13 Mayıs 2011 Cuma

Kişisel menkıbe (3) : Ölmeden mezara koydular beni


Bir zamanların iki araba yan yana geçemeyen yollarının yerini şimdi 8 şeritli yollar almış. 
Sanırım millet olarak genimizde var, kamusal alanda olup biteni izlemeye bayılıyoruz. Bu bizim gözlemci mi, röntgenci mi bir millet olduğumuzu gösterir bilmiyorum ama kavgayı, trafik kazasını, her türlü çalışmayı ve çatışmayı izlemekten çok zevk alan bir millet olduğumuzu söyleyebilirim.  

Küçük bir trafik kazasından hemen sonra, yolun karşılıklı olarak her iki şeridinin de tıkandığını fark ederek haklılığımı görebilirsiniz. Kazanın yapıldığı yön ve şerit, kaza yapmış araçlardan dolayı duru lakin diğer şeritler de, ‘neler olmuş böyle’ diye bakan meraklılardan dolayı durma noktasına gelir.

 İnşaat temel atma kazılarını bile elimizde çekirdek çitleyerek izlemeyi sosyal bir eylem olarak gören milletin ahfadıyız.

Birazdan anlatacaklarımın tamamı hatıralarımdır ama hepsini ben hatırlamıyorum maalesef ya da hatırlamıyordum. Çevremdekilerin ‘şöyle oldu, böyle oldu’ demesiyle tamamlanmış hayat kareleri olduğunu hatırlatayım.

Yaşım 5 ya da birkaç ay daha fazla. Benden bir yaş büyükler (ağabeyim ve teyzem) okula yazılırken, beni de almaları yönünde tehdit ettiğim okul müdürü, elimdeki taşı görünce durumun ciddiyetini anlamış ve küçük bir mantık testinden sonra, ‘tamam kaydını yapalım’ demiş. Dümen tabi ama ben henüz bunu fark edemiyorum. Okulların açılmasına kısa bir süre var.

Olayları anlatmadan önce size biraz yollardan ve insanlardan bahsedeyim.

Yollar ile kentler arasında gizemli bir ilişki olduğuna inananlardanım. Ve doğal olarak bu kentte oturan insanların kaderi arasında. Bu durumu bir köşe yazısında 6-7 yıl önce kadar (Hadi tam tarih vereyim: 9 Aralık 2004) izah etmeyi denemiştim. O yazıda da vurguladığım gibi; Bazı şehirler vardır garip, hikmeti derinlerde gizli kadere sahiptir. Girişi bir dünya, çıkışı başka bir dünyadır şehrin. Geldiğinizde bir tuhaf olursunuz, ayrılırken bir başka tuhaf.

Bazı yollar vardır enteresan. Geçtikleri yerlerde iz bırakırlar, kültür oluştururlar, mekanların, insanların kaderlerini etkilerler. Her o yoldan gidişinizde hayretler içinde bakarsınız etrafa. Aslında gidenin yol değil, siz olduğunuzu anlarken bir yandan, geride bıraktığınız her santimde yolun insanla olan o girift etkileşimine de şahit olursunuz.

Bazı şehirler ile bazı yolların kaderi ezelden beri kesişir. Kimi zaman enine, kimi zaman dikine böler yollar şehirleri. Kaderin garip tecellisi ki, doğduğum kent de, doyduğum kent de yollar ile böylesi gizemli bir ilişkiye sahiptir.
İpekyol denen uluslar arası bir yol Şanlıurfa’yı enine olarak ikiye böler. Ve kentin kaderini bu yol belirlemiştir adeta. Tıpkı E-5’in kaderini belirlediği İstanbul gibi.

İşte bu yolun 1970’li yıllardaki durumu: Gidiş/geliş daracık bir yol. Bugün her biri ikişer şeritten teşekkül eden ana ve yan yol olmak üzere toplam 8 şeritli olan o yolun kaderim üzerinde enteresan bir etkisi vardır.

Bahsini ettiğim yol aynı zamanda transit bir otoyoldur. Dolayısıyla yıllar boyu yabancı plakalı kamyonların geçişini izledi o bölgenin çocukları. Yaşları biraz kemale erenler, ellerine birer taş alıp, diğer ellerini dudaklarına götürüp, ‘sigara’ işareti yaparak, ‘Sigara vermezsen taşlarım kamyonunu’ tehdidiyle post-modern Deli Dumrul’luk oynardı vaktiyle.

Bir ayrıntı da ünlü lastik markası Michelin’in maskotu olan kat kat tuhaf adam maketini ‘put’ sayıp sigara versin vermesin taşlanmasıydı. Eh, İbrahim Peygamber’in memleketi put konusunda biraz hassastı tabi ama bunu bilemezdi gariban TIR şoförleri!

Put kırıcılık kültürüne işlemiş bir memlekette, üzerinde bu tür maskotlar olan kamyonla geçersen, pek hoş karşılanmazsın tabi!
Dediğim gibi 1970’li yılların başı. E-24 Karayolu üzerindeki trafiği taşıyamıyor artık. Karayolları yolu genişletmeye karar vermiş ve kocaman dozerler, kepçeler, kamyonlar harıl harıl yol genişletme çalışması yapıyorlar. Yapım sırası bizim semtin hizasına gelince tüm mahalleli için eğlence çıkmış oldu. Sabahın erken saatinden gün batana kadar mahalleli düzensiz kafilelerle kazı ve yol yapım çalışmalarını izlemek üzere şantiye bölgesine gidiyor.

Hangi akla hizmet bilmiyorum, içinde bulunduğum gurubun en küçük veledi olarak o gün kontrolsüz olmak gibi bir ruh haline girmişim. Yanımda teyzelerimin tüm ikazlarına, bağırmalarına rağmen hiçbir şeyi umursamıyor, koca koca inşaat makinelerinin arasında tur atıyorum adeta.

Ve derken kimin ortaya attığı belli olmayan bir iddia: En çok kim yaklaşacak şu sarı kepçeli iş makinesine?

Ben, bacaksız Timur’un huzuruna çıkan Nasreddin hoca misali en önde, arkamda iddiayı aklıma sokanlar koca kepçeye doğru yaklaşıyoruz. İş makinesine yaklaştıkça bir ejderhaya benzeyen egzozundan kulak parçalayan gürültü çıkıyor homurtuyla karışık.

Ve palet sesleri…

Görüntü büyüdükçe kafiledeki çocuk sayısı azalıyor ve kala kala iki kişi kalıyoruz. O kadar küçüğüz ki, iş makinesi kullananlar, kamyon şoförleri varlığımızdan haberdar bile değil!

Ben nasıl bir hisle yaptım bilemiyorum ama bir anda, ‘Hadi bakalım kim elini paletlere vurabilecek?’ gibi saçma bir iddiayı atıyorum ortaya. Bir de bakıyorum ki, hepi topu iki kişiyiz kazı alanında. Yolun kenarında orta boyutta bir uçurum oluşmuş aslında ve kepçe kamyonların getirdiği hafriyatı uçurumdan aşağı doğru yuvarlıyor.

Birden tepemdeki güneşin solduğunu hissediyorum. Toprak kokusuna serin bir gölgelik karışıyor. Başımı kaldırdığımda güneşin kocaman metal kepçe ile kapatıldığını görüyorum ve gördüğüm an kepçe taşıdığı tüm toprağı tepemize bırakıyor. Çocuk bağırışları devasa iş makine seslerinin arasında sinek vızıltısından bile minik.

Ben yapay uçurumdan en aşağıya yuvarlanıyorum, yanımdaki kişi şanslı (çünkü en az üç metre gerimden geliyor) toprağın bir metre filan altında kalıyor.
Bizi izleyen çocuklar korkudan çil yavrusu gibi dağılıyorlar. İş makinesini kullanan operatörler olup bitenden bihaber. Habire toprak döküyorlar üzerime.
Olayın bundan sonrası başkasından nakil tabii…

Çocuklar artık nasıl bir suçluluk psikozuna büründülerse valide hanımın dikkatini çekiyor ve sıkıştırıyor olay yeri kahramanlarını. ‘Toprağın altında kaldılar’ cevabını alınca fenalaşıyor annem. Derken başka çocukların başka anneleri durumdan haberdar oluyor. Herkes koşarak geliyor ama aradan saatler geçmiş durumda.

Bütün iş makineleri durduruluyor, herkes kenara alınıyor. Korkuyla titreyen çocukların şahitliğinde nereye gömülü olduğumuz soruşturuluyor.

Urfa'nın İpekyol'un güneyinde kalan kısmı. İyi ki geri kalmış, tarih kokuyor!

Artık talih mi deriz, şans mı yoksa yiyecek ekmeğimiz, içecek suyumuz mu varmış, bilemiyorum ama en büyük avantajımız üzerimize atılan hafriyat toprağının bol taşlı oluşu. İri taşlar bol bol hava odacıkları barındırıyorlar. Kum gibi değil anlayacağınız.

Toprağın altında iki beden var, iş makinesi ile acele kazmak büyük risk zira kocaman metal tırnaklar bedenimizi parçalayabilir. Kazma bile riskli. Belki kürek, o da çok ihtiyatlı olarak kullanılacak!

Şantiye şefinin emri böyle. Ve şantiye alanı o güne kadar görülmemiş bir panayıra dönüşüyor.

‘N’olmuş N’olmuş???’

‘Çocuklar altta kalmış!!!’

‘Vışşş, kaç gündür??’

