Biliyorum; birazdan yazacaklarımın çok azı bir sinema
filmiyle ilgili gibi duracak ama emin olun bahsini edeceğimiz film ile, yazacaklarımızın doğrudan ve büyük ilgisi var. Sinema elbette, nihayetinde bir
sanat dalı ama ele aldığı konu ve verdiği mesajı doğru okuyabilmek için film
karelerinin arasında gezinmek kadar, bu karelerin arkasında duran bir takım
gerçekleri de görmek gerekiyor. Bu nedenle, film analizine kadar biraz sabır
göstermenizi arzu ederim.
Oswald Chambers, İskoç bir gezgin rahipti. Hıristiyanlık ve ahir
zamana dair tehlikeli görüşleri vardı. Nitekim Çanakkale Savaşı döneminde
ülkeleri adım adım gezerek 'Haçlı' ruhunu övüyor, işgalci güçlere moral
aşılıyordu. 'Dini Nasihatler' isimli bir de kitap yazdı Chambers. Adı 'Nasihat'
olan bu kitap baştan sona Haçlı ruhunu motive edecek 'gaz veren' metinlerdi.
Misal bir yerinde şöyle diyordu Chambers: "İnanç, kahramanlıklar üzerine
inşa edilmiştir." G.W. Bush'un önemli danışmanlarından olan papaz Jerry
Fallwel, sıkı bir Chambers takipçisiydi. Dolayısıyla Başkan Bush'un başucu
kitaplarından biriydi onun kitabı. Bush, bu kitaba kendini o kadar kaptırmıştı
ki, yakın çevresi çoğu kez başkanın kendisini, 'İsa'dan hemen önce yeryüzüne
inip, İsa'nın gelişine dünyayı hazırlayan adam' olarak gördüğünü söylüyordu.
Nitekim o dönem yayınlanan Nesweek'in bir kapağı bu konuya
ayrıldı. Dosyanın ismi de ilginçti: Bush ve Yaradan! George W. Bush, sabahın erken saatlerinde
kalkıp dini kitaplar okuyor. Kabine toplantıları da dualarla başlıyor, kendisine
sorulan basit soruları bile İncil'den örnekler vererek cevaplıyor.
"Yaradan" kelimesini dilinden düşürmeyen Başkan, görevinin kendisine
Tanrı tarafından verildiğine inanıyordu. Aynı günlerde Fransız Le Nouvel
Observateur Dergisi Amerika Başkanı George W. Bush'un dünya üzerinde yaşayan
500 milyon "Evangelist"in en önemli dini liderlerinden biri olduğunu
yazdı.
Grace Hallsell'in enteresan kitabı 'Forcing God's Hand'de
Amerika için tehlikeyi şöyle ifade edilir; "Amerika için gelecek yıllarda
en ciddi tehlike, dünyanın sonunun geldiğine inanan ve o sonu kendi
hayatlarında görebilmek için her şeyi yapabilecek tarikatlar..."
Hallsell'e göre, 'Tanrı'yı kıyamete zorlayan' bu görüş Amerika'da iktidar
olunca, tehlikeli ve kanlı oyun süreci başlamış oldu. Ve Newsweek tam da bu
dönemde kapağı yayınladı: ‘Güneyden Gelen Kral” yani Hz. Mesih’in öncüsü.
Kocaman bir Bush resmi süslüyordu başlığı!
Sonrasında neler olduysa, tamamı bu yeni konsept ve angajman
çerçevesinde yaşandı, diyebiliriz. Amerika, bu yeni politikası ile paralel
olarak yeni dostluklar ve düşmanlıklar tesis etmekte gecikmedi.
ABD yönetimi ‘Terörizm’ yani yeni düşman ile yapacağı
mücadeleyi topyekun kurguladı. Olay sadece siyasi ya da askeri değildi. Medya
ayağı vardı, sanat ayağı da. Bunun için Hollywood’a önemli görev düşüyordu. Bu
nedenle Pentagon-CIA ve Hollywood arasında büyük bir stratejik bütünleşme
örnekleri görülmeye başlandı.
Pentagon sponsorluğunda, Kuzey Kaliforniya Üniversitesi
Teknoloji Fakültesi, senarist Steven De Suuza (Die Hard / Zor Ölüm), yönetmen
Joseph Zito (Delta Force / Delta Gücü, Point Last Seen ), David Fincher ve
Spike Jonze ile birçok görüşme düzenledi.
