi bir noktada, baba,
hakikati bütün ciddiyetiyle kızının yüzüne vuruyor ama nedensiz bir
samimiyetsizlik etiketi kalıyor kızın üzerinde. Enteresan, çok enteresan…
Olaydan çok yine söze yükleniyor yönetmen, biraz önce ölüm
ile ilgili –pek- bir şey yok demiştim ya, tam olarak doğru değil aslında; var.
George bir cenazeye gidiyor ve eve gelip karısına cenazelerin sevimsizliğini
anlatıyor ironik bir şekilde.
Aslında batı
dünyasının yitirdiği bir perspektif var ve ne yazık ki Haneke’nin
opsiyonlarından biri değil bu: Bütün bunlar bir sınav. Ve seviyorsan, üstüne
üstlük inanıyorsan en büyük acılar bile katlanılabilir, üstelik büyük bir
zevkle. Bilmem Alman ya da Fransızca’da ‘tevekkül’ kelimesinin tam olarak
karşılığı var mı?
Haneke’nin her filminde verdiği ders hep can yakıcı
olmuştur. Amour da bir istisna olmuyor ve öylesi bir finalle bağlıyor ki işi, ‘yine
yaptı yapacağını’ diyorsunuz sinemadan çıkarken. Ve şöyle düşünüyorum ben: Allah bu Haneke'yi yaratmış ve 'Kulum git, diğer kullarımı rahatsız et' demiş sanki.
İzlemeyenlere bir tüyo vereyim; George’un not tutmasına ve finaldeki karışıklığa biraz dikkat kesilin. Bir de rüya ve uyanma sahnesine. Kim bilir, belki de hayat ve aşk başkaydı ve her şey zihinde yaşandı? Bir de, o müthiş güftenin bestesini dinleyin; Dönülmez akşamın ufkundayız…