11 Mart 2013 Pazartesi

Eve Dönüş: Issızlığın ortasında



En az sinema sektörü kadar, insanımız da yeterince hazır olmadığı için, tarihe, özellikle yakın tarihimize ait film konusunda epey şansız bir ülkeyiz. Teknoloji, bu işe girişecek gözü pek yapımcılar ve izleyicinin de, artık her türlü yüzleşmeye nispeten hazır olması, tarihi filmler konusunda büyük adımlar atılmasını sağladı. Son iki yıldır bu anlamda epey zengin bir liste var elimizde.

Şüphesiz bu durum, filmlerin kalitesi konusunda belli bir garanti içermiyor. Öyle olmasını da kimse beklememeli zaten. Başka türlerde olduğu gibi, tarihi filmlerde de iyi/kötü örnekler olacaktır. Fakat üzülerek ifade etmek gerekiyor ki, tarihsel filmler açısından, manzara çok iç açıcı değil.

Kastettiğim filmler elbette gerçek tarihe dayanan örnekler için. Yoksa fantastik tarihi filmler açısından Türk sineması geçmişin de gerisinde, diyebiliriz.

Eve Dönüş-Sarıkamış 1915, gösterime giren son örneklerden biri. Film, ismi ve afişiyle tarihsel bir trajedinin hikayesi gibi görünüyor.

Zorlu şartlarda film çekmek cesaret işi, hele ki bu film tarihsel bir gerçekliğe dayanıyorsa. 
Toplumların belleklerinde yer etmiş kolektif acıları vardır. Bu ortak acılar, sinema için oldukça cazip malzeme sunarlar. Açıkçası Eve Dönüş filmi,  ismi, afişi ve fragmanıyla böylesi bir beklenti oluşturuyor. Ancak tam olarak bu beklentiye karşılık gelen bir film değil Eve Dönüş-Sarıkamış 1915. Hatta bir adım ileri giderek, filmde Sarıkamış olayının olmadığını bile söylemek mümkün. Belki, etkileri ve sonuçlarına dair minimal tablolar var, diyebiliriz.

İnsan öyküsü üzerinden tarihe bakmak şüphesiz güzel bir tercih. Meseleyi kuru bir yakın tarih perspektifi ve bol hamasetle anlatma kolaycılığı varken, zor olana soyunmak demek. Ancak gerek metinden, gerekse çekimden kaynaklanan kusurları da yok değil filmin.

Hikaye şöyle: Doğu Anadolu Bölgesi Ocak 1915 tarihiyle artık hiç kimseye ait olmayan, belirsizliğin ve karmaşanın hüküm sürdüğü bir yere dönüşmüşken, ne Rusların, ne de Osmanlı’nın tam olarak sahip olamadığı, yönetim ve otoriteden yoksun bu bölgede kaderlerine terk edilen insanlar, kendilerini daha önce karşılaşmadıkları bir hayatta kalma mücadelesi içinde bulmuşlardır.

Filmin harici çekimlerdeki görselliği, özellikle genel planlarda şaşırtıcı derecede başarısız. 
Bakü’de görevli Hariciye Nazırlığı Kalem Müdürü’nün eşi Gül Hanım ve kızı Nihan, onlara Erzurum yolunda eşlik eden Hariciye Nazırlığı mensubu Saci Efendi, zorlu ve sert kış koşullarının hakim olduğu bu kimsesiz topraklarda yol alırken savaşın ortasında kalmış, harabeye dönmüş ve terk edilmiş bir köye ulaşırlar. Issızlığın ortasında ki bu köyde geçirdikleri ilk akşamlarında yalnız olmadıklarını öğrenirler. Bir yandan eve dönmenin çarelerini ararken, diğer yandan karşılaştıkları bu insanlarla önce gizli, ardından aleni bir mücadeleye girişirler.

Dört satırlık epigrafla meselenin tarihsel yönünü çözerek giriyor filme. Şüphesiz bu en bilinen ve işleyen bir tercih. Ancak Eve Dönüş, esas sıkıntıyı filmin ilk bölümünde barındırıyor. Kahramanlar ve hikayeleriyle ilgili oldukça cimri davranarak seyirci ile aralarına küçümsenmeyecek bir mesafe koyuyor. Bu, 'Neredeyse hiç bir şey anlatmamak' durumu giderek bir sarmala dönüşürken, hikayeye yeni karakterlerin girmesiyle yapısal olarak nispeten kırılmaya çalışılırken de, bu kez klişeler ve senaryo zaafları devreye giriyor.

Filmin (ilk bölümünün) en ciddi eksikliği merak duygusunu oluşturamaması. 80 dakika boyunca izleyiciye 'acaba ne olacak?' sorusu sordurulmuyor, o dakikadan sonra da makas  değiştiriyor film. Amerikan korku-gerilim güzergahına giriyor.

