26 Mayıs 2014 Pazartesi

Bizim 'Kara' talihsizliğimiz!

"Kaybettiğimiz insanın haddi hesabı yok. Gümbür gümbür gidiyorlar. Arkalarından üç gün acınıyoruz, sonra eski tas eski hamam…" Bu diyalog 1978 yapımı Yavuz Özkan’ın Maden isimli filminde geçiyor.

Hep söylenir; "sanat hayatın aynasıdır, onu yansıtır" diye. Galiba bu kavram açıklaması ülkemiz için pek geçerli değil. Zira sanatımıza bakarak ülkemizi tanımak pek mümkün olmadığı gibi, ülkenin genel tablosu ile üretilen sanat arasında da çok fazla bir ilişki yok.

Bir toplumun acıları, belleklerini vuran yaraları, edebiyatına, sinemasına, şiirine, resmine yansımıyorsa, sadece sanatsal açıdan bir fetret devri yaşamakla kalmıyor, mevcut olumsuzlukların da ömrünü uzatıyor. Tarih yaşanan olayların ve kahramanlarının yekûnundan ibaret. Bir toplumun sahip olduklarını yaşadıkları belirliyor. Hiç uzak geçmişe gitmeye gerek yok; sadece Cumhuriyet dönemi yaşananlara bakıldığında üretilen sanat ve edebiyat eserlerinin toplumsal bellekle çok örtüştüğünü söyleyemeyiz.

Soma Faciası sonrasında ortaya çıkan bireysel öykülere baktığımızda her birinin başlı başına bir kitap, film konusu olduğunu görmek akıllara geçmişte yaşanan benzer trajedilerin ne kadarlık kısmının gelecek nesillere etkileyici şekilde aktarılabildiği sorusunu getirdi. İlk kez yaşamadık böylesi trajediyi… Sadece bu tür insan kaynaklı trajediler değil, depremler, darbeler ya da daha büyük toplumsal olaylar hakkında yazılmış, çizilmiş, çekilmiş doğru dürüst sanat eserimiz yok maalesef.


Anadolu madenciliğinin geçmişi çok eskilere uzanıyor. Sadece kömür ile değil, onlarca çeşit yer altı zenginliği ile ilgili oluşmuş kadim bir sektör var. Bu alana özgü devlet kurumu ve özel şirketler mevcut. Ve madenciliğin kaderi, dünyadaki diğer maden sektöründekilerden çok farklı değil. Fark; bizim en az yarım asır geriden gidiyor olmamız. Bu nedenle Başbakan’ın meseleyi açıklarken "fıtrat" ve başka ülkelerin yüz yıl önceki örneklerine müracaat etmesi normal. Çünkü modern dünyada bu tür acıların yaşanması çok düşük ihtimaller dâhilinde.

Çekilmiş maden filmi sayımız bir elin parmaklarından bile az. Hele niteliklisini arıyorsak numunelik bir taneyi bile zar zor buluyoruz. Girişte bahsini ettiğimiz Yavuz Özkan’ın 1978 yapımı Maden filmi tüm açmaz ve sığlığına rağmen seyre değen tek sinema filmi örneği maalesef. Film, ideolojinin klişe ve didaktizmine sıklıkla teslim olmasına rağmen, bugün bile sıkça söz ettiğimiz temel sorunlara da parmak basmayı başarıyor.



Alabildiğince kötü şartlarda çalışan maden işçilerinin her cümlesi aforizma, her konuşması devrimcilik manifestosu olan İlyas’ın hikâyesini anlatıyor Maden. Sendika, küçük burjuva ve sıradan faşizmin işlendiği anlatıda, küçük insan öyküleri de yer alıyor. Göçük, grev, direniş kırmak gibi bu sektörün kaderi olan gelişmeler belli bir öyküye monte edilerek anlatılan Maden, son tahlilde insana dair evrensel bir mesaj vermeyi başarıyor. Erden Kral’ın yazıp yönettiği –Maden’den çok daha sonra çekmesine rağmen- filmi ‘Yük’ ise derinlik ve estetik olarak meseleyi taşıyabilmekten oldukça uzaktı. Yılmaz Erdoğan’ın başarılı filmi Kelebeğin Rüyası, etkileyici maden sahnelerine rağmen, meseleyle doğrudan ilgili bir film değildi.

