6 Mayıs 2013 Pazartesi

Iron Man 3: Kır kabuğunu burjuva!



Şurası kesin; şayet bir imajiner kahraman uzun ömürlü ise, karakter derinleşmesi, dört başı mamur bir geçmişe sahip olması ve konjonktürel bir kaderi yaşaması kaçınılmazdır. Özellikle çizgi kahramanlarda rastladığımız bu durum, -nadiren de olsa- sinemada da işleyen bir kaidedir. Iron Man, Amerikalı çocuklar için 1960’lı yılların başından beri yaşayan bir hayali kahramandır. Her süper kahraman gibi, yaşayabilmesi için kendini sürekli güncellemesi ve devrin algısına göre yeniden dizayn edilmesi gerekiyordu. Kabul edelim ki Marvel bu işi en iyi yapan şirketlerden biri. Özellikle 80 sonrası iyice coşan tüketim toplumunda pek çok yan sektörü de yedeğine alarak yaşadı ve kök saldı bu imajiner kahraman.

Daha önce iki yalnız, bir de kolektif maceraysa sinemaya dalan bu demir yığını adam, şimdi yeni macerası ve konsepti ile karşımızda. Ve tahmin edileceği üzere artık sadece macera yaşatmıyor, oyuncak tüketiminden, ulusal kaygılara kadar pek çok alt katmanıyla ateşliyor turbolarını. Serinin ilkinde ‘islamofobi’yi tepe tepe kullanan film, sonra hedef kuzeye çevirmişti. Şimdi ise, yön değil alan belirliyor ve alabildiğince geniş, global ölçekli bir kötüyü koyuyor hedefe. Ancak, Iron Man 3’ü diğer tüm maceralardan ayıran bir yön var ona birazdan değinelim. Önce hikaye:  Diğer tüm hayali kahramanlar gibi, halkın değil sistemin hizmetinde olan Iron Man, perdede yaşadığı üç maceradan (Biri grup halinde idi) sonra lüks yaşamına ve kendi küstah dünyasına yeniden dönmüştür. Görünürde hiçbir sorun yoktur ancak, alttan alta kişisel defoları patlak vermeye başlamış ve paranın pek de mutluluk getirmediğini ufaktan yaşadığı yüzleşmelerle görmektedir. Ancak bu süreç, vaktiyle önemsemediği bir düşmanın büyüyüp, semirmesiyle daha da karmaşıklaşır. Görünürde tüm dünyayı tehdit eden Mandarin, Tony Stark’ın meydan okumasıyla ne kadar acımasız olduğunu gösterir. Bir anda neredeyse tüm silahlarından mahrum kalan Iron Man, zırhsız ve yardımsız Amerikan izbelerinde hayata tutunmaya çabalarken de rahat bırakılmaz. Üstüne üstlük Amerikan Başkanı da bu zalim düşmanlar tarafından kaçırılınca yine ülkeyi kurtarmak ona kalacaktır.
İslamofobi'nin klasik sahneleriyle klişelendirirken bir anda tersten vuruyor Demir Adam 3. 
Ve en büyük şaşırtmacayı melez kötüsünü deşifre ederken yapıyor. 
Bu hikayenin senaristi aslında yabancı olmadığımız biri; Shane Black. Onu özellikle Long Kiss Goodnight filminden hatırlayacaksınız. İyi Geceler Öpücüğü, o kadar etkileyici bir senaryoya sahipti ki, merhum Erbakan’ın bile bir gün eline bu filmin kasetini alıp, ‘İşte Amerika’nın dünyadan sakladığı film’ diye basın toplantısı yaptığını hatırlıyorum. Black, adeta tarifle başlanan bir yemek gibi, baştan sona özenli ve zekice yazdığı senaryoda, bu tür bir filmde olması gereken tüm unsurları ustaca yerleştirmiş. Üstelik bir tür ‘hem nala, hem mıha’ durumuyla… Yani hikaye sadece Amerikan halkını tatmine yönelik bir seyir izlemiyor, kaba/ince alt metinleri okuyan hemen herkesi mutlu edebilecek profesyonel bir yapıya sahip. Hamaset aroması Amerikan halkına göre iyi ayarlanmış, ticari matematiği ve mühendisliği masabaşında sıkı yapılmış bir çalışma Iron Man 3.

