Sinema tam da böyle bir şey: Harika bir fikriniz oluyor
önce, sonra buna güzel olaylar, iyi karakterler ekliyorsunuz. Kâğıt üzerinde
her şey iyi gibi görünürken, iş hikâyeden senaryoya dönmeye başlayınca yavaş
yavaş güzelim malzeme heba oluyor.
Hele hele Hollywood’a iş yapıyorsanız, önceden test edilmiş ve
netice alınmış her yöntem mecburi istikametiniz oluyor. Eh, bu da ‘klişe’
demek. Ve film yapımcılarının yanlış anladığı en önemli husustur bu klişe
meselesi. Zannederler ki izleyici aynı şeyi defalarca seyretmekten sıkılmaz.
Aksine belki niye sıkıldığını bile bilmeden klişeler tekrarlandıkça
uzaklaştırır seyirciyi.
Luc Besson hem Avrupa sinemasına tarz getiren, hem de
Hollywood klişelerini aşmak için yeni pek çok öykü biriktiren bir sinemacıydı.
Nikita ve Leon ile sinema tarihinde önemli bir yere oturduktan sonra bu işin
ticareti daha tatlı geldi ve seri hâlde proje üretmeye başladı. Hayal
kırıklığıyla biten proje sayısı iyi filmlerinden kat be kat fazla şimdi. 30’dan
fazla bu şekil; yapımcılığını ve senaristliğini üstlendiği sade suya tirit film
var kariyerinde. Besson’un son projesi usta bir aşçının yemek tarifi gibi
hazırladığı bir ajan filmi: "3 Days To Kill – Son Üç Gün." Hikâye ilk
bakışta hiç de fena değil aslında:
Şiddetli bir gribe duçar olan gizemli ve karizmatik ajan
Ethan (Kevin Kostner), ailesini işinin gerektirdiği tehlikelerden korumak
isterken, onlarla arasına mesafe koymuştur. Elbette kolay şey değil ajanlık.
Sırbistan’da aldığı bir görev sonrası hastalığı nedeniyle 3 ay ömrü kaldığını
öğrenen Ethan, Paris’te yaşayan eski eşinin ve kızının yanına dönerek son
günlerini kaybettiği yılları telafi ederek aile saadeti ile geçirmeyi
planlıyor. Fakat hastalığını sona erdirecek bir tedavi karşılığında Suriye’ye
silah satan dünyaca ünlü bir teröristi yakalaması istenince, ailesi ile işi
arasında kalıyor ve doğal olarak Paris kan gölüne dönüyor.
Dediğim gibi; kâğıt üzerinde gayet yakışıklı duran bu
hikâye, senaryo olarak neredeyse bir felakete dönüştürülmüş. Tuhaf yan öyküler
ile destekleyelim derken, saçma sapan ve ölçüsüz, ana omurgadan sapışlar,
gereksiz klişeler ile tıka basa doldurulmuş. Film matematiğini çok iyi bilen
usta sinemacıların sıklıkla düştüğü bir hata bu.
Bir film kahramanını defolu yapmak, insaniliği ve
inandırıcılığı artıran bir husustur şüphesiz. Ancak, yerlerde dakikalarca
sürünen, öldü/ölecek, bitti/bitiyor hissiyatını defalarca tekrar etmek
izleyicide ‘anladık kardeşim’ hissiyatından başka bir netice vermez/vermiyor.
Filmin küçük çatışması gibi görünen baba/kız gerilimi fikir
olarak güzel gibi dursa da filmin akış mekaniğini ve meselenin aksiyon
dengesini bozdukça bozuyor. Oysa Son 3 Gün açılış sekansıyla iyi şeyler vadeden
bir film.
Yaşlılık sendromu bir bela sinema için. Gençlik dönemlerinde
büyük hayranlıkla izlediğimiz nice sanatçı, yaşlandıktan sonra kariyerlerine
sırtlarını dayanarak az maymuna dönmüyorlar kimi filmlerde. Kevin Kostner, bu
dezavantajı hissettirmediği gibi belki de seyircinin temas kurup
yakınlaşabildiği tek karakter olarak yer alıyor filmde. Karakterin yaşına
uygunluğunu olumlu anlamda kullanmayı başarıyor, senaryo her ne kadar işi
abartsa da oyunuyla bu riski minimize ediyor sanatçı.
Filmin diğer karakterleri ise vasatı aşamayan
oyunculuklarıyla Son 3 Gün’ü sıradan bir film yapmaktan çıkaramıyor ne yazık
ki!
Film bir ara ahlaki bir duruş sergiler gibi olurken, çok
fazla dayanamıyor ve yine ‘Devlet her şeyden önce gelir’ klişesine teslim
ediyor kendini. Dibine kadar klişe olan baba/kız kuşak çatışması sahneleri
özensiz şekilde eklemlenirken Amerikalı kahramanlardaki dünyayı kurtarma
potansiyeli hep hissettiriliyor!
Besson’un senaryolarının en başarısız yönü şüphesiz
antagonist, yani kötülerdeki tek boyutluluğu. Neredeyse karikatür boyutunda ele
aldığı kötücül karakterler bu filmde de var. Böylesine derinliksiz bir yapıyı
şüphesiz yatay düzlemde yapılan hızlı kurgu ile kotarmaya çalışmış yönetmen
McG. Montajın baş döndürücülüğü meselenin sığlığını unutturmuyor, insanı
yoruyor sadece.
Hasılı kelam, izleyene ‘vakit kaybı’ hissini yaşatan bir
film olmuş Son 3 Gün.