Kenneth Bergquist tarafından yönetilen bu görüşmelerin
amacı, terör saldırıları senaryolarının kurgulanması ve gerçekçi repliklerin yazılmasıydı.
Pentagon’la Hollywood arasındaki bu stratejik işbirliğinin ilk örneği II. Dünya
Savaşı yıllarında kurulan Enformasyon Bürosu’ydu. Savaş boyunca Hollywood’da
hangi tür filmlerin yapılması gerektiği konusunda brifing veren bu
“düzenleyici” kurum, Hollywood’un cepheden neyi, ne kadar aktaracağını
belirliyordu.
Birçok büyük film stüdyosu ellerindeki ‘felaket’ temalı
projeleri hızla dönüştürdüler. Hepsi yeni konsepte uygun hale getirildi.
Bu dönemde dönemde vizyona giren filmlerin büyük bir
çoğunluğunu savaş filmleri oluşturuyordu. Birkaçı olarak Ridley Scott’un
Somali’deki Amerikan bozgununu anlattığı “Black Hawk Down / Kara Şahin Düştü (2002)”,
Kuzey Vietnam Ordusu ile Amerikan Ordusu arasındaki savaşın yeniden işlendiği
Randall Wallace’ın “We Were Soldiers/ Bir Zamanlar Askerdik (2002)” ve Phil
Alden Robinson’un nükleer savaş kabusunu dirilttiği “Sum of All Fears/ En Büyük
Korku (2002)” yu saymak mümkün.
Nitekim bu yeni konsept
Le Monde’dan Samuel Blumenfeld’in dikkatini çekmiş olacak ki, 24 Temmuz
2002’de ilginç bir yazı kaleme aldı ve şu enteresan tespiti yaptı: “ABD’nin
Irak’a girip girmeyeceğini önceden kestirebilmek için filmlerin vizyona giriş
tarihlerini yakından takip etmek gerekiyor!”
Nitekim ne Amerikan Film Endüstrisi ne de ABD resmi
kurumları bu gerçeği gizleme gereği hissettiler. CIA’nin yeni halkla ilişkiler
politikası daha eğlendirici ve dostane bulunuyordu. Halkı gizli güvenlik
konusunda bilgilendirip eğitirken aynı zamanda gizli konuları da açığa çıkarmamayı
öngören bir politika olarak değerlendirildi.
CIA’nin yeni halkla ilişkiler müdürü M.F. Brandon şöyle
diyordu: “CIA senaryoya bakar, gerekli yerlerde işbirliği yapar, gerektiğinde
ise öğüt verir ve sahip olduğu imkânları film sektörüyle paylaşır. Eğer birisi
çıkıp CIA hakkında aptalca bir tanıtım yaparsa, bunu yapmakta serbesttir, fakat
biz bunu desteklemeyiz.”
Tam da bu dönemde, Beyaz Saray sözcüsü Ari Fleischer, ABD
Başkanı George Bush’un yakın danışmanlarından olan Karl Rove’un Hollywood
stüdyolarının başlıca yöneticileriyle bir araya geleceğini söyledi. Fleischer,
film endüstrisi ve sanatçılardan propaganda savaşı sürdürmek için yardım
istenebileceği ihtimalini gözardı etmediklerini belirterek, “Beyaz Saray, ülke
içinde ve dışında yükselen hoşgörü, cesaret ve vatanseverlik gibi değerleri
eğlence dünyasıyla paylaşacak” dedi. Geçmişte uyuşturucu ve alkolle mücadele
konusunda ünlü sanatçılardan yardım istendiğini hatırlatan sözcü, “Beyaz Saray,
Hollywood’a yaratıcılığından dolayı büyük saygı duyuyor ve yurt içinde olduğu
kadar yurt dışında da halkı eğitmek kapasitesinde olduğunu kabul ediyor” diye
konuştu. Karl Rove’un Pazar günü Paramount, CBS, Showtime ve HBO televizyon
kanalları, Dreamworks ve MGM stüdyoları yöneticileriyle görüştü.
Haklarını teslim etmek lazım ki, Amerikan film endüstrisi
başta olmak üzere, batı sineması bu algıya epey destek verdi ve genellikle de
başarılı ürünler ortaya koydu. Kathryn Bigelow'un baştan sona Amerikan ordu
güzellemesi The Hurt Locker (Oscar ile de taçlandırılmıştı) bu türün
zirvesidir. Yine haklarını yememek lazım, sayıca çok az da olsa, tersi sanat
örnekleri de verildi. 2007 yapımı muhteşem bir belgesel olan 'Taxi to the Dark
Side' bunlardan sadece biriydi.
22 yaşındaki taksi şoförlüğü ile ailesini geçindiren Afgan
köylüsü Dilaver'in hikayesini anlatan belgeselde, 5 Aralık 2002 de terörist
olduğu şüphesiyle Amerikan askerleri tarafından göz altına alınıp, sorguya
çekilmesi anlatılıyordu. Envai türlü işkence neticesinde hayatını kaybeden
Dilaver'den sonra Amerikan hükümeti, 'işkence'yi farklı bir formda tartışıyor
ve adeta meşru görüyordu.
Belgesel, Amerikan askerlerinin Afganistan ve Irak’ta
gözaltına alınan tutuklulara Bagram (Afganistan), Abu Garib (Irak) ve
Guantanamo (Küba) hapishanelerinde uyguladıkları sorguya çekme ve işkence
tekniklerini ve Bush Hükümetinin bu konudaki politikasını anlatıyordu. Bir
diğer benzer yapım ise Michael Winterbottom'un sarsıcı filmi ' The Road to
Guantanamo.'
The Hurt Locker ile muhafazakar Amerikalıların, hükümetin ve
Hollywood'un gönlüne taht kuran Kathryn Bigelow, yeni filmi 'Zero Dark Thirty'
ile bu sevgiyi perçinlemek istiyor sanırım. Film, her ne kadar Oscar'lı örneği
kadar kaba bir propaganda filmi olmasa da, aynı türün kısmen incelikli bir
örneği. Zaten bunu bizzat yapımcılar da gizlemiyorlar. Ağustos ayında Entertainment
Weekly’de, filmin Obama’yı destekleme projesi olduğu, ancak kamuoyu
yoklamalarının beklenenden iyi çıkması neticesinde, bitirilmesi için acele
edilmediği yazıldı.
Projenin ortaya çıkış hikayesini fena halde merak etmeme
rağmen, herhangi bir mecrada denk gelmedi. Ama şahsen, Electronic Art’sın
klasik oyunu Medal of Honor: Warfighter’ın bulunduğunu biliyordum. Kim bilir
belki de Bilgelow ya da üst düzey politikacılardan birinin yetkilileri bu oyunu
oynarken filmini yapmayı düşündüler. Nitekim, filmin vizyonundan sonra oyun
şirketi ile film şirketi ortak olarak bu meşhur oyunun ‘Zero Dark Thirty’
edisyonunu piyasaya sürdüler. Orada istediğiniz kadar Ortadoğulu terörist
öldürüp, gönlünüzce işkence yapabiliyorsunuz!!
Biz filmimize dönelim…
Zero Dark Thirty, 2002 yapımı, 11 farklı ülkeden, 11
yönetmenin çektiği, 11'er dakikalık 11 Eylül 2001'i anlatan 11 adet kısa
filmden Meksikalı yönetmen Alejandro González Iñárritu'nunkinden ödünç alıyor
açılışı. Acıları hatırlatıyor filmin gazeteci kökenli senaristi Mark Boal.
Sonra mesleğe yeni başlayan bir kadın CIA ajanının, işkence içinde uzmanlaşmış
ustasının yanına geldiğini görüyoruz. Maya, 'kirli' işine başlarken son derece
insani (doğrusu; pasif aslında) gibi
görünüyor. Ya da karakter ile insani bir ‘eşleşme’ kurmamızı planlıyor film. Sanırım
‘gerçeklerle örtüşme’ gayreti, dramayı geri plana itiyor ve karakteri
derinlemesine ele alıp, ruh dünyasına filan inmeyi boş veriyoruz sonra.
Yaklaşık yarım saat boyunca bitmek bilmeyen sorgu ve işkence sahneleri
izliyoruz. Bir yere kadar, hislerini köreltmemeyi başaran ajan Maya, bizzat
bombalı saldırının hedefi olunca, pısırık halini atlatıyor, hissizleşiyor ve
hayatını Üsame Bin ladin'i yakalamaya adıyor. Film, El Kaide'nin liderinin peşinde
geçen yaklaşık 10 yıllık bir dilimi anlatıyor.
![]() |
| Propaganda filmlerinin olmazsa olmazı; bayrak fetişizmi... |
Yönetmen Bigelow, daha proje aşamasındayken Amerikan
devletinin desteğini aldığı için, filmin inandırıcılığı yönünden pek endişesi
yok gibi. Ki haksız da değil, ilk karesinden son jeneriğine kadar bunu (meselenin
dokümantasyon kısmının iyi hazırlandığını) hissediyoruz. Önceki örneklerine
nazaran, biraz daha insaflı ve propaganda dozunu biraz aşağı çeken yönetmen,
anlaşılan bundan dolayı kırmış olacak ki, CIA filme mesafeli davrandı
sonrasında. Yönetmen ve yapımcıya da gönül koyduklarını açıkça ifade ettiler.
Filmin proje olduğu ve yapım ve sonrası aşamasında, kısmen
de olsa kendi başına hareket ettiği o kadar açıktı ki, Pentagon ve CIA’yi
memnun etme adına, filmin fragmanı ve basına dağıtılan görsellerinde tek kare
işkence gösterilmedi. Sızanlar da hızla bulunup, kaldırıldı.
![]() |
| Maymunlarının ölümüyle üzüntülere gark olan işkencecimiz. |
Zero Dark Thirty'nin (ZDT) çizdiği atmosferde, kötülere kaba
saba bir bakış açısı yok belki ama çok daha ince işçilik mevcut. Omurgadaki
klişelere ilave olarak, özel çalışılan alt mesajlarda az değil. Misal; Üsame'yi
ele verenlerin maddi zaaflarını o kadar bayağılaştırıyor ki, mesele bir ara
'Ladin'i ver arabayı kap' seviyesine kadar iniyor. İşkence sahneleri, gerçekçi
olma adına birebir verilirken, eleştirel bir bakış bile olmaması da ayrı bir
konu elbette.
2010 yapımı bir Gregor Jordan filmi olan Unthinkable'da
işkencenin meşrulaştırma çabalarını, izlerken irite olarak görmüştük. Samuel
Jackson'un çizdiği işkenceci tiplemesi şu mesajın altını çiziyordu: "Evet;
işkence kötüdür elbette ama terör daha
kötüdür. İşkence, teröre karşı standart donanım olarak normal görülmeli!"
Zero Dark Thirty, bu fikriyatı iyice içselleştirerek, bitmek
tükenmek bilmeyen diyaloglarla ilerliyor yaklaşık iki saat boyunca. İşkence
sahnelerinin sonunda, işkencecinin tutsağa dediği, "Yenilgi böyle bir şey
kardeş, senin cihadın son buldu." cümlesi filmin iliklerine sinen
Evangelist yaklaşımın en bariz göstergesi.
![]() |
| Amerikan teknolojisinin gövde gösterisi. |
Filmin önemli sıkıntıları var. İlki; yazımından kaynaklanan.
Bir çeşit docu-drama tadında ilerleyen filmde, anlatım sıçramalı ama ritmik
olmadan yapılıyor. Keyfe keder konulan seperatorlerin hiç bir anlamı yok.
Dahası yaklaşık iki saat boyunca bir sürü isim havada uçuşuyor. Bunların çoğu
süreci yakından takip etmeyenler için çok anlam ifade etmiyor ve ziyadesiyle filmin
dışına atıfta bulunuyor. Bu durum filmin metnini senaryodan ziyade, espiyonaj raporuna
dönüştürüyor. Senaryonun en başarılı olduğu noktalar, lalettayin araya serpiştirilen
düşman aşağılamaları. Örneğin, ilk faslın sonuna doğru işkenceci, tutukluya tasma
takıp, 'sen benim köpeğimsin.' diyor. Biraz sonra ise 'İstediğimi anlatmazsan
Seni İsrail’e veririm tehdidi' savuruyor.
Operasyon öncesi nal atma oyunu gibi, diyalogsuz mesajlar da cabası.
Sorunlu senaryo, zıp zıp zıplayarak ilerliyor. Omurga
hikayeyi bağlayacak küçük yan hikayeleri koymayı gereksiz görüyor gazeteci
kökenli senaristimiz. Koydukları da yarım yamalak kalıveriyor.
Film, diyaloglarla ikna edemediği seyirciyi, belgesel havası
verilmiş sorgu görüntüleriyle ikna etmeye çabalıyor sonra. Hakkını teslim
edelim, burada kendince bir kontrast da yakalıyor Bigelow; Amerika'nın güçlü
kadınlarına karşı, Orta doğunun gölge kadınları...
![]() |
| Kadın ve bayrak; God Bless America! |
Filmin başarılı olduğu noktalardan biri görsel anlatımı. Ki
Bigelow'un geçmişi bunun güzel örnekleriyle dolu. Hatırlayalım; derinliği olan
bir vampir/yol filmi olan Near Dark, felsefi bir soygun/spor filmi Point Break
ve sıra dışı bilim/kurgu olan Strange Days... Hepsi birbirinden değerli
yapımlar. Ancak, kamera propagandanın hizmetine girince, tüm sevimliliğini
yitirdiği gibi, sanata ihanet aparatına da dönüşebiliyor ne yazık ki. Amaç
başka olunca sinema ikinci plana düşüyor ve bazı akıl almaz hatalar bile
yapılabiliyor. Misal; bir sorgu sahnesi esnasında bir üniversite öğrencisinin
yapmayacağı ters açı hataları var ki, Bigelow için bunun önemi kalmıyor
sanırım. Tamamen hakkını da yememek lazım. Bazı klişeler ile bu açıklar
kapatılmaya çalışılmıyor da değil; İşkenceyi yaptıktan sonra tuvalete gidip
aynada yüzlerine bakarak yapılan vicdan arayışı gibi…
![]() | ||
|
Başta bahsettiğimiz belgesel Taxi to the Dark Side'de Başkan
Bush'un 'Amerika işkence yapmaz' görüntüsüne Bigelow, Obama'nın aynı
cümleleriyle katkıda bulunuyor ama özellikle 'Su ile işkence' meselesinde
hukuktan ziyade vicdanlara seslenmeyi deniyor yönetmen. Amerikalılara,
'vicdanınız sızlamasın, haklısınız' diyor.
Filmin en büyük eleştirisi ise (Galiba CIA en çok bu sahneye
kızmış!) Obama’nın televizyonda, ‘Amerika işkence etmez’ diye demeç verirken işkencecilerin
TV izlemesi. Yönetmen bu kadar özeleştiri ile idare edin, demeye getiriyor işi.
Klasik propaganda sinemasının evrilip, hangi noktaya
geldiğini göstermesi açısından önemli bir film ZDT. Ne enteresandır bir diğer
örneği de çok yakınımızda duruyor bu sene: Argo. Ve nihayetinde galiba aday
seçimleri yapılırken Akademi bu iki filmden birine razı olmamızı söylüyor bize.
Müzik kullanmaya fırsat vermiyor yönetmen, dolayısıyla
sadece hissiyatımız olabiliyor müzikle ilgili, hiç de fena olmayabilirmiş ama
doğru dürüst müzik yok maalesef.
Toparlayacak olursak… Kim söylemişti hatırlamıyorum ama
doğru söylemişti; “Acımasızlık Amerika’nın resmi politikalarından biridir.”
ZDT, ABD’nin resmi politikasını uygulayan filmler sıralamasında listebaşı
oynayacak kadar başarılı. Buna bir de Amerika’nın teknolojik gücüne dair gövde
gösterisini de ekleyince, hakkını teslim etmek lazım, ‘bizim çocuklar başarmış’
gururlanmasını hak ediyor.
En büyük iki yüzlülüğü ise, filmin ‘gerçeklere’ dayandığını
söyleyerek yapıyor olması Zero Dark Thirty’i sadece bir film olarak
değerlendirmeye imkan tanımıyor ne yazık ki! Bir de –tabiri maruz görün- ucuz
ahlakçılığa sığınma durumu var.’ İnandırıcılık adına işkenceyi, tecavüzü olduğu
gibi verdik’ savunmasına sığınıyorsanız, kesinlikle ucuz ahlakçılık
yapıyorsunuzdur ve ne yazık ki Bigelow bunu yapıyor. Film hakkındaki en enfes
ve basit tespiti ise Sloven filozof Slavoj Zizek’in, The Guardian’da yayınlanan
yazısı yapıyor sanırım: “Zero Dark Thirty: Hollywood'un Amerikan İktidarına
Hediyesi.”
Tüm bunlardan sonra insan kendi kendine şöyle
fısıldayabiliyor; gel de Stanley Kubrick'i saygıyla anma!
*Filmde Üsame Bin Ladin'i öldüren ekibin başı miğferini
çıkardıktan sonra bu cümleyi söylüyor.
İşkence meselesi...