Dünyada benzer örneklere baktığımızda gerek edebiyat alanında, gerek sinemada pek çok başyapıt görmek mümkün. Elbette bunların en önde geleni Emile Zola’nın meşhur Germinal’i. Roman 1993 yılında Cloude Berri tarafından filme de çekilmişti. Zola’nın romanı yazdığı tarih, Başbakan’ın örnekler verdiği yıllara yakın aslında: 1860…

Son derece gerçekçi bir dönemi anlatan roman, sinemaya görkeminden bir şey yitirmeden uyarlanabilmişti. Bunda elbette yönetmen kadar, oyuncular, Gérard Depardieu, Miou-Miou ve Renaud gibi isimlerin de katkısı büyüktü.



Keza aynı cümleden, Bils Morrison’un ‘The Miners’ Hymns’ benzer sorunları ele alan bir filmdi. Country müziğin en ünlü isimlerinden Loretta Lynn’in hayatını beyazperdeye taşıyan biyografik film "Coal Miner’s Daughter" ise bir maden filminden ziyade müzikaldi. 2005 yapımı bir başyapıt olan, Kief Davidson, Richard Ladkani ikilisinin çektiği belgesel sinema tarihinde oldukça özel bir yere sahiptir. Kamera günde 2 buçuk dolara çalışan iki küçük yaştaki işçinin peşinde dolaşarak, acımasız çarkı bir çivi gibi çakıyordu sinelere.


Elbette başta yasımızı tutup, yaşayıp gözyaşı dökeceğiz. Ama aynı acıları tekrar yaşamamak için sanatın bir şekilde elini taşın altına sokması gerekiyor.

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Görünmeyen kadın: Soğuk ve cici bir minyatür!

Mekânı cennet olsun, Cemil Meriç’in enfes yaklaşımıyla ‘Aşka Dair’i ihata edici bir tarihsellikle okumuştuk Stendhal’i. Ki yazar, özellikle Viktoryan Çağı ‘his’ perspektifiyle rahatsız edici derecede bir gerçekçilikle analiz eder.
                                                                                             
"Aşkın başlangıcı hayranlıktır" der Stendhal. Dörde ayırıp, üçünü çöp sepetine atar aşk çeşitlerinin ve özellikle 18. yy. aşklarının çoğunu bu sepete koymak haksızlık olmaz. Mina Urgan çelişki ve çatışmalarla dolu Viktorya Çağı’nın belirleyici özelliklerini şöyle sıralar: Ailevi değerlerle saygıdeğer olma merakı ve bunun getirdiği ikiyüzlülük. Toplumsal durum ve bireysel şartlardan aptalcasına memnuniyet. Sevgisiz evlilikler, yapay cinsellikler ve çekingenlikler. Muazzam bir dar kafalılık ve bilimin karşısına konulan (deforme) dinin mutlak yenilgisi. Maddiyatçılığın getirdiği saygınlık ve fakirliğin aşağılanması. Adaletsiz bir sanayileşme ve oluşan üst sınıf. Sanatın aşağılanması ve edebiyatın eğlence malzemesi olması…

Bu devrin en iyi romancılarından kabul edilir Charles Dickens. Enteresandır, eğitimsizlik ve yoksulluk onun başarısının kökenindeki iki ana unsurdur. 20 yıllık aktif medya yöneticiliği esnasında ürettiği yüzlerce kısa öykü ve makale devrin en önemli isimlerinden biri yapmıştı Dickens’ı. Ve elbette 15 roman ve 5 uzun öykü… Dickens, eserlerindeki gerçekçilik, mizah, karakter inşası ve psikolojik derinlik ile çağının en önemli yazarlarındandır.


Ne ki Dickens’ın kişisel yaşamı Urgan’ın tanım ve tahlilini yaptığı çağın tüm tespitlerine uyar. İngilizlerin en verimli çağdaş yazarlarından olan Claire Tomaline (pek çok kitabı filme çekildi) Dickens ile yasak aşkı Nelly Ternan’ın hikayesini yazdığı kitap, Shame ve The Iron Lady gibi filmlerin senaristi Abi Morgan tarafından yazıldı ve yine İngilizlerin usta oyuncusu Ralph Fiennes tarafından çekildi. Usta oyuncu hiç de fena olmayan ilk deneyimi Coriolanus’tan sonra ikinci kez yönetmenlik koltuğuna oturuyor: The Invisible Woman- Görünmeyen Kadın."

Filmin öyküsü Stendhal’ın Aşka Dair’inde kategorize ettiği aşklardan bir değil, ikisine birebir uyuyor. Film, Fiennes’in canlandırdığı popüler ve evli olan bir yazar; Charles Dickens’in genç ve güzel bir kadına olan aşkını anlatıyor. Büyük yazarın Nelly isimli genç bir kadına âşık oluşu, genç kadının da bu duygulara fazla dayanamayıp karşılık verişiyle karmaşıklaşan aile ilişkileri ve iç çatışmalar, ardından bu ilişkinin kamuoyu açısından ancak bir ‘dedikodu’ olarak kalışını izliyoruz filmde. O dönem evli ve çocuk sahibi olan Charles Dickens’ın günümüz popüler starlarından bir farkı yok. Nereye gitse ilgi odağı, nereye gitse etrafında insanlar toplanıyor. Ve-hatırlayalım- Viktorya Çağı için edebiyat eğlence aracı demek!


Merhum Meriç Jurnal’inde Stendhal’den nakille mevzuyu şöyle özetler: "Amour-goût. 18. yüzyıl Fransa’sındaki aşk. Bu tabloda, gölgeler bile gül rengi. Nezaket, zarafet, kibarlık. Hırçınlık yok, fırtına yok, öfke yasak. Yapılacak her şey önceden bilinir. Soğuk ve cici bir minyatür." Ve sonra daha da ağırlaştırır teşhisi: "Dördüncü aşk bir övünme vesilesi. Amour-vanitê. Başkaları için sevilir, gösteriş için sevilir. Erkek, genç ve güzel sevgilisiyle fiyaka satacaktır. Kadın, meşhur bir hergeleye sahip olmanın gururu içindedir. Bu, aşka en az benzeyen aşktır. Hatta çok defa, fiziki bir zevkle de hallenmeyen garip bir fuhuş…"

Fiennes’in Görünmeyen Kadın’ında dönem tasvirleri, kostüm ve aksesuar titizliği hemen göze çarpıyor. Bununla beraber senaryodan kaynaklanan çok iyi kadın karakter derinlikleri mevcut. Özellikle Kristin Scott Thomas çok etkileyici iş çıkarıyor. Ancak aynı olumlu tablo erkek karakterler için geçerli değil. Durum böyle olunca asimetrik bir derinlik film boyunca olumsuz etkisini gösteriyor. Dahası, böylesi filmlerin en büyük handikabı olay örgüsü boşlukları. Ve çok ciddi bir anlatı kipi sıkıntısı taşıyor Görünmeyen Kadın. Baştan sona ‘digetik’ bir tarzda ilerleyen öykü, yaşanan duygusal ilişkinin etkisini seyirciye geçirmekten oldukça uzak kalıyor.



Ne kadar doğru bilemiyorum ama böylesi sentetik ilişkileri izleyip/okudukça dönüp dönüp Cemil Meriç’in Lamia Hanım’a yazdığı mektupları okuma ihtiyacı hissediyorum. Kim bilir, belki bir gün layıkıyla filme çekilir düşüncesiyle…


5 Mayıs 2014 Pazartesi

Yorgun Ajan

Sinema tam da böyle bir şey: Harika bir fikriniz oluyor önce, sonra buna güzel olaylar, iyi karakterler ekliyorsunuz. Kâğıt üzerinde her şey iyi gibi görünürken, iş hikâyeden senaryoya dönmeye başlayınca yavaş yavaş güzelim malzeme heba oluyor.

Hele hele Hollywood’a iş yapıyorsanız, önceden test edilmiş ve netice alınmış her yöntem mecburi istikametiniz oluyor. Eh, bu da ‘klişe’ demek. Ve film yapımcılarının yanlış anladığı en önemli husustur bu klişe meselesi. Zannederler ki izleyici aynı şeyi defalarca seyretmekten sıkılmaz. Aksine belki niye sıkıldığını bile bilmeden klişeler tekrarlandıkça uzaklaştırır seyirciyi.
Luc Besson hem Avrupa sinemasına tarz getiren, hem de Hollywood klişelerini aşmak için yeni pek çok öykü biriktiren bir sinemacıydı. Nikita ve Leon ile sinema tarihinde önemli bir yere oturduktan sonra bu işin ticareti daha tatlı geldi ve seri hâlde proje üretmeye başladı. Hayal kırıklığıyla biten proje sayısı iyi filmlerinden kat be kat fazla şimdi. 30’dan fazla bu şekil; yapımcılığını ve senaristliğini üstlendiği sade suya tirit film var kariyerinde. Besson’un son projesi usta bir aşçının yemek tarifi gibi hazırladığı bir ajan filmi: "3 Days To Kill – Son Üç Gün." Hikâye ilk bakışta hiç de fena değil aslında:

Şiddetli bir gribe duçar olan gizemli ve karizmatik ajan Ethan (Kevin Kostner), ailesini işinin gerektirdiği tehlikelerden korumak isterken, onlarla arasına mesafe koymuştur. Elbette kolay şey değil ajanlık. Sırbistan’da aldığı bir görev sonrası hastalığı nedeniyle 3 ay ömrü kaldığını öğrenen Ethan, Paris’te yaşayan eski eşinin ve kızının yanına dönerek son günlerini kaybettiği yılları telafi ederek aile saadeti ile geçirmeyi planlıyor. Fakat hastalığını sona erdirecek bir tedavi karşılığında Suriye’ye silah satan dünyaca ünlü bir teröristi yakalaması istenince, ailesi ile işi arasında kalıyor ve doğal olarak Paris kan gölüne dönüyor.


Dediğim gibi; kâğıt üzerinde gayet yakışıklı duran bu hikâye, senaryo olarak neredeyse bir felakete dönüştürülmüş. Tuhaf yan öyküler ile destekleyelim derken, saçma sapan ve ölçüsüz, ana omurgadan sapışlar, gereksiz klişeler ile tıka basa doldurulmuş. Film matematiğini çok iyi bilen usta sinemacıların sıklıkla düştüğü bir hata bu.

Bir film kahramanını defolu yapmak, insaniliği ve inandırıcılığı artıran bir husustur şüphesiz. Ancak, yerlerde dakikalarca sürünen, öldü/ölecek, bitti/bitiyor hissiyatını defalarca tekrar etmek izleyicide ‘anladık kardeşim’ hissiyatından başka bir netice vermez/vermiyor.

Filmin küçük çatışması gibi görünen baba/kız gerilimi fikir olarak güzel gibi dursa da filmin akış mekaniğini ve meselenin aksiyon dengesini bozdukça bozuyor. Oysa Son 3 Gün açılış sekansıyla iyi şeyler vadeden bir film.

Yaşlılık sendromu bir bela sinema için. Gençlik dönemlerinde büyük hayranlıkla izlediğimiz nice sanatçı, yaşlandıktan sonra kariyerlerine sırtlarını dayanarak az maymuna dönmüyorlar kimi filmlerde. Kevin Kostner, bu dezavantajı hissettirmediği gibi belki de seyircinin temas kurup yakınlaşabildiği tek karakter olarak yer alıyor filmde. Karakterin yaşına uygunluğunu olumlu anlamda kullanmayı başarıyor, senaryo her ne kadar işi abartsa da oyunuyla bu riski minimize ediyor sanatçı.


Filmin diğer karakterleri ise vasatı aşamayan oyunculuklarıyla Son 3 Gün’ü sıradan bir film yapmaktan çıkaramıyor ne yazık ki!

Film bir ara ahlaki bir duruş sergiler gibi olurken, çok fazla dayanamıyor ve yine ‘Devlet her şeyden önce gelir’ klişesine teslim ediyor kendini. Dibine kadar klişe olan baba/kız kuşak çatışması sahneleri özensiz şekilde eklemlenirken Amerikalı kahramanlardaki dünyayı kurtarma potansiyeli hep hissettiriliyor!

Besson’un senaryolarının en başarısız yönü şüphesiz antagonist, yani kötülerdeki tek boyutluluğu. Neredeyse karikatür boyutunda ele aldığı kötücül karakterler bu filmde de var. Böylesine derinliksiz bir yapıyı şüphesiz yatay düzlemde yapılan hızlı kurgu ile kotarmaya çalışmış yönetmen McG. Montajın baş döndürücülüğü meselenin sığlığını unutturmuyor, insanı yoruyor sadece.


Hasılı kelam, izleyene ‘vakit kaybı’ hissini yaşatan bir film olmuş Son 3 Gün.


2 Mayıs 2014 Cuma

Top oynayan çocuklar

Hayatın uygun adım ritmini bir 'tık' düşürüp fona da hüznü ekleyince top oyunu bile başka bir hale dönüşüyor.

Erzurum hatırası Niyaz Diasamidze ile bambaşka bir tat bıraktı damaklarımızda.