10 Kasım 2014 Pazartesi

Demir almak vakti gelmişse dünyadan!



Stanley Kubrick kült filmi 2001: Uzay Macerası’nı 1968 yılında çektiğinde ortaya çıkan şeyin sadece bir filmden ibaret olmadığını insanoğlu aya ayak bastıktan sonra anlayacaktı.  Zira astronotların çektiği belgesel görüntüler ile Kubrick’in görüntüleri şaşırtıcı derecede benzerlik içermekle kalmıyor, Kubrick’in kurduğu uzay/zaman uzamsal ilişkisi bir nevi artık bilimsel veri olarak kabul ediliyordu. Usta yönetmenin çeşitli itham ve suçlamalarla ömür boyu karşı karşıya kalmak bir yana, çok sonra çektiği The Shining ile bu iddialara cevap verir gibi pek çok alt metin kullansa da, The Shining-Cinnet çok daha büyük tartışmalara ve ithamlara sebep oldu. Bu anlamda uzay filmlerinin babası sayılan 2001: Uzay macerası, kendinden sonra gelen tüm filmlere tabii olarak ilham verdi. Bu filme yoğunlaşırsak yazının tamamını ayırmak bile yetmeyeceği için burada bırakalım.

Memento ve Inception gibi önemli filmlere imza atan sıra dışı yönetmen Christopher Nolan’ın Interstellar- Yıldızlararası projesi daha yapım öncesi aşamasında Kubrick’in Uzay macerası ile benzeştirilip karşılaştırılmaya başlanmıştı. Aslında projenin varlığı yaklaşık 8 yıldır biliniyordu. Jonathan  Nolan’ın (Christopher’in kardeşi) yazdığı metnin Spielberg tarafından çekilmesi bekleniyordu. Açıkçası, yazarın ağabeyinin kendi felsefesinden eklemeler yaparak çekmeye karar vermesi sinema sanatı açısından sevindiriciydi, zira Spielberg’in projeyi mısır patlağı malzemesine dönüştürme ihtimali yüksekti.

Ne ki Yıldızlararası henüz vizyona girmeden tuhaf bir fısıltı gazetesi yayını başladı. Kimi otoriteler filmi özel gösterimde izlemiş ve sinema tarihinin en iyi filmi payesini vermişti bile. Ünlü sinema sitelerinde aldığı puanlar dudak uçuklatacak cinstendi. Kimileri bunun yönetmenin bir tür PR çalışması olduğunu söylerken, kimi de kendi adına özel mail adresi bile almayan Nolan’ın buna tenezzül etmeyeceğini yazıp çizdi.



Aslında gerekçesiz bir durum değildi bu. Zira ‘Nolan Kredisi’ diye bir kavram oluşmuştu sinema sektöründe. Öyledir de, bazı yönetmenler isterlerse telefon rehberini senaryolaştırıp filme çekeceklerini söylesinler, kitleler üzerinde heyecan oluştururlar. Nolan da böylesi bir isimdi. Bu tür isimlerin en büyük talihsizlikleri ise, filmlerini görmeden yüceltenler olduğu gibi, izlemeden yerin dibine batıranların da varlığıydı!

İşte bu tartışmalar gölgesinde vizyona girdi Yıldızlararası. Film, uzak olmayan bir gelecekte insanlığın sonuna dair bir anti-ütopyayı anlatıyor. Hükümetlerin ve silahların dünyayı yaşanılmaz kılmasına ramak kala, insanlığın inisiyatif alıp tekrar fabrika ayarlarına dönme çabasını, ancak biraz da işin işten geçme döneminde kendine konu ediniyor Yıldızlararası. Tekrar tarıma dönen insanlık, mahvettiği çevrenin gazabından kurtulmak için çareler ararken, işi gücü olmadığından kendini mısır yetiştiriciliğine vermiş bir pilot ve kızının odağında bir grup araştırmacının dünyayı kurtarma çabasını izliyoruz Interstellar’da.

Film hakkında söylenebilecek en önemli şey, hem Kubrick’e hem de Nolan’a büyük haksızlık yapıldığı. Zira 2001: Uzay Macerası ile Yıldızlararası’nın türü dışında hiçbir benzerliği yok. Bu filmleri bir birine benzetmek İnce Memed ile Zapata’yı aynı kefeye koymak gibi bir şey. Bir kere Kubrick’in sinema dili ile Nolan’ınki arasında uçurum var. Öyle olması da doğal... Biri uzay hakkında neredeyse ‘hiç’ bilgi sahibi iken muazzam bir görü ve görsellikle bir dünya tasvir etmişti. Nolan ise, bilimin geldiği tüm verileri yedeğine alarak, adeta yüzyıl öncesinin atmosferini tekrar kurmuş ve gücünü görsellikten ziyade felsefe ve kelama dayayan, duygusal eğrisi muazzam bükümlü bir yapım ortaya çıkarmış.


Bilinmeyen bir dünyayı tek karede tasvir edip işin içinden çıkıveren Kubrick dehası ile, zamanı bir oyun hamuru gibi evirip çevirerek, üstelik buna duygusal gerilim ve aksiyon da eklemlemeyi başaran Nolan derinliğini mukayese etmek değil, tamamlayıcı olarak görmek lazım. 1968 yapımı filmdeki karadelik görselliği ile 2014 görselliğini karşılaştırmak zaten vicdansızlıktır.

Kubrick’in dış uzayı ile Nolan’ın iç uzayı ayrı ayrı lezzetler içeriyor. Hatırlayalım; Inception bir yönüyle ‘iç uzay’ filmiydi. İnsanın derinliğine ve bilinmezliğine yapılan ürpertici ve zihin karıştırıcı bir seyahat vardı o filmde.  Interstellar, kapkara bir gelecekte insana dair umut ekimleri yaparken, işin felsefesini, duygusunu ve zaman kavramındaki analitiğini sinema diliyle vermeyi deniyor. Tabii şahane bir görsellik ve Hans Zimmer’in acımasızca güzel olan müziği eşliğinde!


Esasen bu tür filmler ister istemez kendisinden öncekilerle bir şekilde irtibatlandırılabiliyor. Metinleri Malick’i hatırlatan Yıldızlararası, dramatik yapısıyla Zemeckis’in Mesaj’ını çağrıştırıyor da diyebiliriz.

Christopher Nolan sineması dediğimiz şey bir tür sinemasından ziyade, tarz sinemasına dönüşüyor her film ile biraz daha. Nolan anlattığı hikayenin türü ne olursa olsun mebzul miktarda epikleştirerek ve zaman kavramıyla ciddi şekilde oynayarak aktarıyor şeride.



Nolan’ın kadere bakışı elbette takdire şayan, bunu yaparken bir yükseltiye tırmanıp ‘ey insan’ didaktizmine saplanmaması da, ancak ‘boşuna bakışını başka yere çevirme, çare sensin’ materyalizmi de samimiyetindeki sıcaklığı zedeleyen yönlerden. Elbette ‘Çare Drogba’ vulgarizasyonu yapmıyoruz ama kainattaki o muhteşem manzumeyi görüp, bunu tasvir ederken bilimin soğuk yörüngesinde iki ayağın da sabit kalması , doğrusu, çok hazzetmediğimiz bir durum!

Açıkçası sinema tarihini değiştirecek ölçüde güçlü bir film değil Yıldızlararası, ancak ‘dağ fare doğurdu’ durumu da yok. C. Nolan tadı her karesine sinmiş, insanlığın geçmiş ve geleceğine dair sağlam şeyler söyleyen bir film.