27 Mart 1923’te meşhur yazar Cevat Rifat Atilhan ve Macide Hanım’ın oğlu olarak dünyaya geldi Bülent Oran. Çocukluğu Bakırköy’de geçti. Kitaplara olan merakı, henüz küçük yaşta hayal âlemini genişleten en önemli unsurdu. Yahudi’si, Ermeni’si, Müslüman’ı ile çok renkli bir muhitte geçti çocukluğu ve ilk gençliği. Babasına olan mesafesi, annesiyle ayrılığından sonra bir yaraya dönüştü Oran’ın ve bilinçli olarak soyismini değiştirdi. Nasrettin Hoca kitaplarından mizahı, Karagöz gösterilerinden gölge sanatını bilinçaltına yerleştirdi. Pollyanna, onu en çok etkileyen kitaptı ve karakterinin şekillenmesinde etkili oldu. Yeni bir keşif olan sinema, henüz yaygınlaşıyordu. Sinemayı keşfedince bambaşka bir dünyaya daldı. Çocukluk arkadaşları Münir Özkul, Sırrı Gültekin, Sadık Şendil, Kenan Pars gibi isimlerdi.
Lise yıllarında başladığı meslek hayatında oyuncu ve senarist olarak ünlenmeye başlamıştı bile. 50’li yılların sonlarına kadar mizah alanında sürekli üretim yapan Bülent Oran, dönemin en önemli mecmualarında yazdığı sayısız mizah öykülerine ilave olarak üç tane de kitap neşretmişti. Bir anlamda kalem dünyasının popüler yıldızlarından olmuştur ve her mecmua, onu alabilmek için transfer teklifleri yapmaktadır. Ancak onun aklında sinemadan başka bir şey yoktur ve bu dönem ancak bir geçiş çağıdır onun için.
O kadar başarılıdır ki, Aziz Nesin, bir ontolojide ondan şöyle bahseder: “Bülent Oran, mizahta kişiliği olan, konuları üslubuyla başkalarından ayırt edilen bir yazardır. Uzun cümleler içinde, çetrefil bir deyişle, o anda kullandığı kelimenin akla getirebileceği orijinal espriler bulur… Oran, kendini tekrarlama tehlikesi olan bu güç mizahın güzel örneklerini vermiştir.”
Hamallıkla başladığı hayatı sırtlama öyküsü, figürasyon, ardından jönlük ve nihayet mizah yazarlığına kadar ulaşmıştır. Onun için artık sinemaya profesyonel olarak girmenin zamanı gelmiştir. Aslında bu tek taraflı bir talep de değildir. Türk sineması, epey bir süreden beri esiri olduğu ‘tiyatrocular çağı’nı sona erdirmiş,yönetmeninden oyuncusuna hemen her alanda sinema, yeni isim ve yüzler arayışına girmiştir.
Sadece üretim anlamında değil, dağıtım ve seyirci bağlamında da bir kırılma yaşanmaktadır. Başlarda sadece Batı uyarlaması filmler çeken tiyatrocu sinemacılar, Türk izleyicisinin nabzını tutamamış, sinema salonları Amerikan ve Mısır filmlerinin tasallutu altına girmiştir. Geçiş çağı, bu anlamda önemlidir. Her ne kadar arzu edilen özgünlükte olmasa da, artık Türk köy filmleri bile çekilmeye başlanmıştır.
Kadim dostu Sırrı Gültekin, sinemaya çoktan ayak basmış, ufak tefek reji yardımcılığı filan da yapmaktadır. Cebinde Bülent Oran’ın resmini sürekli taşımakta yeni ‘istidat’ arayan yapımcı ve yönetmenlere hemen onu tavsiye etmektedir. ‘Vatan ve Namık Kemal’ ile sinemaya ilk adımı atar Oran. Yapımcı Cahide Sonku’dur. Ancak sinemadan az çok anlayan herkes, Oran’a figüranlığın birkaç beden küçük geldiğini hemen anlayacak ve gerek fiziğinin düzgünlüğü, gerek diksiyon ve kültürü, onu kendi iradesi dışında sürekli yukarılara itecektir.
1951 yapımı bir İhsan Tomaç filmi olan Şafak Sökecek’te, büyük ama kötü karakteri oynar. Ve o kadar iyi oyun çıkarır ki, kötü roller bir süre üzerine yapışıp kalır Bülent Oran’ın. Zehir Kaçakçıları, Cennet Yolcuları, Can Yoldaşı ve Ayhan Işık’ın başrol oynadığı bir Lütfi Akad filmi; İngiliz Kemal Lawrence’e Karşı. Sadece sinema çevreleri değil, medya da onun farkına varmış, hakkında irili ufaklı takdir ifade eden eleştiriler yayımlanmaya başlamıştır. Mesela Yıldız mecmuasının Aralık 1952 tarihli nüshasında şu ifadeler yer alır: “Fazla rolü olmamasına rağmen yeni kabiliyet Bülent Oran ve Hrisantos rolündeki sanatkâr, bir hayli alaka topladılar!”
Görünürlüğü arttıkça takdirler de artar ve kısa süre içinde ‘yerli Gregory Peck’ olarak ünlenir. Filmlerde oynarken bir tür ‘nöbetçi senaristlik’ de yapmaya başlar.Yönetmenler, takıldıkları noktalarda Bülent Oran’ı çağırıp destek isterler. Kaleme zaten uzak olmayan ve çocukluğu film, roman dünyasında geçmiş biri olan Oran, seve seve katkıda bulunurken, kader onu bambaşka bir yöne doğru yönlendirmeye başlamıştır bile.
Talat Artamel’in talebiyle ilk senaryosunu yazar. Artamel çok beğenmiştir ama zannedilenin aksine Oran, senaryo tekniği hakkında sadece şeklen bir şeyler bilmektedir. Geri kalan kısmı tamamen Allah vergisi hislerle devam edilmiştir. Can Yoldaşı’ndaki dili ve tekniği beğeni kazanınca artık birbiri peşi sıra senaryolar gelir: Uçurum, Çıksın Bu Can, Son Nefes, Kelepçe, İftira ve Osman Seden’in yönetmenliğini yaptığı, başrollerini Zeki Müren ve Belgin Doruk’un oynadığı Yeşilçam’ın köşe taşlarından biri olan Kırık Plak…

Yıllık film üretim sayısı, Yeşilçam ile paralel olarak artar Oran’ın. Başlarda yılda birkaç tane iken, yıllık 10 rakamını kısa sürede aşar. 1966 senesinde 32 filmin senaryosunu yazmıştır. Bugün 800’e yakın Türk filminde Bülent Oran imzası vardır.
Ne ki kendini hâlâ mizah yazarı olarak görmektedir. On yıllık deneyimli bir senarist olmasına rağmen hâlâ mahcup ve çekingendir Bülent Oran. O kadar ki, yazdığı pek çok senaryoya imza atmaya bile utanır ve çekinir. Aslında üçe bölünmüş bir hayat sürmektedir: Mizah yazarlığı, oyuncu ve senaristlik, Sümerbank fabrikasında işçilik… Doğal olarak fizikî güç gerektiren işçiliği ihmal etmeye başlar ve kovulur. Aslında bu kovulma, onun artık tamamen profesyonel olarak sinemacı olmasının önünü açması açısından bir dönüm noktasıdır.
Ancak Bülent Oran o kadar rahat değildir. Belki de garantili tek işi olarak gördüğü fabrikadan kovulmanın getirdiği panikle daha çok kaleme sarılır ve muazzam bir enerjiyle yazmaya başlar. Sadık Şendil’den sonra neredeyse aynı dönem Yeşilçam için senaryo yazan bambaşka bir akımın temsilcisidir artık. Erdoğan Tünaş ve Safa Önal, çok sonra aynı türün senaristleri olarak yıllarca Türk sinemasına hikâye üretirler.
Yıllık film üretim sayısı Yeşilçam ile paralel olarak artar Oran’ın. Başlarda yılda birkaç tane iken, yıllık 10 rakamını kısa sürede aşar. 1966 senesinde 32 filmin senaryosunu yazmıştır. Yazmak, yaratıcı bir eylem olduğu kadar fizikî de. Dolayısıyla yazma tekniği konusunda arayışlara başlar. Ünlü yazarların nasıl yazdıklarını araştırır. Bununla beraber kendisi de deneme/yanılma ile en seri ve rahat şekilde nasıl yazabileceğine dair yöntemler de tatbik eder. Beynin yorulma süresini, kasların dinlenme vakitlerini araştırır, öğrenir, kendine uygular. Misal; elle yazdığı dönemlerde dirseğini kaldırmadan, sayfayı çapraz tutarak yazmanın en az yorucu ve seri model olduğunu keşfeder!
Konu sıkıntısı çekmemek adına, çok iyi bir gazete okuyucusuna dönüşmüştür. Özellikle üçüncü sayfa haberlerini yakından takip eder, bu ciddi merak onu büyük bir kupür koleksiyoncusu yapar. Sinemamızın pek çok klişesinin sahibidir. Belli başlı kalıp sahneler, planlar, diyaloglar, Bülent Oran filmlerinde hep olur. Ve asla gocunmaz bundan Oran. Aksine, bir repliğin, izleyici tarafından ilgi gördüğü için meşhur olduğuna inanır ve bundan utanılmaması gerektiğini düşünür. “Senin annen bir melekti yavrum”dan, “Seni çok sevdim, sana baba diyebilir miyim amca?”ya kadar yüzlerce klişe cümle vardır dağarcığında… Arım Balım Peteğim filminde Türkan Şoray, kaçıracağını ima ederek Cüneyt Arkın’ı uyarır: “Ya uçağınız?” Arkın bütün etkileyiciliğiyle repliği patlatır: “Gözleriniz bütün uçakları kaçırmaya değer!”
Bülent Oran’ın Yeşilçam’a girdiği 1951 yılından 2000’li yıllara kadar film sektöründen çok sular akar, sinemanın başına pek çok şey gelir. Ancak Oran ve kalemi, her dönem aranan değerdir. 12 Eylül darbesi olduğunda, sokağa çıkma yasağı vardır, yönetmen ve iki başrol oyuncusu dışında kimse sete gelmez. Gazino çekimleri yapılacaktır ve nöbetçi senarist Oran(!) telefonla sahneyi düzeltir: “Sevgilim senin için gazinoyu kapattım!”
Milli sinemanın sembol ismi Yücel Çakmaklı’nın neredeyse bütün filmlerinde imzası vardır Oran’ın. 80’lerde etkin olan video ve fotoromanlarda da karşımıza yine onun senaryoları çıkar. Türk sinemasının yaşadığı bütün sıkıntılara rağmen hep vardır ve yazmaktadır Oran. Hayallerini yazmakta ve yazdıklarını da yaşamaktadır. Filmleri kadar naif ve kırılgan bir karakteri vardır Bülent Oran’ın. İflah olmaz bir iyimser ve yardımseverdir de. Hayatının son dönemini beraber geçirdiği meslektaşı ve hayat arkadaşı Ayşe Şasa ile bir tür zıtların beraberliğini oluştururlar. O kadar ki, rahmetli Şasa, ‘rakibim ve kurtarıcım’ diye bahseder ondan. Şasa da senaristtir ama Oran’ın aksine Yeşilçam’a en az senaryo veren kalemlerdendir. Şasa derinlik ise, Oran genişliktir. Bu iki büyüklüğün bileşkesinden çıkar mutluluk ve huzur.
50’ye yakın filmde oyunculuk, 800’e yakın senaryo. Kolay ulaşılacak rakamlar değil bunlar. Bülent Oran’ın yaşadığı hızlı hayatı, Ayşe Şasa ile evlendikten sonra tabiri caizse mecrasına oturdu ve gerçek ruh dinginliğini yakaladı. 23 Eylül 2004’te vefat ederken ardında bilinen replikler, bol miktarda gözyaşı, yeterince mizah ve hoş bir sadâ bıraktı.
Şuradan alınmıştır.






















