Ünlü Rus usta Andrei Tarkovski’ye bir röportajında tarzının
Steven Spielberg’e benzediğini söylüyor gazeteci. İnanılmaz rahatsız oluyor
büyük usta. “Yanılıyorsunuz!” diyor ve ekliyor: “İki türlü yönetmen vardır:
Sinemayı bir sanat görüp kişisel sorular soran; onu bir acı, armağan,
zorunluluk olarak kabul eden yönetmen! Diğeriyse, sinemayı para kazanma aracı
olarak gören yönetmen!”
Bazı sanatkarlar vardır cerrah gibidir. Hissiz zannederseniz
ama iyi gelirler, iyi ederler insanı. Yöntemleri rahatsız edicidir belki,
diğerleri gibi serotonin salgılatmazlar ama iyidirler işte. Yaraya şöyle bir
bakar, dişlerini hafifçe sıkar ve deşmeye başlarlar. Canımızı yakar, konforumuzu
bozarlar ama iyi gelirler bir şekilde.
Haneke meseleye hep en karanlık, kötü ve kerih noktasından
baktı. İnsanın masumiyeti değil, mücrimliği esastı onun için. Belki de bu
nedenle hep sert oldu, can yaktı, cerahat akıttı. Tabiri caizse, özellikle yeni
tanışanlar için Haneke filmi izlemek, çivi yutmak gibi bir şeydir.
Meşakkatlidir yani.
Sanırım Dexter’da duymuştum şu cümleyi ve ikinci kez
kullanıyorum, ‘Sanırım kalbimiz bizim bilmediğimiz bir şeyleri biliyor’ diyordu
kalplere keskin bıçak saplayan adam.
Stendhal meşhur kitabı Aşka Dair’de aşkın evrelerini
yazarken dörde bölüyor meseleyi. Gerçek aşka : amour-passion diyor. Dilerseniz,
başka bir ustadan okuyalım Standhal’i: “Abelard Ortaçağın en
büyük fikir adamlarından biri. Ve tabii rahip. Talebesi Heloise'e tutulur. Genç
kızın dayısı, Abelard'ı adamlarına yakalatıp korkunç bir ameliyata tâbi tutar.
Ama Heloise'nin Abelard'a karşı sevgisi ölünceye kadar devam eder.
Amour-passion bu.Bütün şartları yenen, fiziğe aldırış etmeyen bir nevi
communion.
İkinci aşk, Amour-goût. 18. yüzyıl Fransa'sındaki aşk. Bu
tabloda, gölgeler bile gül rengi. Nezaket, zerafet, kibarlık. Hırçınlık yok,
fırtına yok, öfke yasak. Yapılacak her şey önceden bilinir. Soğuk ve cici bir
minyatür. Amour-passion başımıza belalar açar, bizi tehlikelere sürükler, rüsva
eder. Oysa Amour-goût menfaatlerimizle çok iyi uyuşur. Bu zavallı aşkın da
başlıca desteği gurur. Koltuk değneklerine dayanarak yürüyen tuhaf bir aşk.
Üçüncü aşk, hayvani içgüdü. Yabaninin düşünceye vakti yok.
Onun için, aşkı tanımaz. Çiftleşir ve geçer. Dişisi bir dişi hayvandır. Oysa
hassas bir kadın bütünü ile sever ve ancak bütünü ile sevdiği zaman fiziki hâz
duyar.
Dördüncü aşk bir övünme vesilesi. Amour-vanitê. Başkaları
için sevilir, gösteriş için sevilir. Erkek, genç ve güzel sevgilisiyle fiyaka
satacaktır. Kadın, meşhur bir hergeleye sahip olmanın gururu içindedir. Bu,
aşka en az benzeyen aşktır. Hatta çok defa, fiziki bir zevkle de hallenmeyen
garip bir fuhuş.” (Cemil Meriç – Jurnal II)
Alman yönetmen Michael Haneke, Tarkovsky’nin anlattığı, ‘sinemayı
acı bir armağan’ olarak gören yönetmenlerden. Her filmi can yakıcıdır, her
filmi sıkıntılı. Son filmi ise bambaşka birden vuruyor insanı. Önce ismiyle
tabii… Haneke bu, zengin züppe veletlerin ölümüne eğlencesine ‘Funny games”
ismini koyar da, modern insanın can yakıcı tirajedisine ‘aşk’ demez mi? Yapar elbet.
Amour, her Haneke filminde olduğu gibi çok uzun bir giriş
sahnesiyle açılıyor. Burjuva bir piyano konserindeyiz. Tek sahnede, kepçesini
daldırdığı demografi hakkında fikir veriyor Haneke. Eğer bir Haneke filmine
giriyorsanız iki temel handikabınız vardır: Uzun ve akışkan olmayan sahneler ve
acaba ne anlatıyor?
O kadar yalın ve dolaysız bir hayatın içine sokuyor ki bizi,
hem karakterleri, hem de bu karakterler arasındaki aşkı ziyadesiyle
hissediyoruz. Sadece içerik olarak değil teknik olarak da öyle; Statik açılar,
hareketsiz kamera. Nadiren kullanılan steady-cam… Hayata şahit kılıyor bizi,
aşka şahit yazıyor. Aslında kırılma anına kadar aşkın tarifini yapıp duruyor
Michael Haneke:
Yarım asırlık birlikteliğe rağmen, rafadan yumurtayı önüne
koyduğunda, ona teşekkür edebilmektir aşk. Gündelik bir ‘neyin var’ sorusunu bile
sevgilinin başını iki elin arasına alıp sormaktır aşk. Ve biz en çok acı
çekerken anlarız aşkı; büyüklüğünü, derinliğini.
Hikaye mi? Şöyle:
Aslında ilk bakışta alabildiğince klişe bir hikaye gibi
duruyor Amour’n öyküsü; Mutludurlar, çiftin biri rahatsızlanır ve beraberce
direnirler… Yine ‘tuzu kuru’ hayatların içindeyiz. Entelektüel hayat süren,
orta sınıftan bir çifttir. Hayatlarının son demlerinde bile aşkları tükenmemiş,
susarak anlaşabilmektedirler. Fakat ‘sınanma’ denen o girift süreç başlarına
gelir ve biri fiziken, diğeri Ruhan değişmeye başlar. Kırılma yaşandıktan sonra
artık ikisi de eski aşıklar değillerdir. Kadın geçirdiği beyin kanaması
neticesinde felç ve yatağa mahkum oluyor. Adam ise, onu bırakmak niyetinde hiç
değil. Ancak, öyle olmuyor ve zamanla her ikisi de değişmeye başlıyor; ruhen ve
bedenen. Yaşlılık ile erimenin farkını muazzam gösteriyor Alman yönetmen.
Tek mekan filmi Amour, yaşayan mekan ama… Burjuva
entelektüel çiftin, neredeyse yarısı boş, eski tip, tavanları yüksek, mutfağı
minicik, duvarları kitaplarla dolu, yaşayan bir mekanındayız. Sahiplerine
benzeyen bir ev. Bana göre sinema tarihinin en etkileyici aşk sahnelerinden
birinin altına da imzayı atıyor.
Tekerlekli sandalyeye mahkum olduğu ilk zamanlarda, kocasından,
kendisini ayağa kaldırmak için yönlendirme yapıyor kadın. Şöyle diyor: Az daha
yaklaş, Dizlerini dizlerime daya, sağ kolunu sırtıma dola…” Güçlükle dikiliyor,
yüzleri birbirine neredeyse değecek… Bir süre sessizce birbirlerine bakıyorlar,
kımıldamadan dans etmek gibi. Vedanın hayatla valsi. Zaman sonsuzlaşıyor o
anda. (Aşk budur)
Ve kadın bir talepte bulunuyor, vasiyet adeta: “Bana bir söz
ver, bir daha hastaneye götürme!” İtiraz edecek gibi oluyor adam, kadın
kararlı, “Nasihat verme bana, söz ver, hastaneye götürme artık.”
Zorla su içiriyor ve karısının inat ettiğini görünce, belki
de hayatında ilk kez tokat aşkediyor yanağına. Hem de okkalı bir tane. (Aşk
budur)
Adamın çaresizlik içinde çektiği acıyı, hoyrat davranan
bakıcıya söylediği şu cümlede bulmak mümkün: “Can-ı gönülden dilerim ki günün
birinde başkaları da size, hastalarınıza davrandığınız gibi davranır ve siz de
onlara karşılık veremezsiniz!”
Haneke filmlerinde benim ‘lama etkisi’ dediğim bir durum var.
Hayvanat bahçesinde lama kafesine yaklaştıysanız her an sürprize hazırlıklı
olun, en olmadık anda yüzünüze tükürüverir. Usta yönetmen yine yapıyor
yapacağını ve finale doğru öylesine okkalı bir yumruk indiriyor ki midemize,
nefesimizi kesiyor. Her filminde olduğu gibi, Amour’da da sabır eden seyirciye
sarsıcı bir hikaye vaat ediyor Haneke.
Seyirciye çok fena tuzaklar kuran bir adam Alman yönetmen.
Başlarda verdiği doygunluk ve kusursuzluğu, ileride öylesine zedeliyor ki, hem
seyirci büyük bir şoklama ile karşı karşıya kalıyor, hem de yaşattığı gerilimin
altında tedirgin edip duran sebepsizlik hissi bir anda uçup gidiyor. Bunun tam
olarak ne anlama geldiğini sormayın, filmi izlemeniz lazım. Ya da tüm
çıplaklığıyla yazarsam seyir zevkinizi çöpten toplamak zorunda kalırsınız.
Fakat ‘amour-passion’a aşina zihinlerin film boyunca yaptığı
tahminlerin tutması da mümkün. Zira gerekli azığı hem Stendhal, hem Meriç
veriyor: “Karakter ne kadar kuvvetli ise, vefasızlığa o kadar az
kabiliyetlidir!”