Kötülerin masumları vurdukları aracıları kurbanlardan seçerek, hem film dışındaki Amerikan politik durumlarına atıfta bulunuyor hem de, savaş gazisi askerlerin iç terörde maşa olarak kullanılmasına bir yönüyle göz kırpıyor film. Irak/Afganistan gazisi asker ailelerine, yaptıkları terör eylemi ne olursa olsun, ‘üzülmeyin’ diyor, ‘Aslında onlar da masum kurbandılar, suçlu değiller!” Demir adam prototip üretim bandı da Wallmart oyuncak rafı gibi dizayn edilmiş. Filme, hedef kitleyi temsilen konulan çocuk ve patates tüfeği de yine film sonrası market çalışması için yapılan ustaca dokunuşlardan.
Demir Adam atölyesi oyuncak rafı gibi. 
Filmin ilk göze batan unsuru, piyasanın talep ettiği her unsuru özenle içermesi. Çocuk kahramandan vatanperverliğe, aptal ama samimi karakterden hatayı anlayıp pişman olan (dönüşen) karaktere kadar pek çok hikaye elemanı ustaca montajlanmış filme. Üstelik bunu ana öykünün bir parçası haline getirmekte de büyük bir başarı var Demir Adam 3’te. Guy Pearce’in başarıyla canlandırdığı Aldrich Killian karakteri, Notre Dame’in kamburu tadında başlayıp zalim bir düşmana dönüşürken, esas vurgunu görünür kötü olan Mandarin’de yapıyor film. Bu tür hamaset filmlerinin olmazsa olmazı, ‘doğu dünyası doğuştan kötüdür’ imgelemi neredeyse her karesinde var iken, birden bire eleştiri okunun yönünü değiştirip, Amerikan paradigmasına doğrudan giydiriyor Iron Man 3.

Beni esas şaşırtan sekans ise finale yakın yerde duran başkanın petrol rafinerisinde Hz. İsa gibi gerilmesi ve onu kurtarmaya gelen demir adamların adeta havari edasıyla sekansa dahil olmalarıydı. Finalin hemen öncesinde, ‘zırh dediğin nedir ki, esas güç başka yerde’ alt vurgusu kaş göz çıkarmadan ustaca yapılıyor Iron Man3’de. Üstelik söyleyeceği son sözün ucunu açık bırakarak hem serinin gelecek filmler için geniş manevra alanı bırakıyor hem de, küstah ve kibirli kahramanı daha da insanileştiriyor. Buna rağmen ‘Barış olsaydı işsiz kalırdım’ vurgusu ve ‘Amerika kendi iblislerini üretir’le karşıtlarına da göz kırpıyor.
Olmak ya da olmamak! 
Quasimodo gibi, çan kulesinde dışlanmışlığı hissedince kötü olunur!. 
Robert Downey Junior, ne derli bir usta oyuncu olduğunu, karakterdeki anlık değişimler ve incelikli rolüyle bir kez daha ispatlarken, daha önce Lawwless’ta kötü olarak izlediğimiz Guy Pearce, gerek kötü adam olmadan önceki ezik karakteri, gerekse karizmatik kötüyü başarıyla canlandırıyor.

Ancak bence esas övgüyü, kahraman ve zırh konusunda hakkediyor film. Malum; Iron Man’i diğer imajiner süper kahramanlardan ayıran şeyi zırhı. Çoğu süper kahraman maske ya da pelerin takarken, Iron Man için zırh olmazsa olmazdır. Ve aslında bir süre sonra şu soru soruyor; zırh mı kahramanı yüceltti, kahraman mı zırhı? Zırhı, bir kabuk metaforu gibi kullanmayı başaran film, ana öyküyü eksiksiz ve aksiyonu bol şekilde ilerletirken, mebzul miktarda ironiyi de yanına alarak kahramanın temel paradokslarına derinlemesine dalıyor. Zırhın sadece insanlığa hizmet için bir araç olmadığını, aynı zamanda kahramanın defolarını bastıran metal bir örtü de olabileceğine dair nitelikli vuruşlar yapıyor. Filmin bana göre en büyük eksiği, orta ölçekteki bu hesaplaşması, büyük hikayede neredeyse hiç önemsememesi ve paradigmayı temsil edenlerin tamamının iyi olması. İyi de, herkes bu kadar kusursuz ise, bunca fenalık nereden neş’et ediyor peki?


Elohi!
İbretlik bir plan daha. 
11 Eylül'den beri artık klasikleşen sömürü tablosu: haç, çiçek, mum ve gözyaşı...
Ve havariler, mesih başkanı kurtarmaya gelir!

Hepsini deşifre ederek seyir zevkini batırmak istemem elbette ama Victor Hugo’dan W. Shekespeare kadar bazı klasik ‘trük’leri de karelerin içine gömerek tatlandıran film, benim gibi bu türden uzak insanları bile sıkmamayı başarıyor.

Onca patırtı ve gürültü sonrasında ise bir final iç hesaplaşması yaptırarak bir parça ciddileşiyor da film; bizi biz yapan zırhlarımız mı, yoksa benliğimiz mi?

Çekilmişlerin içinde içi en fazla dolu olan ve bununla beraber karakterin konvansiyonel hayranlarını da tatmin eden bir film olmuş Iron Man 3.

  

Vecihi Hürkuş’un hazin hikayesi



Senaryosu Sadık Şendil tarafından yazılan, Ertem Eğilmez'in yönettiği 1977 yapımı Gülen Gözler filmini hepimiz en az bir kez izlemişizdir. Oradaki ‘çılgın damat adayı' tiplemesindeki Vecihi'yi Şener Şen başarıyla canlandırmıştı. Hani şu ‘pırpır'ıyla sevdiği kızın evinin üzerinde uçarken ortalığı birbirine katan sakar âşık! Esasen yaşamış, gerçek bir karakter ustalıkla eklemlenmişti hikâyeye. Vecihi, pek çok ilkleri yapmış çılgın bir havacımızdı. Dün, Kadıköy Kızıltoprak'ta Vecihi Hürkuş Anıtı açıldı.

Vecihi Hürkuş, hayatı macera ve enteresanlıklarla dolu muhteşem bir adam aslında. 73 yıllık ömründe, birden fazla hayata ancak sığabilecek serencamı var Hürkuş’un. İtiraf etmek gerekirse, Vecihi’nin hayatının başlı başına filme alınmasını yıllardan beri hep istemiş, bu işi yapabilecek dostlarımın her birine en az bir kere bundan bahsetmişimdir.

18 Ocak 1896'da Dersaadet'te doğan Vecihi, orta halli ama kalabalık bir ailenin mensubu. Üç yaşında iken gümrük memuru babasını kaybediyor ve çocukluğu amcalar, halalar, enişteler, yengeler, ağabeyler ve ablaların içinde geçiyor. 1912'de (16 yaşında) Balkan Harbi'ne eniştesi Kurmay Albay Kemal Bey'in yanında gönüllü olarak katılıyor ve harbin sonunda esir kampına kumandan oluyor. Ama çocukluktan beri içinde hep ‘Tayyareci' olmak var. Yaşı küçük olduğundan makinist mektebine alıyorlar Vecihi'yi, buradan Küçük Zabit (Gedikli/Astsubay) olarak mezun oluyor. Makinist olarak Birinci Dünya Savaşı'nda Bağdat cephesine gönderiliyor sonra. Orada 2 Şubat 1916 tarihinde bir uçak kazasında yaralanarak İstanbul'a dönüyor.


Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek tayyareci hayallerini gerçekleştiriyor. 1917 sonbaharında Kafkas Cephesi'ne, 7. Tayyare Bölüğü'ne atanıyor ve bir Rus uçağı düşürerek Kafkas Cephesi'nde uçak düşüren ilk tayyareci oluyor. Ancak Ekim 1917'de Ruslar düşürüyor uçağını, teslim etmemek için kendi eliyle ateşe veriyor uçağını ve bu olay onda büyük acıya neden oluyor.

