21 Ocak 2013 Pazartesi

Oscar’ın belgeselleri


Film yarışmalarında bazı dallar vardır, çok fazla dikkat edilmez. Popüler değildir zira. Belgesel türü de bunlardan biri ne yazık ki. Ancak işin değerini bilenler, Akademi Ödülleri’ni özellikle de kısa ve belgesel türündeki adayları için beklerler. Zira, ‘celebrity’ sentetikliği yoktur bu alanlarda. Emek ve gerçek vardır. Bir de ağır politik entrikalar. Bu seneki Oscar Belgesel adayları bu anlamda tam bir örnek liste oluşturuyor. Epey renkli aday tablosunda en dikkat çeken filmlerden biri, İsrail’in MİT’i sayılan Shin Bet’in katı propagandasını yapan The Gatekeepers. İsminden de aşağı yukarı anlaşılıyor ne olduğu. Bir diğeri ise, geçtiğimiz çağın ‘bela’sı olarak kabul edilen AIDS vakasının başına giderek, mücadelesini anlatan How to Survive a Plague… Bir de trajik bir insan öyküsü var adaylar arasında: Searching for Sugar Man. Asıl adı Sixto Diaz Rodrigez olan ve 70’lerin başında iki albüm çıkaran müzisyenin intihara gidiş hikayesini fondaki toplumsal gelişmelerle veriyor belgesel. Ancak biz bu hafta iki önemli başka belgeseli inceleyeceğiz.


Kirby Dick ismi kamuoyumuza biraz yabancıdır. 1986 yılında bir Amerikan belgesel dizisinde yaptığı tek bölümlük yönetmenlik neticesinde işin tadını almış ve hayat felsefesi olan ‘şiddet karşıtlığı’ ile bunu birleştirip, birbirinden fena işlere imza atmış bir sinemacı. Denebilir ki, ahir ömrünü Amerika’daki ‘cinsel istismar’ ve ‘şiddet’ üzerine vakfetmiş bir inatçı adamdır Kirby Dick. Bu inatçılığı ona 2004 yılında Twist of Faith isimli filmiyle Oscar adaylığı getirmişti.

Bu yılki Oscar’larda ise çok daha sert bir belgesel ile yine aday listesinde: The Invisible War. İsminde de anlaşılacağı üzere, Amerikan ordusundaki üzeri örtülmeye çalışılan rezillikleri ele alıyor Dick. Dolayısıyla izlenmesi zor olduğu kadar rahatsız edici de. Bu zorluk ve rahatsız edicilik sadece içerikten kaynaklanmıyor, bir belgesele göre kat be kat fazla röportaj var Görünmez Savaş’ta.

Tüm cesaretlerini toplayıp açık kimlikleriyle kamera karşısına geçen kadınıyla erkeğiyle kurbanlar yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla aktarıyor seyirciye. Dünyaya kan kusturan modern ordunun halısını kaldırıyor ve altındakileri gösteriveriyor.


Film, kadın askerlerin ABD ordusuna ilk kez kabul edilişlerinin açıklandığı dönemden görüntülerle başlıyor belgesel. Geçmişte yaşanmış tacizler ve kapanmış davalar ile beraber hala devam eden davalara ve verilen mücadelelere şahit oluyoruz.
Searching for Sugar Man
Çarpıcı rakamlar da var filmde. Belgesel, ABD ordusunun kuruluşundan bu yana 500.000 taciz vakası olduğunun tahmin edildiğinin fakat bunlardan yalnızca 3230'unun kurbanlar tarafından bildirildiğinin altını çiziyor. Tecavüzcülerin %15'inin orduya girmeden önce tecavüz suçuyla yargılandığını, bunun ise normal popülasyondaki tecavüzcü oranının iki katına tekabül ettiğini öğreniyoruz.

En çarpıcı bölüm ise, bütün bu melanetin üzerinin örtülmesinin neredeyse kurumsal bir reflekse dönüştüğüne şahit olmak.  Tüm bu taciz ve tecavüz vakalarının üstlerinin nasıl örtüldüğünün, ordunun kendi saygınlığını ve üst düzey elemanlarını korumak için nasıl şekilden şekle büründüğünün, hatta ve hatta bürünmek zorunda kalmayıp hiçbir açıklama yapmadan olaylardan nasıl sıyrılabilme hakkının olduğunun açıklandığı bir belgesel The Invisible War.

Yetmiyor, çuvala sığmayan mızrak ordu dışına taşıyor ve siyaset heç de sıkılmadan, bir üst yorgan örüyor bu rezilliklere, sıkı sıkıya kapatıyor her şeyi.

Hiç de yabancı değil gibi…

Sundance Film Festivali'nde gösterilip seyirci ödülünü kucakladıktan sonra gündeme bomba gibi düşmüştü The Invisible War.


Bir ‘Direniş’ belgeseli 5 Broken Cameras – 5 Kırık kamera. Batı Şeria’nın küçük bir köyünde yaşayan Emad Burnat’ın dördüncü çocuğunun doğumuyla açılıyor. Aslında hiç de yabancı olmadığımız bir gerçek hikaye bu; İsrail askerlerinin işgal ve Filistinli köylüleri bezdirme taktikleri.

Gecenin bir vakti kapılar hır ve hızla vurulup, insanlar evlerinden atılmak isteniyor, gerekçe malum; buralar İsrail toprağı! Direniyor köylüler elbette. Silaha karşı öfke ve kararlılığın, hayata karşı ölümün duruşu bu. Büyük siyasi sinsilikler, asimilasyon ve soykırım politikalarının uygulanışının örneklerini izliyoruz sonra.

Gaz bombaları, gece baskınları, gözaltılar, işkenceler, yaralanma ve katledilmeler… Buna karşı duran muazzam bir sivil direniş ve akan hayat. Belgesel inceden bir olumlu İsrail örneğiyle, tersten vurur gibi görünse de, her şey gerçek.


Filistin köyüne, direnişe destek için gelenleri görüyoruz belgeselde. Bunların arasında bizzat İsrailliler de var. Ve bu direniş esnasında bir İsrailli öldürülüyor, ailesinin aldığı yüksek tazminatı görüyoruz. Bunun kontrastı olarak, katledilen bir Filistinlinin geride bıraktığı perişan ve yoksul aile…

Katıldığı pek çok festivalde övgü alan, işgal altındaki hayatları doğrudan perdeye yansıtan belgeselin yürüyüşü devam ediyor ve Filistin hala direniyor!