Neredeyse ‘iki kişilik’ film diyebileceğimiz ‘Amour’da, her ikisi de 80’i aşkın olan yaşlarına rağmen
büyük oyun çıkarıyorlar. Jean-Louis Trintignant'ın canlandırdığı George
karakteri sahici. Lakin esas gösteriyi Anne karakteriyle Emmanuelle Riva yapıyor.
Aşkı ve ızdırabı, yalın, abartısız oynaması yetmemiş gibi, felçli bir kadının
yudum yudum tükenişini seyirciye zerkediyor. Elbette oyuncular usta ve genç
nesile ders veren bir iş çıkarıyorlar ama Michael Haneke’nin oyuncu
yönetimindeki ustalık, bazı sahnelerdeki sıkıntılı trafiği kusursuz yönetmesini
unutmamak lazım. Eğer oyuncular ödül filan alacaklarsa bunda en büyük pay yine
Haneke’nindir.
Filmde müzik yok denecek az. Doğrusu şu sanırım; filmin fon
müziği yok ama yan rolde var müzik. Hem de az olmasına rağmen yeterince.
Acıyı paylaşmak istiyor ama kadın o kadar seviyor ki adamı,
acısıyla ona azap vermek istemiyor, sürekli itiyor. Ve yıpratıyor her ikisini
de bu durum. Aşkları onlara hasar veriyor. Biri bir şey yapamadığı için, diğeri
sebep olduğu ızdıraptan dolayı.
Filmde beni şaşırtan unsurlardan ikisi; aslında tüm hikaye
ölüm kavramının etrafından gezinmek üzerine kurulu olduğu halde, Haneke’nin bu
meseleye hiç değinmemesi. İkincisi ise, aşık çiftin hayatın son deminde
yaşadıkları hayatı, yani güzel günleri neredeyse yokmuş gibi saymaları. Tuhaf
bir tatsızlık gibi geldi bana bu. Elbette, bir takım göndermeler, anıştırmalar
var, lakin doğrudan bir değinmek yok.
Belki, doku tipimiz o
kültüre uzak olduğundan, benim şahsen anlayıp, yerli yerine koyamadığım bir
sıkıntı daha var filmde. Çiftin evlatları olan Eva, nedense bir türlü müdahil
olamıyor, olmuyor sürece. Oysa evlat sevgisi, üstelik ana-kız mevzu olduğunda, hiçbir
beşeri aşkın bu sevginin kıyısına yaklaşamayacağını düşünüyorum. Amour’da evlat,
nedense hep çevresinde geziniyor acının ve şefkatin. Gerçi bir noktada, baba,
hakikati bütün ciddiyetiyle kızının yüzüne vuruyor ama nedensiz bir
samimiyetsizlik etiketi kalıyor kızın üzerinde. Enteresan, çok enteresan…
Olaydan çok yine söze yükleniyor yönetmen, biraz önce ölüm
ile ilgili –pek- bir şey yok demiştim ya, tam olarak doğru değil aslında; var.
George bir cenazeye gidiyor ve eve gelip karısına cenazelerin sevimsizliğini
anlatıyor ironik bir şekilde.
Aslında batı
dünyasının yitirdiği bir perspektif var ve ne yazık ki Haneke’nin
opsiyonlarından biri değil bu: Bütün bunlar bir sınav. Ve seviyorsan, üstüne
üstlük inanıyorsan en büyük acılar bile katlanılabilir, üstelik büyük bir
zevkle. Bilmem Alman ya da Fransızca’da ‘tevekkül’ kelimesinin tam olarak
karşılığı var mı?
Haneke’nin her filminde verdiği ders hep can yakıcı
olmuştur. Amour da bir istisna olmuyor ve öylesi bir finalle bağlıyor ki işi, ‘yine
yaptı yapacağını’ diyorsunuz sinemadan çıkarken. Ve şöyle düşünüyorum ben: Allah bu Haneke'yi yaratmış ve 'Kulum git, diğer kullarımı rahatsız et' demiş sanki.
İzlemeyenlere bir tüyo vereyim; George’un not tutmasına ve finaldeki karışıklığa biraz dikkat kesilin. Bir de rüya ve uyanma sahnesine. Kim bilir, belki de hayat ve aşk başkaydı ve her şey zihinde yaşandı? Bir de, o müthiş güftenin bestesini dinleyin; Dönülmez akşamın ufkundayız…
İzlemeyenlere bir tüyo vereyim; George’un not tutmasına ve finaldeki karışıklığa biraz dikkat kesilin. Bir de rüya ve uyanma sahnesine. Kim bilir, belki de hayat ve aşk başkaydı ve her şey zihinde yaşandı? Bir de, o müthiş güftenin bestesini dinleyin; Dönülmez akşamın ufkundayız…






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder