"Kaybettiğimiz insanın haddi hesabı yok. Gümbür gümbür
gidiyorlar. Arkalarından üç gün acınıyoruz, sonra eski tas eski hamam…" Bu
diyalog 1978 yapımı Yavuz Özkan’ın Maden isimli filminde geçiyor.
Hep söylenir; "sanat hayatın aynasıdır, onu
yansıtır" diye. Galiba bu kavram açıklaması ülkemiz için pek geçerli
değil. Zira sanatımıza bakarak ülkemizi tanımak pek mümkün olmadığı gibi,
ülkenin genel tablosu ile üretilen sanat arasında da çok fazla bir ilişki yok.
Bir toplumun acıları, belleklerini vuran yaraları,
edebiyatına, sinemasına, şiirine, resmine yansımıyorsa, sadece sanatsal açıdan
bir fetret devri yaşamakla kalmıyor, mevcut olumsuzlukların da ömrünü uzatıyor.
Tarih yaşanan olayların ve kahramanlarının yekûnundan ibaret. Bir toplumun
sahip olduklarını yaşadıkları belirliyor. Hiç uzak geçmişe gitmeye gerek yok;
sadece Cumhuriyet dönemi yaşananlara bakıldığında üretilen sanat ve edebiyat
eserlerinin toplumsal bellekle çok örtüştüğünü söyleyemeyiz.
Soma Faciası sonrasında ortaya çıkan bireysel öykülere
baktığımızda her birinin başlı başına bir kitap, film konusu olduğunu görmek
akıllara geçmişte yaşanan benzer trajedilerin ne kadarlık kısmının gelecek
nesillere etkileyici şekilde aktarılabildiği sorusunu getirdi. İlk kez
yaşamadık böylesi trajediyi… Sadece bu tür insan kaynaklı trajediler değil,
depremler, darbeler ya da daha büyük toplumsal olaylar hakkında yazılmış,
çizilmiş, çekilmiş doğru dürüst sanat eserimiz yok maalesef.
Anadolu madenciliğinin geçmişi çok eskilere uzanıyor. Sadece
kömür ile değil, onlarca çeşit yer altı zenginliği ile ilgili oluşmuş kadim bir
sektör var. Bu alana özgü devlet kurumu ve özel şirketler mevcut. Ve
madenciliğin kaderi, dünyadaki diğer maden sektöründekilerden çok farklı değil.
Fark; bizim en az yarım asır geriden gidiyor olmamız. Bu nedenle Başbakan’ın
meseleyi açıklarken "fıtrat" ve başka ülkelerin yüz yıl önceki
örneklerine müracaat etmesi normal. Çünkü modern dünyada bu tür acıların
yaşanması çok düşük ihtimaller dâhilinde.
Çekilmiş maden filmi sayımız bir elin parmaklarından bile
az. Hele niteliklisini arıyorsak numunelik bir taneyi bile zar zor buluyoruz.
Girişte bahsini ettiğimiz Yavuz Özkan’ın 1978 yapımı Maden filmi tüm açmaz ve
sığlığına rağmen seyre değen tek sinema filmi örneği maalesef. Film,
ideolojinin klişe ve didaktizmine sıklıkla teslim olmasına rağmen, bugün bile
sıkça söz ettiğimiz temel sorunlara da parmak basmayı başarıyor.
Alabildiğince kötü şartlarda çalışan maden işçilerinin her
cümlesi aforizma, her konuşması devrimcilik manifestosu olan İlyas’ın
hikâyesini anlatıyor Maden. Sendika, küçük burjuva ve sıradan faşizmin
işlendiği anlatıda, küçük insan öyküleri de yer alıyor. Göçük, grev, direniş
kırmak gibi bu sektörün kaderi olan gelişmeler belli bir öyküye monte edilerek
anlatılan Maden, son tahlilde insana dair evrensel bir mesaj vermeyi başarıyor.
Erden Kral’ın yazıp yönettiği –Maden’den çok daha sonra çekmesine rağmen- filmi
‘Yük’ ise derinlik ve estetik olarak meseleyi taşıyabilmekten oldukça uzaktı.
Yılmaz Erdoğan’ın başarılı filmi Kelebeğin Rüyası, etkileyici maden sahnelerine
rağmen, meseleyle doğrudan ilgili bir film değildi.
Dünyada benzer örneklere baktığımızda gerek edebiyat
alanında, gerek sinemada pek çok başyapıt görmek mümkün. Elbette bunların en
önde geleni Emile Zola’nın meşhur Germinal’i. Roman 1993 yılında Cloude Berri
tarafından filme de çekilmişti. Zola’nın romanı yazdığı tarih, Başbakan’ın
örnekler verdiği yıllara yakın aslında: 1860…
Son derece gerçekçi bir dönemi anlatan roman, sinemaya
görkeminden bir şey yitirmeden uyarlanabilmişti. Bunda elbette yönetmen kadar,
oyuncular, Gérard Depardieu, Miou-Miou ve Renaud gibi isimlerin de katkısı
büyüktü.
Keza aynı cümleden, Bils Morrison’un ‘The Miners’ Hymns’
benzer sorunları ele alan bir filmdi. Country müziğin en ünlü isimlerinden
Loretta Lynn’in hayatını beyazperdeye taşıyan biyografik film "Coal
Miner’s Daughter" ise bir maden filminden ziyade müzikaldi. 2005 yapımı
bir başyapıt olan, Kief Davidson, Richard Ladkani ikilisinin çektiği belgesel
sinema tarihinde oldukça özel bir yere sahiptir. Kamera günde 2 buçuk dolara
çalışan iki küçük yaştaki işçinin peşinde dolaşarak, acımasız çarkı bir çivi
gibi çakıyordu sinelere.
Elbette başta yasımızı tutup, yaşayıp gözyaşı dökeceğiz. Ama
aynı acıları tekrar yaşamamak için sanatın bir şekilde elini taşın altına
sokması gerekiyor.






-large-picture.png)