‘Bilmiyorum ben de yeni geldim.’

Hani ben toprağın altında değil de üstünde olmuş olsam eminim Hüseyin Rahmi üstadı sollayıp Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç’dan çok daha fena bir komedi kaleme alabilirmişim!

Hava kararmak üzere ve normal olarak önce arkadaşıma ulaşılıyor. 

Alkışlayanlar, ayılıp bayılanlar, seyyar satıcılar, ‘buz gibi soğuk sudan içen’ciler tekmili hayretle izliyor gelişmeleri.

Bizim oralarda bu tip olaylarda nedense önce hastaneye, ambulansa haber verilmez. (Verilse bir işe yarar mı bilemem tabi) En fazla polis çağrılır olay mahalline. Dolayısıyla öyle sağlık ekibi, ambulans filan hayal etmeyin boşuna. Ortamdaki aniden biten seyyar satıcı sayısı devlet hastanesindeki hemşire sayısından bile fazla.

Hava kararıyor ve ikindi ezanından sonra, akşam ezanı da üzerimi örten toprağa okunmuş oluyor. El fenerleri, gaz lambaları, araba farları… Hepsi benim için, tam bir çocuk yıldız durumu!

Önce onlarca, sonra yüze yakın insan toprağı eşeliyor, birçoğu minik bedenimin birkaç metre üzerinde tabi…

Saati kesin olarak öğrenemedim ama muhtemelen yatsıya doğru buluyorlar beni. Baygınım tabi, günler, aylar, yıllar sonra bile zihnimi tüm zorlayıp sıkıştırmalara rağmen en fazla, kepçenin üzerime toprağı boca ettiği anı hatırlayabiliyorum, gerisi yok, kayıp!

Topraktan beni çıkardıklarını da hatırlamıyorum. Benim durum arkadaşımınkinden kötü. Çünkü saatlerce toprağın altında kalmaya ek olarak bir de, tam gözlerim faltaşı gibi açık yukarı bakarken üzerime döküldüğü için gözlerim toprakla dolmuş.

Yuttuklarımı saymıyorum.

Kendime geldiğimde ya iki ya da üç gün geçmişti olayın üzerinden. Gözlerime şehirdeki tüm göz merhemlerini sıkmışlardı sanki! Acayip ağrı veriyor ve batıyordu.

Yer yatağında en az bir hafta yattığımı hatırlıyorum.

Sonra işaret parmağının son eklemi kırıldığı için parmağı ‘L’ harfi gibi duran göz doktorunun gözümün içinde ‘kıtır kıtır’ bir şeyler temizlediğini de unutmam mümkün değil.

Gözlerim öylesine sulanıyor ki, neredeyse kuru anı yok. Sulu gözlülüğümün zirvesini yaşıyorum.  Aradan günler, haftalar geçiyor, gözlerimde pek ilerleme yok. Bulanık görüyorum dünyayı ve sürekli sulanıyor gözlerim.
Ama kulaklarım sağlam.

Anne babamın ‘Buna da şükür, yaşıyor ya en azından’ cümleleriyle birbirlerini teselli ettiklerini duyabiliyorum!

Aylar, epey bir zaman, gözümün içinde hala toprak varmış gibi batma hissederek geçiriyorum bir ya da iki yılı.

Ve ailemin yaşayacağı en büyük felaketi yaşıyoruz. Babamın sahip olduğu otobüs kaza yapıyor ve babam ilk birkaç ayı yoğun bakımda olmak üzere epey hastanede kalıyor. Konya, denilince içim kanar bu yüzden. Otobüs Ilgın’da feci bir kaza yapıyor. Ayrıntıları belki başka bir vesile ile paylaşırım.

Ve babam aylar sonra eve yaralı, pansumanlı bir şekilde geliyor.

Seveni çok ve her Türk insanı hasta ziyaretine kolonya ile gitmek gibi bir alışkanlığa sahiptir. Babamın hasta yatağı başta olmak üzere ev kolonya dükkanı gibi.

Renk renk, cins cins, model model kolonyalar.

Herkes babama üzülüyor ama benim gözler her zaman sulu zaten, ayrıca ağlamama gerek yok!

Tam rakamı versem yanlış olur ama o dönemin teknolojik şartlarına göre göz numaram acayip büyük. Nereden biliyorum?

L parmaklı göz doktorunun test amacıyla gözüme koyduğu cam, kola şişesinin dibi gibi çünkü!

Gözlük takacağım, Allah bilir kaç numara?

6 mı, 7 mi, emin değilim!

Gözlerim her zaman sulu dedim ya, ayrıca kızarık da… Ovmaktan ve silmekten… Kızarık gözlerle vampir gibi geziniyorum ortalıkta.