Özellikle mekanlarda ve dahili dekor, aksesuarlardaki emek gözden kaçmıyor. 
Öyküye ortasından sonra dahil olan iki asker (Sami ve Mahmut) filmi ait olduğu alana, dramaya çekerken, bu kez his ve tipleme klişesi zarar vermeye başlıyor filme. Yüzü gözü kapalı, ürkütücü asker Mahmut, senaryo karaktere anlamak için yaklaşmadığından dolayı, tipik bir Hollywood canavarına dönüştürülüyor adeta. Keza Serdar Orçin'in olağanüstü yorumuyla filme tahammül soluğu getiren Sami'nin öyküsünü son derece mantıksız şekilde neredeyse final sekansında görüyoruz. Ve son derece zorlu bir mekanda, kırık ayağıyla bıraktığımız Saci Bey'in akıbetiyle ilgilenmiyor senaryo. Olmayan bir yan öykü, öylesine tamamlanmadan kalıyor filmde. 

Uğur Polat'ın oyunu ve karakterin gizemiyle nispeten belirli bir tolerans payıyla takip ettiğimiz Saci Efendi karakterinin bırakınız öyküsü, neden orada olduğu faslı dahi net olarak belli olmazken, hikayedeki mekanik sıkıntılar, Saci Bey/Gül hanım/Nihan ilişkisini de sarih bir şekilde perdeye yansıtamıyor.

Serdar Orçin, filme dahil olduktan sonra hikayeyi sırtlıyor. 
Zeynep ve Ali'nin hikayesi ise daha büyük bir muamma. Oysa, zor şartlarda bir arada bulunmak durumunda kalmış, toplumun değişik katmanından 8 farklı karakterin iç dünyaları ve birbirleriyle olan ilişkileri gibi, son derece bakir bir alan açıyor film.

Eve Dönüş, aynı mekana sıkışmış sınıf farklılığı olan insanlar arasındaki çatışmayı temel kavramlar üzerinden yürütmek yerine, aniden korku-gerilim dozunu yükseltmeye başlıyor. Karakterlerin neredeyse hiçbirini derinleştirmiyor. Hikaye, savrulduğu bu yeni kulvarda daha önce denenmiş pek çok stilizasyondan da nasibini alıyor doğal olarak. Açlık, insan eti yeme, çetin tabiat şartlarıyla klişe bir 'Survival-Hayatta kalma' meselesine dönüşüyor. Film, tam da bu anlarda Sarıkamış ile olan tüm bağlarını koparıp, tanıdık bir tür filminin kolaycılıklarına sığınıyor.

Filmin senaryosundaki kararsızlık bir noktadan sonra yoruyor. Ana karakteri karların ortasında bırakıp tekrar dönmüyoruz mesela! 
Filme antogonist perspektifle yaklaşıldığında şöyle bir durum var: Başta zor tabiat şartlarına karşı verilen mücadele, filmin ortasından sonra, iki askerin 'kötü'nün yanına yerleşmesiyle değişmeye başlıyor. Senaryo (dolayısıyla yönetmen) burada tercihini Hollywood klişelerinden yana yapmasa, insanların hangi şartlarda neye dönüşeceğine dair bir yöntem tercih etse, çok daha etkili olacakken, kötücüllüğü hazır şekilde sunuyor seyirciye. Finale doğru, bu algıyı kırmaya çabalaması da, açıkçası çok işe yaramıyor. Sami'nin epey geç şekilde gelen hikayesi anlatılanları ve etkisini değiştirmeye yetmiyor ne yazık ki!

Filmin görüntü yönetimi enteresan. Genel plan dış çekimlerde gözle görülür bir kalite sorunu var. Belki yanlış lens tercihi, belki mekan zorluğundan kaynaklanıyor bilmiyorum ama Eve Dönüş, muhteşem tabiat görüntülerini aynı etkileyicilikte perdeye yansıtmakta yetersiz kalıyor. Açıkçası, yönetmenin bir fotoğrafçı olduğunu öğrendiğimde daha çok şaşırttı beni bu durum. Bunun tam tersi olarak iç çekimlerde çok ciddi bir kalite ve başarı var. Yönetmenin ilk filmi olmasına rağmen, hassaten ilk yarıda anlatımı şahsen çok beğendim.

Bununla beraber kostüm ve mekan tasarımları da etkileyici filmin. Harap olmuş köy, mezbeleliğe dönüşmüş viraneler, giysiler.... Hepsi kusursuz. Makyaj da öyle... Film ilerledikçe şartlardan etkilenen bedenler, tahriş olan yüzlerin kademeli perişanlığı kusursuz. İki askerin tüm klişe tiplendirilmelerine rağmen, makyajları çok inandırıcı.

Her şeye rağmen ucuz hamasetten uzak, neyi, nasıl anlatacağını bilen, bir ilk film için başarılı sayılabilecek bir film Eve Dönüş. 

Mutlu aşk yok mudur?

Rhiannon Evans, Güney Gallerli ve klasik animsyonda usta bir isim. Ancak onu farklı kılan şey, geleneksel animasyonu ısrarla sürdürmesi değil, hikayelerindeki iflah olmaz mutluluk faktörü. İyi kalpli, küçük hikayelerin yönetmeni olan Evans, hayata ve insana bakışında neredeyse hiç negatif unsur bulundurmuyor.

İzleyeceğiniz animasyon onun lisans projesi ve pek çok ödül kazandı. Aynı zamanda eli kalem tutan bir yazar da olan Rhiannon Evans, animasyon sineması için umut veren bir sanatçı.



Bu da kamera arkası




Bonus olarak da şirin bir çok kısa filmi: