9 Nisan 2009 Perşembe

Atlarsan; atlarım!





Bazı sahneler vardır bazı filmlerde. Film belki çok vasat, hatta kötü olmasına rağmen sahne aşaR o filmi; izleyicinin belleğinde unutulmaz bir raf bulur kendine ve oraya yerleşip kalır öyle.

Bir buçuk filmi hariç sinemasından hiç hazzetmediğim Tarantino’nin Pulp Fiction’ı örneğin. Bütün o içeriksizlik, boşluk ve kabuğa feda edilen özüne rağmen müziği ve Uma Thurman ile John Travolta’nın iki parmakarı gözlerinden sürme gibi çektikleri o dans sahnesi klasikleşmiştir artık.

Ya da meşhur Matrix’deki Neo’nun çatıda ajanın kurşunlarından geriye doğru eğilerek kurtulduğu sahne. Elbette Matrix için Tarantino filmleri kadar boş demiyorum, zaten mevzumuz da bu değil…

Ya da bir Türk filminden örnek vereyim size;

Eşkıya filmi Yavuz Turgul’un. Finalindeki ucuz Hollywood taklitçiliğinden bir adım ileri gidemeyen kovalamaca sahnesi hariç sağlam filmdir Eşkıya. Ve bir sahnesi bütün sahnelerini aşıp geçmiştir. Belki hatırlarsınız şurada yazmıştım onu. Berfo ile bizim Eşkıya’nın karşı karşıya kaldıkları o muhteşem sahne.




Peki bir de taze bir örnek. Babam ve Oğlum’dan. Baba’nın evlat acısının verdiği ruhsal savrulma ile cenaze alayının en önünde üstünü başını parçalayıp ‘Getme deyeydim’ içerikli trajedi ve mizahın içiçe geçtiği o şahane sahne!

Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet’ın başrolünü oynadığı Titanic’i hepimiz hatırlıyoruz.

Ve en unutulmaz sahnesi olarak eminim aklınızda, delikanlının geminin en ön kısmında kızın beline sarılıp, kollarını kelebek gibi boşluğa açtığı sahne kalmıştır.
Ama beni esas vuran o sahne değildi biliyor musunuz?


Titanic’i unutulmaz kılan genç kızın intihar için güvertede, parmaklıklara tırmanıp denize atlamayı göze almışken delikanlının onu vazgeçirmek adına yaptıklarıydı.
Hatırladınız değil mi?

Hatırlatayım;

Kız bir zengin ile nişanlıdır. Danslar, valslar, geziler, bembeyaz kostümler, sahte tebessümler. 18. Yüzyıl fransasındaki gibi her şey yapmacık ve sentetik.
Oysa kız kendini uçurumun kenarında hissetmektedir. Bir el arıyordur sadece, onu o uçurumdan çekip alacak bir el…

Gemi buzulların orta yerindeyken, çıkar güvertenin parmaklıklarına ve buz gibi karanlık sulara bırakacaktır kendini. Delikanlı görür onu…

Hadi, teyatral text ile devam edeyim:

Delikanlı: Yapma.
Genç Kız: Yaklaşma. Orada kal.
Delikanlı: Hadi. Bana elini ver. Seni oradan çıkaracağım.
Genç Kız: Hayır! Olduğun yerde kal. Ciddiyim. Atarım kendimi.
Delikanlı: Hayır, atamazsın.
Genç Kız: Nasıl yani? Atlarım tabii. Bana ne yapıp ne yapmayacağımı söyleyemezsin. Beni tanımıyorsun.
Delikanlı: Yapsan şimdiye kadar çoktan yapardın.
Genç Kız: Dikkatimi dağıtıyorsun. Çek git.
Delikanlı: Gidemem. Bu işe karıştım artık.
Sen atlarsan, ben de arkandan atlamak zorunda kalırım.
Genç Kız: Saçmalama.
Ölürsün.
Delikanlı: Ben iyi yüzerim.
Genç Kız: Düştüğün anda ölürsün.
Delikanlı: Canımı yakacak. Yakmaz demiyorum.
Gerçeği söylemek gerekirse, beni daha çok...
suyun soğuk olması endişelendiriyor.
Genç Kız: Çok mu soğuk?

Sonrası bellidir, ölümden sıcak ve soğuk gibi yaşama dair bir bahse geçilmiştir artık.

Aşkı büyütüp, zaman ötesine sıçratan şey, onu yaşayan insanların kişilikleri, kimlikleri değildir. Yapılanlar ve söylenenlerdir.

Sıradan bir çobanın aşkı bir destana dönüşür yaşadığı çileler ve ona yapılan zulümlerden sonra.

Ve insan güverte demirlere tırmanmış, buzulların ölümcül sularına atlamayı göze alan aşık gibi olmadıkça sevdası destanlaşmaz hiçbir zaman.

Şimdi şu soruyu kendimize sorma zamanı; Jack Davson gibi (Delikanlının adı buydu zira) sevdiğimize, ‘sen atlarsan, ben de atlarım’ diyebildiğimiz zaman aşkın sahici sularına girmişiz demektir, peki diyebilir miyiz?

Ya da özne değiştirip şöyle diyeyim; ne için atlamayı göze alıyorsanız, sevdanız odur!

Şehirde kimse sana dokunamaz!



Şöyle açılıyor film: Kahramanlarımızdan biri iş partnerine, “Dokunma duygusu bu. Bir şehirde yürürsün, değil mi? İnsanlara sürtünerek geçersin, insanlar sana omuz atar. Los Angeles’ta kimse sana dokunmaz. Her zaman bu metal ve camın (kahramanlar gecenin bir vakti, araba farlarının aydınlatıp durduğu kaza yapmış bir ekip otosundadırlar çünkü) arkasındayız. Herhalde o dokunuşu o kadar özlüyoruz ki birbirimize çarpıyoruz; sadece bir şey hissedebilelim diye.”


Arkadaşının tepkisi ise ilginç; “Sanırım başını bir yere vurdun!”


Ve sonrasında ikisi de Amerikalı olmayan biri Meksikalı diğeri Çinli iki bayanın ‘kim buralı?’ tartışmasını izliyoruz… Oscarlı kazanan ‘Milyon Dolarlık Bebek’ filminin yazarı Paul Haggis bu kez kamera arkasında.


Senaryosunu da kendisinin yazdığı Crash’in konusu çok sıradan: Zengin bir ev kadınıyla savcı kocası. İranlı dükkân sahibi. Aynı zamanda sevgili olan iki polis memuru. Zenci televizyon yöneticisi ve karısı. Meksikalı anahtarcı. İki araba hırsızı. Acemi bir polis. Koreli orta yaşlı çift…


Hepsi de Los Angeles’ta yaşıyor ve önümüzdeki 36 saat içinde hepsinin kaderi bir şekilde birbiriyle çakışıyor!


Avrupa ve Amerika’nın içinde bulunduğu ırklararası çatışmanın karmaşık yapısına ayrıksı ancak cesur bir bakış sunan “Crash” seyirciyi kendi önyargılarını sorgulamaya zorlayan son derece dikkat çekici bir yapım.


Film, özellikle 11 Eylül sonrası Amerika’nın büyük kentlerinde çeşitli kültürlerin beraberliğine odaklanan bu zorlayıcı şehir draması, farklı etnik kökenlerden karakterlerin çeşitli yollarla karşılaşmalarını, birbirlerinin hayatlarına girip çıktıklarında yaşanan korku ve yobazlığı farklı bakış açılarıyla işliyor.


Crash, aslında günümüz dünyasında neredeyse her yerde olan, ancak bazı ülkelerde artık bastırılamayan ‘ötekine saygı’ ve hoşgörüyü de hatırlatıyor. Ve filmin sonunda anlıyoruz ki; bu hoşgörüsüzlük meydan savaşında kimse güvende değil. Ve yine anlıyoruz ki, şiddet bir bumerang gibi sonunda kimin elinden çıkmışsa geri gelip onu biçebiliyor! Sakin anlatımı, bol kahramanı olan filmde, kamera kullanımından oyunculuğa kadar birçok enfes yön var. Belki de bunların birincisi müziği. Elbette Oscar Jürisi’nden bu filme ‘en iyi’ ödülü vermelerinden daha fazla bir şey beklenmez ama eğer film müziklerinden az da olsa hoşlanıyorsanız, bir şekilde temin edip dinleyin bu filmin müziklerini.


Hikâyesi Paul Haggis’e, senaryosu ise Haggis ve Bobby Moresco’ya ait olan “Crash”, Haggis’in karmaşık bir kişisel deneyim, korku ve gözlem ağının sonucunda ortaya çıkmış.


Yönetmen Haggis gerçeğin acı olduğunu şu sözlerle ifade ediyor: “Bu, başkası hakkında bir film değil; çizginin öbür tarafındaki kötü insanlar hakkında değil. Bu film iyi insanlar hakkında; tanıdığımız, bizim gibi olan insanlar hakkında; kim olduklarını bildiklerini sanan insanlar hakkında. Sonra bu insanlar sınanıyor ve bu konuda hiçbir şey bilmediklerini anlıyorlar. Karakterlerden hiçbiri yaralanmaktan kurtulamıyor.”


Crash-Çarpışma; bu yüzyılın en büyük belalarından biri olmaya aday, kültürlerin, dinlerin, ırkların çatışmasına karşı, insaniyeti, hoşgörüyü salık veren, kışkırtıcı ve aykırı bir film.


Bir kültürün bilinçaltı



Filmin temel önermesinde olaylar bize o kadar ters ki... Temel tarihsel öyküleri klasik kaynaklar yerine bu tür septik eserlerden öğrenen bir toplumun gençleri adına çok olumlu düşünemiyorum ne yazık ki!




Toprağı bol olsun, üstat Alfred Hitchcock her ne kadar, ‘Bir filmin isminde 2 rakamı geçiyorsa izlenmez.” demişse de ben aynı kanaatte değilim. Şüphesiz bir filmin ya da sanat eserinin ilki önemli ve belli bir ilgi gördüyse en değerlisidir. Lakin devamı çekiliyorsa mutlaka ticari ya da estetik bir beklenti olduğu da aşikârdır. Elbette bu dediklerim Recep İvedik türü ‘filmimsi’ sululuklar için geçerli değil, onu ifade edeyim.


Devam filmleri önemlidir; zira izleyiciyi hakikaten etkilemiş ve kurguladığı kahramanı, ortamı, olayları inandırıcı kılmıştır. Özellikle sinema ürünlerine baktığımızda bir devam filminde iki temel özellik olduğunu görürüz. Ya kahramanı tutmuş ve gerçekçi kılınmıştır ya da kurguladığı atmosfer... Yani ya kahramanımız yaşamaya başlar ya da ortam ve anlatım dili... Bunu söylerken Matrix ve Yüzüklerin Efendisi türü serileri işin dışında tutuyorum. Onlar zaten çekilirken bir seri olarak düşünülüp çekilmiş filmlerdi.


İşin bir de ‘İkincisi ilkinden iyi olan filmler’ faslı var ama bu mevzu şimdilik derdimizin dışında.


Klişe bazı cümleler vardır. Atasözü düzeyine kadar çıkmamış ama belli bir etki de oluşturmuş anlamlı cümleler... Bunlardan biridir; ‘Biz bugünü geçmişten miras değil, gelecekten emanet aldık’ cümlesi. Esasen bir toplumun geleceğe dair görülerini temellendiren argümanların en önemlisi, kültürel kökenleridir. Şunu demek istiyorum; geleceğe dair kurgularda geçmişimizin hasadı vardır. Gerek tarihsel, gerekse kültürel kökenlerimiz, yarına dair hayal ve beklentilerimizi şekillendirir.


Bu nedenle özellikle Hollywood kökenli bilim-kurgu filmlerinde (artık Euroimage filmleri de bu cümleye dâhildir) Batı toplumlarının geçmişe dair ekimlerinin uç verdiğini düşünmüşümdür hep. Yerimiz müsait olsa edebiyattan tiyatroya, resimden heykele bu inancımı temelleştiren verileri size aktarırdım.

“Underworld: The Rise of the Lycans - Karanlıklar Ülkesi: Lycanlar’ın Yükselişi” filmi işte böylesi bir karamsar kültürel kökenin ürettiği seri filmlerin sonuncusu. Türle yakından ilgilenenler, serinin ilk iki filmini hatırlayacaklardır: Vampirler ile insan olarak kalmaya çalışanların kanlı kavgası! Şüphesiz yine türle ilgililer serinin bir doz üstü olan ‘Blade’ serisini de hatırlayacaklardır.


Serinin ilk filmi (2003 yılına denk geliyor) gösterime girdiği zaman gerek Blade serisinin dışındaki daha insani yaklaşımı, gerekse böylesi bir atmosferdeki kahraman kadın karakteri (Kate Beckinsale’in hakkını vermek lazım) izleyicin tutması dolayısıyla parayı gören yapımcılar (ki Lakeshore isimli firma oluyor ve toplam 22 milyon dolara mal olan film sadece Amerika’da ilk hafta 21 milyon dolar gişe yapmıştı, toplam gelir 60 milyon doları geçti) devamı için yönetmene baskı yapmaya başladılar. Yönetmen de bunu ‘seyircinin bir emri’ olarak algıladı ve serinin ikincisi geldi. Karakter ve atmosfer başarılı bir şekilde canlandırıldığı için kahraman yaşayan bir figüre dönüştü. Lakin hikâye açısından bir tıkanıklık olduğu için yapımcılar ‘Kuzuların Sessizliği’ serisindeki gibi çözümü buldular ve üçüncü filmde hikâyenin en başına döndüler. İşte “Lycanlar’ın Yükselişi”, öykü olarak her şeyin öncesine dönüyor.


Temel mevzu iyi ile kötünün savaşıdır ama tekst bize bunu ‘vampirler ile kurtların savaşı’ olarak veriyor: “Karanlıklar Ülkesi”ndeki olaylardan bin yıl öncesindeyiz. İki ırk vardır. Her ikisi de Ölümsüz Alexander Cornivus’un farklı oğullarının soyundan türer. Markus’un kanını taşıyan Vampirler zarif, aristokrat, kurnaz ve kan emicidirler. William’ın kanını taşıyan Kurt Adamlar ise içlerinde insanlıktan eder kalmamış, şiddete doymak bilmeyen yırtıcı birer canavardırlar.


Vampirler, Macaristan’ın batısında kalan vahşi toprakların yönetimini üstün zekâlarının ve siyasi becerilerinin de yardımıyla ele geçirmişlerdir. Üstün yeteneklerine ve zekâlarına rağmen kurt adamlardan korkmaktadırlar; çünkü kurt adamlar organize olma ve kapsamlı düşünme yeteneklerine sahip olmasalar da muazzam vahşi ve güçlüdürler (Umarım size bir şeyler çağrıştırıyordur bu).
Vampir kalesinde tutulan bir kurt kadının insan görünümlü bir çocuk doğurmasıyla güç dengeleri tamamen değişir. Bu çocuk, olağanüstü güçleri olan vampir lideri Viktor’un evinde tutsak doğan ilk Lycan olan Lucian’dır (bu da bir şeyler çağrıştırıyor olmalı). William soyundan gelen kurt adamların aksine, bu genç Lycan istediği zaman insan şeklini de alabilmektedir. Viktor, Lucian’ın kanını yepyeni bir köle türü üretmek için kullanır. Bu köleler, vampirlerin korunmasız oldukları gündüz saatlerinde işçi ve bekçi olarak çalıştırılırlar. Geceleri kurt adama dönüşmelerini engellemek için de, boyunlarının çevresine gümüş dikenli tasmalar takılır.


Ve hikâye birdenbire Benhur ve Spartacus’e dönüşür…Viktor, kölelerini, halkını ve topraklarını demir yumrukla yönetir. Ancak köle Lucian ile canı gibi sevdiği kızı Sonja’nın aşk yaşadığından habersizdir. Üstelik Lucian tasını tarağını toplayıp kaçmayı düşündüğünü söylemektedir.


Lucian’ın tasmasını çıkartıp özgürlüğünü kazanmanın bir yolunu bulduğu anlaşılınca, Viktor onu öldürmeye karar verir. Bir dizi olaydan sonra Lucian, Sonja’nın da yardımıyla diğer Lycan’ları da toplayıp tutsak olduğu yerden kaçar.
Sonrası bol miktarda kan, intikam ve iyi ile kötünün kareografik çatışmasıdır.
Yukarıda da söylediğim gibi, aslında hikâye tema olarak hiç de yabancısı olduğumuz bir konu değil. Bir kral, kölesi ve ona âşık kızı ile özgürlük mücadelesi. Mesele şu; tüm bu erdem, sadakat ve ihanet hikâyesinin vuku bulduğu atmosfer son derece karanlık ve irkiltici! Kan ve intikam gündelik kavramlar ve olgular. Underworld serisi bir anti-ütopyadan çok daha fazla karanlık ve karamsarlık içeriyor. Filmin temel önermesinde her ne kadar bildik olumlu kavramlara güzelleme yapılmış olsa da, atmosfer ve olaylar bize o kadar uzak ve ters ki, şahsen bir türlü hoşlan-a-madım.


Temel tarihsel öyküleri başta Doğu kaynakları olmak üzere klasik kaynaklar yerine bu tür septik eserlerden öğrenen bir toplumun gençleri adına çok olumlu düşündüğümü söyleyemeyeceğim ne yazık ki!

Cam yanaklı çocuklar


Bir kediyi, bir de çocuğu hoplayıp zıplarken görmekten fena halde haz duyarım. Her ne kadar resim ve tasvirlerde sıcağa sığınmış uyuklayan kediler yer alsa da, ben hazzetmem uyuşuk kedilerden. Ve tabii çocuklar da...




Eskilerin, epey eskilerin ileride iş yapacak sağlam, girişken ve gözünü budaktan sakınmayan birey ararken, çocukların kafalarını sıfır numaraya vurup, kafadaki kırık sayısına göre seçim yaptıklarını duyduğumda yüzümde benzersiz bir mutluluk gülümsemesi belirmişti.



Yara demek deneyim demek değil miydi aslında? Ve her yara belki bir özgürleşme madalyasıydı.



Kediler özgür olmalı... Ve tabii çocuklar da...



Eski aristokrat evlerin mahzenlerinde saklanan kavanozlar vardır. Hani şu Hacı Abdullah türü lokantaların raf ve vitrinlerini süsleyen türden. Muhteşem bir şeffaflık ve içinde billur gibi bir sıvıda duran meyve ve sebzeler. Turşu yahut komposto olarak bekletilen bu cam kavanozlar nedense hep içimi burkar. Ve ne zaman yüzünü cama dayamış, sokağı seyreden bir çocuk görsem hep bu kavanozları hatırlarım. Bir çeşit mahpus hayatı gibi gelir bana o çocuğun yaşamı.
Çocukluğun turşusu kurulamıyor maalesef ve çocuktan kompostonun tadı pek hoş olmaz sanırım. Ezilir çocuk ruhu, camdan bölmelerin ardında, lakin ebeveyn onu tehlikelerden korumak için içeride tuttuğuna inanır. Koruma güdüsünün neden olduğu tutsaklık!



Bilumum tehlike işte; kötü arkadaş, kirli çevre, terleme, yorulma, sakatlanma vesaire... Ama atalarımız kafasındaki kırık sayısına göre belirlermiş çocukların geleceğini... Bu nedenle kafasında kırık izi olmaz yanağını cama dayamış çocukların. Gözlerinde ezik bir hüzün, yanakları cama dayalı bir şekilde buharlaştırana kadar camları bakarlar dışarı. Hayat oradadır; dışarıda; camın öte yanında... Durmaksızın akıp gider yollar, sokaklar, oyunları…



Kirli çocuklar görürler camdan yanaklı çocuklar... Terlemiş, düşüp dizini kanatmış, burnu akan... Anlamam çocuklarını camdan kafese hapseden anneleri; 'çimlere basmayınız' levhalarını koyan devletlûları anlamadığım gibi.



Ne münasebet çimlere basmamak! Çimler basılmak içindir, toprak üzerinde uzanmak!



Esasen beton yapılarla çimleri çevreleyen zihinlere asmak lazım tüm uyarı levhalarını… Upuzun gökdelenlerle dilim dilim dilimlenmiş masmavi gökyüzünü, kuyunun içindeki kurbağa gibi hüzünle izleyen cam yanaklı çocuklar hep hüzünlendirir beni.



Bebekler henüz daha gözlerini bile açmadan el ve ağızlarıyla, yani dokunarak tanıyıp, zihinlerine tanımlarlarmış çevreyi. Minik bir bebeğin yakaladığı her şeyi ağzına götürmesi, onu yemek istemesinden değil, bu dokunarak tanıma sürecinin olağan reflekslerinden biriymiş.



Bu nedenle bir tek camı tanıyabiliyor cam yanaklı çocuklar. Yağmura dokunamıyor, çamura, çime, toprağa, arkadaşının dizine, topa ve daha bin çeşit şeye...
Oysa kediler dokunmalı ki, hayat denen o eşsiz mucizevi kaynağın neşesini hissetsin insanoğlu.


Ve çocuklar da...


Dokunmalı...


Ve çekmeli yanağını camlardan...


Kırıp camdan kafesin duvarlarını dışarıya çıkmalı mutlaka. Temas etmeli. Ve koşmalı hatta... Hoplayıp zıplamalı tıpkı kediler gibi. Düşmeli, kanamalı, canı yanmalı, iyileşmeli sonra, izler kalmalı küçük yaralanmalardan bacağında...Ve biz bu yaralara bakarak anlamalıyız hayatımızın anlamını.


İnsan yaşadığını ancak o zaman hissediyor zira!


Özgür olmalı çocuklar.


Ve tabii kediler de...


cam yanaklı çocuklar - nedim hazar ile melimali-net

Meraklısına festival rehberi



28. Uluslararası İstanbul Film Festivali, 04-19 Nisan 2009 tarihlerinde. Festivalde 20’ye yakın bölümde 150’yi (hatta 200'e yakın olmuş bu sayı!) aşkın film gösterilecek.




Bu sene 28.si düzenlenen Uluslararası İstanbul Film Festivali’nden midir, yoksa dağıtım şirketlerinin seçim filan gibi kaygılarından mıdır bilinmez, normal sinemalarda vizyona giren filmler arasında dişe dokunur bir yapım maalesef yok. Bu nedenle özellikle İstanbul’daki okurlar için bir festival turu yapmak en doğrusu olacaktır sanırım. İstanbul dışındaki okurlarımız sakın alınmasınlar, zira bahsini edeceğimiz filmler artık tüm şehirlerimizde gösterim imkânı bulabiliyorlar. Bu yazıyı önceden yapılmış bir hazırlık olarak görsünler lütfen.




Festivalin geleneksel “Dünya Festivallerinden”, “Genç Ustalar”, “Mayınlı Bölge” gibi bölümlerinde birçok filmin ilk gösterimi yapılacak. “Gümüş Ülke, Altın Sinema: Arjantin” ve “Aşk Olsun” gibi yeni bölümlerin yanında, “Asiler, Azizler, Âşıklar”, “Anılarına” gibi bölümlerle de klasik sinemanın örneklerine yer verilecek. Her yıl olduğu gibi ünlü konuklar, usta sinemacıların katılacağı söyleşi ve atölye çalışmaları, sinema dersleri de yerini alacak. Açılışı cuma günü yapılan festival 19 Nisan’da sona erecek.



Oldukça enteresan bir filmle açıldı festival: Hoş Geldiniz. Artık yapımın ilginçliğinden midir, yoksa ismi güzel bir açılış filmi olabileceğini gösterdiğinden midir bilinmez, Fransız yapımı filmde bol miktarda oryantalist sosla beraber Avrupa’daki iki Müslüman gencin aşkı anlatılıyor. Türkçe ve Kürtçenin de konuşulduğu filmde epeyce Kürt kökenli genç oyuncu rol almış. Başrolde ise (Kürtler mi bilmiyorum ama) Maraş kökenli iki kardeş var: Fırat ve Derya Ayverdi. Kaçırdığınızı düşünmeyin, film salı (7 Nisan) günü tekrar gösterilecek.




Uluslararası Yarışma bölümünde bu sene 12 film yarışacak. 3 tane Fransız filmiyle (ne yazık ki en kötüleri de bu üçü) festival jürisinin tercihleri yönünde fikir veren yarışma bölümünde dikkat çeken filmler; İrlanda yapımı ‘Bu Filmde Ben de Varım’, İsrail yapımı ‘9.99$’, Bulgar yapımı sert ama sıkı bir suç filmi olan ‘Zift’ (Aslında bunu ‘Zıkkım’ olarak çevirmek lazımmış!), Toronto’dan FIBRESCI ödüllü bir Avustralya/Güney Afrika ortak yapımı ‘Utanç’ (Başrolde John Malkovich var), Semih Kaplanoğlu’nun derinlikli filmi ‘Süt’, sıra dışı ve bol ödüllü Şili/Brezilya filmi ‘Tony Moreno’, Yunan yapımı bir yol filmi olan ‘Atina-İstanbul’…Avrupa Konseyi ve Euroimages işbirliğiyle verilen Avrupa Konseyi Sinema Ödülü (FACE), “insan hakları konusunda kamuoyunda duyarlılık uyandıran, konunun öneminin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunan” bir filme verilecek. Türk yapımı ‘Sonbahar’ bu kategoride. Bu bölümde dikkat çeken bir diğer film ise Brezilya yapımı ‘Son Durak 174’… Tanrıkent ve Özel Tim filmlerinin senaristinin elinden çıkma bir film. Zor izlenebilen bir iç savaş filmi olan ‘Kuduz Köpek Johnny’i de bu listeye eklemek lazım.




Türk sinemasının son dönem yapımlarının bir araya geldiği yerli bölümde, Ulusal Yarışma, Yarışma Dışı, Yeni Türk Sineması ve Belgeseller başlıkları altında 40’ı aşkın film yer alıyor. 14 Film Altın Lale için yarışacak. Ulusal Yarışma jürisi, Kutluğ Ataman’ın başkanlığında TimeOut Film Editörü Geoff Andrew, yazar Ayşe Kulin, yapımcı Zeynep Özbatur, Saraybosna Film Festivali Genel Yönetmeni Mirsad Purivatra ve oyuncu Bennu Yıldırımlar’dan oluşuyor. ‘Kara Köpekler Havlarken’, ‘Süt’, ‘Ali’nin Sekiz Günü’ yarışma bölümünün dikkat çekici filmlerinden. Nur Akalın’ın 2007’de hayatını kaybeden büyük bestekâr ve bağlama üstadı Özer Şenay’a adadığı ‘Merdiven Altı’ yarışma dışında gösterilecek. Belgesel bölümünde ise çok enteresan bir film göze çarpıyor: Kutluğ Ataman’ın ‘Aya Seyahat’i! ‘Türkler aya mı gitmiş?’ sorusunun cevabını, 1957’de Erzincan’ın bir köyünde dört köylünün aya seyahat etme çabalarıyla opak bir şekilde izleyeceğiz.




Akbank Galaları’nda gösterilecek sıra dışı yönetmen Kathryn Bigelow’un ‘Düşman Hattı’nı not edin lütfen. Bu sezon sinemalarda da gösterilecek film, Irak’ta bomba imha eden iki askerin hikâyesi. Festival ve Akbankçılar nedense Ararat’ın yönetmeni Atom Egoyan’a kucak açıyorlar. Yönetmenin her filmi gibi son derece bireysel ve eski defterleri kendince açtığı ‘Tapınma’ da bu bölümde gösteriliyor.




Yıllara Meydan Okuyanlar bölümü, anlaşıldığı üzere ‘eski tüfek’ sinemacıların son ürünlerini izleyiciye sunacak. Fransız bunalım sinemacısı Claude Chabrol (pek sever bizim sinematekçiler), İngiliz lirik filmlerinin ustası Terence Davis, Polonyalı 70’lik çınar Jerzy Skolimowski, yazar ve hukukçu yönetmen Bertrand Tavernier (Ah bu Fransız sevdası!) bu bölümün bazı sinemacıları. Ustaların son eserlerini bu bölümde bulmak mümkün. Dünya festivallerinin dikkat çeken filmlerinin gösterildiği bölümde ise İran kökenli ama doğma büyüme Amerikalı Ramin Bahrani (Onu Chop Shop’tan hatırlar meraklılar) ‘Hoşçakal Solo’ ile Türk izleyicisine selam çakacak. Bol ödüllü Kazak filmi (Yönetmeni esasen belgeselci olan Sergey Dvortsevoy) ‘Tulpan’ ise güzel bir komedi. Çehov’un İvanov’undan serbestçe uyarlanan ve İzlanda’nın Oscar adayı olan bir komedi olan ‘Belalı Düğün’ farklı coğrafyalar, farklı kültürler adına hoş bir tat. ‘Tokyo Sonatı’ ise parçalanmaya başlayan bir Japon aile özelinde toplumsal bir eleştiri içeriyor. Yalnız yönetmeni Kiyoshi Kurosawa’yı Akira Kurosawa ile karıştırmayalım, akraba bile değiller. Kolombiya yapımı bir suç filmi olan ‘İt İti Isırır’ ile bu bölümü noktalayalım.



Festival ülke olarak bu yıl projeksiyonu Arjantin’e çevirmiş. Bu ülkeden iyisiyle kötüsüyle 8 film gösteriliyor. Nasıl ki eski tüfeklere önem veriliyorsa, genç sinemacılar da unutulmuyor festivalde.




Genç Ustalar başlıklı bölümde, Macar filmi ‘İz Sürücü’, sinema sektörünün olmadığı Guatemala’dan ‘Benzin’, farklı bir Romanya komedisi olan ‘Oltanın Ucunda’, incelikli bir Güney Kore filmi olan ‘Ağaçsız Dağ’ gibi genelde genç sinemacıların ilk eserleri gösterilecek.




Mayınlı Bölge’de ise yine sınırları zorlayan, aykırı ve ayrıksı filmler var. Bunlardan biri Endonezya yapımı ‘Kör Domuz Uçmak İstiyor’… Film karışık kültürlerin bir araya geldiği bir toplumda değerler üzerinden göndermelerde bulunuyor. Amerika’nın göçmenlere uyguladığı insanlık dışı muameleleri eleştiren ‘Piçler’ ise Meksika yapımı minimalist bir film. İranlı usta yönetmen Abbas Kiarustemi ise son filmi ‘Şirin’ ile bir şark klasiği olan ‘Hüsrev ile Şirin’e farklı yaklaşıyor. Film meşhur aşk destanını izleyen ve aralarında Juliette Binoche’un da bulunduğu 112 İranlı kadının doğal tepkilerinden oluşan bir kolaj. Aykırılık olur da Takeshi Kitano olmaz mı? Japon usta gerçeküstü üçlemesinin son filmi (Öncekiler Takeshis ve Yaşasın Yönetmen’di) ‘Akileus ve Kaplumbağa’ ile sanat, kapitalizm ve hayal âlemi üçgeninde savaş veriyor. Yunan filozofu Zenon’un meşhur paradoksundan ismini alan film, orta yetenekteki bir ressamın hikâyesini anlatıyor. Varoluşçu bir şiddetöyküsü olan ‘Uzaklık’ ise Almanya’dan Haneke tadı taşıyor bizlere.




Tahmin edildiği üzere daha birçok bölüm ve ele alamadığımız onlarca film var. Aşk Olsun, NTV Belgesel Kuşağı, Geceyarısı Çılgınlığı, Çocuk Mönüsü, Bill Plympton Filmleri, Asiler, Azizler, Âşıklar, Ustalara Saygı, Anılarına (Elia Kazan, Paul Newman, Sydney Pollack, Yusuf Şahin) ve kısa filmler değinemediğimiz başlıklardan bazıları. www.iksv.org adresinden daha ayrıntılı inceleme yapabilir ilgilenenler.




Biletler tam 10 TL, öğrenci ile 65 yaş ve üstü için 7 TL olacak. Festivalde hafta içi gündüz seansları ise 3,50 TL. 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali en iyi yabancı film Oscar’ını kazanan Japon filmi ‘Gidişler’ ile perdelerini indirecek.

If I Wasn't Muslim!


If I wasn't muslim
Yükleyen maesselame


Eğer Müslüman olmasaydım

Eğer Müslüman doğmamış olsaydım; hayat daha eğlenceli olurdu! Toprağımda refah içinde yaşayabilirdim ve hatta daha büyük bir ev inşa edebilirdim.

Ara sıra bir fare gibi kaçmak, saklanmak zorunda kalmazdım.

Eğer Müslüman olmasaydım; komşularım evimi ateşe vermezdi, dikenli tellerle çevirmezlerdi ve ben terör (korkusu) içinde yaşamazdım.

Kitaplar sana Avrupa tarihinde bir hata olduğunu söylemezdi. Kendimin aptal, geri zekâlı, senin için tehdit ve ilkel bir yaratık olmadığımı ispatlamak zorunda kalmazdım…

Ve hayatınızdan uzak hor görülen biri olmazdım…

Akrabalarımın isimlerinden ve kimsenin anlamadığı bir dille konuştuğum tanrımdan utanmazdım.

Geleneklerim Hıristiyan komşularımı ve arkadaşlarımı rahatsız etmezdi…

Beslenme tarzım, takkem, Ramazan Bayramı, hilali ve yıldızlar…

Biliyorum; bayram asla Noel yahut Paskalya gibi ünlü, çağdaş, havalı, batılı ve seküler olmayacak!

Eğer Müslüman olmasaydım; sıradan bir Slav ismine sahip olsaydım, sünnet bile olmasaydım, yumurtamı domuz jambonlu yiyebilseydim, kabullenilirdim…

Avrupa'yla bütünleşir ve bundan hoşlanırdım…

Şamar oğlanı olmazdım…

Eğer bir Hıristiyan olsaydım; benim de insan olduğumu ispatlamama gerek bile kalmazdı.

Eğer Hıristiyan'san; ne giyersen giy ve ne yaparsan yap, her zaman medeni birisin!

Fakat eğer bir Müslüman'san; senin için sempati duyulmasını sağlamak gerçekten çok zordur!

Seni gerçekten kimse sevmez, gerçekten kimse öpmez, kimse senin düşüncelerini duymak istemez…

Eğer Müslüman olmasaydım ki; eğer Hıristiyan dünyasının bir parçası olsaydım, Avrupa benim sevgili yuvam olurdu!

Neler olacağından kaygı da duymam gerekmezdi…

Yeniden ayakta durabileceğimden, kimliğimi tanımlamam için pantolonumu mu indireceğimden…

Sadece bir Müslüman olduğum için..! (Bütün bunlar)