Esir olarak Hazar Denizi'ndeki Nargin Adası'na gönderilince, kısa süre sonra adadan yüzerek kaçıyor pilot Vecihi. İran'da karaya çıkıyor ve 2,5 ayda yaya olarak Süleymaniye üzerinden Musul'a geliyor. İstanbul'a ancak harbin sonlarında dönüyor ama yine cepheden cepheye koşup, İstiklal Harbi'ne hemen her cephede katılıyor. Sonrası film şeridi gibi… İlk sivil pilot oluyor, ilk uçağı yapma hikâyesi enteresan.

Ganimet olarak Yunanlılardan ellerine geçen pek çok motordan yararlanarak projesini hazırlayıp ilk uçağı Vecihi K VI'yı imal ediyor. Uçağı için uçuş müsaadesi isteyince, uçabilirlik sertifikası için bir teknik heyet oluşturuluyor, ancak teknik heyetin içerisinde tayyareyi uçuracak ve kontrol edecek personel bulunmadığından gecikiyor. Sonunda teknik heyetten birinin "Vecihi, biz sana bu lisansı veremeyiz, uçağına güveniyorsan atla, uç, bizi de kurtar" sözü üzerine Hürkuş,  28 Ocak 1925'de uçağı Vecihi K VI ile ilk uçuşunu yapıyor.

İlk Türk uçağını yapıyor ve kendi ismini koyuyor; Vecihi! İzin almadan uçtuğu için cezalandırılıyor ve başlıyor talihsizliği.

İzin almadan uçtuğu için cezalandırılınca, istifa ederek hava kuvvetlerinden ayrılıp Ankara'ya gidiyor ve kurulmakta olan Türk Tayyare Cemiyeti'ne (T.T.C.) katılıyor. Hürkuş, yaptığı uçağını geri alıp, T.T.C.'nin bağış toplama faaliyetlerinde kullanarak halka havacılık sevgisini aşılamak istiyor ama uçağını geri almayı başaramıyor.

Dahiyane bir fikir daha geliyor aklına, bağış toplamak için bir madalya tüzüğü hazırlıyor. Bağışa göre bronz, gümüş, altın ve elmaslı madalya verilecek, 10.000 TL bağışlayanın adı da alınacak uçağa ad olarak verilecek. Türk Tayyare Cemiyetine ilk yardım Ceyhan ilçesinden gelmiş, 10.000 TL telgrafla bağışlanmış, alınan ilk uçağa da Ceyhan adı veriliyor.

Film gibi bir hayat
Hürkuş'un uçakla yurtiçi bağış gezileri de bu uçakla başlıyor.

Yurtdışına eğitime ve savaş uçağı üretimi kurslarına gönderilince Avrupalıların uçaklarındaki eksiklikleri görüp bunu rapor ediyor. Devlet eli ayağı durmayan kıpır kıpır bu adamı bir türlü durduramayınca hep pasif görevler verir ama Vecihi iki ay ücretsiz olarak uzatıp Kadıköy'de bir keresteci dükkânını kiralayarak, üç ay içinde ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı Vecihi XIV uçağını yaptığında tarih 1930'dur.

Mütevazı cenaze namazı

Gösteri uçuşu devlet yetkilileri tarafından pek beğenilmesine rağmen Vecihi'ye uçuş izni verilmiyor nedense. İlk havayolu kargosunu, ilk havacılık reklamcılığını, ilk sivil hava taşımacılığını hep Vecihi yapar. Ancak takdir göreceği yerde, hep engelle karşılaşır, maddi/manevi davalarla karşı karşıya kalır ve perişan olur. Bunun üzerine 29 Ekim 1936'da yeğeni Eribe'nin paraşütünün açılmaması nedeniyle düşüp şehit olması onu tamamen yıkar. 1954'te kurduğu (ilk sivil) Hürkuş Hava Yolları sudan bahanelerle kapatılır, Ziraat Bankası'ndan çok büyük kredi aldığı için çok zor durumda kalır. Hayatının sonlarında çok sıkıntı çekmiş, borçlandırılmış, icra takipleri, davalar nedeniyle vatana hizmet tertibinden kendisine bağlanan çok yetersiz maaşına bile haciz konulmuştur.


16 Temmuz 1969'da, Apollo 11 Ay'a indiği gün, hüzün ve yokluk içinde hayata gözlerini yumar Vecihi Hürkuş. Mekânı cennet olsun.