Babam kısa sürede toparlıyor kendini. Artık yatakta oturabiliyor, herkesle sohbet edip, şakalaşabiliyor.

Şükür ki ne şükür!

Derken bir gün benimle şakalaşacağı tutuyor… Hemen yanı başında duran plastik kolonya şişesini alıyor, kapağını açıp şişeyi sıkmaya başlıyor. Kolonya ışın tabancasından çıkan lazer gibi ince ve sert şekilde beni takip ediyor. Ben de kahkaha atıyorum, hoşuma gitme belirtisi babamı daha çok gaza getiriyor ve iki eliyle birden sıkıyor zavallı şişeyi.

Baba basıncına hangi şişe dayanabilir ki?

Birden ‘ploppp’ diye bir ses duyuyorum. Şişenin tıpası fırlıyor ve anlımın tam orta yerine yapışıyor.

Tıpa öncü kuvvet elbette…

Şişede ne kadar kolonya varsa gözlerime…

Evet, görme yetisinin büyük bölümünü yitirmiş gözlerime saldırıyor etil alkol. Artık nasıl bir çığlık attıysam hatırlamıyorum.

Yine bayılmışım…

Babam üzüntü ve kızgınlıkla haykırmış: Bu sefer kesin kör oldu!

Gözlerimi yine hastanede açıyorum. Bu kez tepemde başka biri var. Beyaz önlüğünden tanırız doktorları ama her beyaz önlüklüyü doktor zannetmek gibi bir çocuk yanılgısı vardır.

Ne yapıyor gözlerime bilmiyorum sadece ağlıyorum ama zaten aylardır ağladığım için çok fazla yaş kapasitem yok.

İki gözüme iki sargı yapıp beni eve yolluyorlar. Artık tamamen görmüyorum…
Gözlerimdeki sargı birkaç gün kalıyor ama bu sefer de gözlerimin içinin kaşındığını hissediyorum. Göz kapaklarımı bir kez kaşıyabilmek için dünyanın bütün kolonyalarını tepemden dökmeye razı olabilirim, o kadar yani!

Gerisi biraz Türk filmi gibi…

Trahom Hastanesi’nde sargıyı çıkarıyor doktor. Herkes merak içinde bana bakıyor. Göz bebeklerime kızarmış zeytinyağı damlatılmış gibi tuhaf ve kalın bir cıvık tabaka arkasından görüyorum her şeyi. En azından gözüm ışığı alıyor.

Herkes üzgün, ben ise sevinçliyim, göz kapaklarımı ovabiliyorum, Allahım bu ne saadet!

Ve yine bir miktar süre geçiyor aradan, gözlük ölçüsü için yine hastanedeyiz. Doktor büyük bir ciddiyet ve sabırla muayene ediyor gözümü. Gözbebeğime minik bir el fenerinden ışık tutuyor. Habire ‘Allah Allah’ deyip duruyor doktor.
O öyle dedikçe, babam şaşkın şaşkın ona bakıyor.

Ve dönüp ömrüm boyunca unutamayacağım repliği söylüyor:

‘Yahu acayip bir durum bu Davut Usta, çocuğun gözleri sıfır numara olmuş!’
Öteki rakamların ne anlama geldiğini bilmiyordum ki, sıfırın da göz numarası olarak ne anlama geldiğini bileyim.
Babam kulaklarına inanmıyor olacak ki, soru bile soramadan sadece yüzüne bakıp tekrarını istiyor adeta.
“Gözleri iyi durumda..”
Sonra bana bir takım şekiller, hayvanlar filan gösteriyor. Hepsini tıkır tıkır söylüyorum.
Daha önce toprağın gözüme verdiği hasarı kolonya temizleyip götürüyor adata. Bu iki olayın hikmetini çözebilmek içinse yılların geçmesi gerekiyormuş.

Şöyle diyor İbrahim Hakkı üstadım:

"Deme niçin bu böyle
Yerindedir o öyle
Var sonunu seyreyle
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler."

Sadece toprağın altında kalmış olsam kolonya kör edecekti belki beni, kolonya olmasa bugün gözlerim kaç numaraydı Allah bilir! Varıp sonunu seyreyleten kudreti yıllar sonra fark ediyorum.

Ve ben ilk gözlüğümü kırk yaşından sonra, en az 20 yıldır günde 10 saatten fazla bilgisayar ekranına bakan biri olarak alıyorum. ‘Dinlendirici’ diyor doktorum ve ben tebessüm ediyorum:

‘Ben toprağın altında dinlendim doktor!’

Yolum düştüğünde ise o yolun bana geçici mezar olan kısmına gidip geçmişi hatırlıyorum. Lezzetleri acılaştırması gibi çok mühim bir etkisi oluyor bende.

Konumuzla hiç bir ilgisi bulunmayan teyzeler. Resim hoşuma gitti diye koydum!