3 Ekim 2014 Cuma

Yeşilçam’a saygıyla…


Özellikle Yeşilçam’ın Altın Çağı’na şahit olanlar için 60-70’li yıllar ayrı bir güzel, farklı ve içli bir hayaldir. Televizyonun insan hayatını işgal etmediği, kendi yağıyla kavrulan sinemanın alt gelir gurubunun neredeyse tek eğlence olduğu dönemler… Yeşilçam, muazzam bir ince zeka ile el attığı her yabancı yapımı, bir şekilde yerelleştirmeyi başarmak gibi bir ustalığa sahipti. Batman, Spiderman gibi kültürümüzle en ufak bir alakası olmayan kahramanlar bile Yılmaz Atadeniz, Kunt Tulgar, Çetin İnanç, İrfan Atasoy gibi sinemacıların elinde birer yerli süper kahramana dönüşebiliyordu. Büyük kent salonlarını tapulayan eden melodram ve yıldızların oynadığı filmler, Yeşilçam’ın bu ucuz ve fantastik yapımlarına hayat hakkı tanımıyordu. Ne ki Anadolu seyircisi sahip çıkmıştı bu fantastik türe. Bu filmlerin de melodramlar kadar özgünleşme yönleri ve yetileri vardı. Flash Gordon devasız ince hastalıklara yakalanabiliyor, Kızılmaske bir kız uğruna yakıyordu şehri! Bu tür filmlerle ilgili incelemeyi şurada bulabilirsiniz.

Bırakınız belgesel sinemacılığımızın gelişmemişliğini, bizzat bu türe eser veren isimlerin bile arşiv defolu oluşları, maalesef dünya sinema tarihine geçecek bu enteresan dönem ve filmleri bugünkü neslin bilmesine engel teşkil ediyor.

Bazı isimlerin hayat ve hatıratlarını kaleme almasıyla sadece –o da çok kısıtlı- yazılı olarak nakil olunmuş günümüze. Bir de zaman zaman sinemayı konu alan filmler çok genel hatlarıyla aktarmış. Levent Kırca’nın Son filmi böyle bir örnekti. Ancak, TV skeci kalıplarına sıkışıp kaldığı için pek bir kıymet ifade etmedi ne yazık ki!




Cem Yılmaz’ın GORA, Yahşi Batı gibi sulu komedilerinin dışındaki filmlerinde (Her Şey Çok Güzel Olacak, Hokkabaz) özlenilen, yüceltilen bir tablodur aslında yukarıda bahsettiğimiz. Gerçi, parantez dışına taşıdığımız filmlerde bile saygı ve selam duruşu vardır. Misal Ofsayt Osman’ın mahkeme sahnesini uzaylılara izletir Yılmaz. Pek Yakında, Yılmaz’ın sinemaya, özellikle Yeşilçam’a duyduğu sevgiyi dolaysız olarak gösteren bir film. Elbette, yine Cem Yılmaz’a has zekice eleştirilerin, iğnelemelerin, buluş ve cinliklerin sıklıkla yer bulduğu bir yapım.

Aslında Yılmaz’ın sinema anlayışına uzak değiliz. Çektiği reklam filmleri birer sinema filmi tadında, çoğu kez ürünün önüne geçen bir drama içerir. Telekom’dan banka reklamlarına kadar neredeyse istisnasız tüm reklamlarında uygular kendi yöntemini ünlü komedyen.

Filmimizin kahramanı Zafer, doğrudan sinema sektöründen bir kişilik. Korsan piyasasında hisleriyle iş çeviren ve yanılmadan piyasanın nabzını tutup, sinemanın ruhundan anlayan bir tiplemedir Filmci Zafer. Devam etmeden önce konusunu detaylandıralım:


Korsancılık yapan Zafer, eşiyle sıkıntılar yaşamakta, boşanmanın sınırına gelmiş bir kaybedendir aslında. Karakter bu yönüyle gerek Her Şey Çok Güzel Olacak’ın Altan, gerekse Hokkabaz’ın İskender’iyle çok yakındır. Ve her tutunamayanın kaderidir, kendisi gibi olanlarla yolunun kesişmesi. Son korsan işini yapmaya zorlanan Zafer, bir grup ‘düşkün’ sinemacıyla yıllardır çekilemeyen bir filmin yapımcısı olur. Aslında onun niyeti, dizilerde küçük rollerde oynayan eşini başrol oynatarak tekrar evliliğini kurtarmaktır. Genelde iyilerin, nadiren kötülerin yer aldığı bir maceranın içine dalar Zafer…

Pek Yakında, literatürde ‘B Movie’ ya da ‘Trash Movie’ denen bir türün vaktiyle Yeşilçam’da da denendiğin gösteren, bu yönüyle belki de bir ilk olan eser olarak da sinema tarihimizde yerini alıyor. Filmin bir diğer özelliği, bu güne kadar yönetmenlik koltuğunu hep birileriyle paylaşan Yılmaz’ın ilk kez tek başına bir filmi yönetiyor olması. Bu anlamda Pek Yakında, ‘Yazan, oynayan ve yöneten Cem Yılmaz’ tabirini hak ediyor. Fantastik Türk sinemasının mutfağına dair fikir vermesi açısından ilginç olan film, sinemamızın asırlık idraki münasebetiyle de bence enteresan bir tarihe denk gelmiş.




Tib Burton’un güzeller güzeli filmi Ed Wood’u bana hatırlattı Pek Yakında. Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en yeteneksiz yönetmeni olarak kabul edilen Ed Wood’un filmi yapma tutkusunu, tekaüt sinemacılar, imkansızlık içinde yaptığı filmleri anlatır Burton, Ed Wood’da.

Pek Yakında Eşkıya filminin final sekansıyla açılıyor. (İlerleyen sahnelerde de saygı duruşu kabilinden parodisini eklemeyi ihmal etmemiş) Kahramanımız figürasyondan birini canlandırırken, birazdan izleyeceğimiz filmin duygusal dokusuna dair de epey ipucu veriyor. Evet, Pek Yakında pek çok yönüyle Yavuz Tuğrul hüznü de içeriyor. Cem Yılmaz’ın alemet-i farikası ise bu hüznü ustaca mizah ile harmanlayabilmesi. Daha sonra birkaç daha parodisini de yaparak bazı Yeşilçam klasiklerine gönderme yapıyor Yılmaz. Bununla beraber, Yılmaz Erdoğan, Sunay Akın ve Mazhar Alanson gibi isimleri gerçek kimlikleriyle filme koyarak bir tür ticari cinliği, klasik Cem Yılmaz esprisiyle de birleştirmeyi deniyor.


Estetik ve içeriğiyle uzun metrajlı Cem Yılmaz reklamlarını hatırlatan Pek Yakında, son derece basit bir hikayeyi yer yer dokunaklı işlemesine işliyor ama meseleyi bu kadar uzatmanın anlamı var mıydı emin değilim! 130 dakikalık film, sarkan yönlerinin budanmasıyla pekala yarım saat, belki daha fazla kısaltılabilirmiş esasen. Aslında bunu yapabilecek bir yetenek olduğunu da finaldeki ‘Şahikalar’ filminin fragmanıyla görüyoruz. Neredeyse geriye kalan 127 dakikaya denk bir güçlü anlatım ve derdini ifade edebilme estetiği var bahsettiğim klipin.

Klasik kadrosuna yeni yüzleri katarak zenginleştirdiği oyuncular fena bir iş çıkarmıyorlar. Ayşen Gruda biraz eklemlenmiş gibi dursa da, filmin yapısını bozacak bir oyuncu torpili yok kimsenin. Keza müziği de yerli yerinde, yer yer sözlerle destekleyerek duygusal etkiyi artırmayı başarıyor.




Filmin başka bir enteresan yönü ise psikianaliz ile bir tür alter-ego karakteri. Her ne kadar finalde tam bir yere bağlamıyorsa (Ki filmin temel zaaflarından biri de, bazı meselelerin ucunun açık bırakılması, kurşunlanan araba gibi) ilginç bir hayali karakter zaman zaman gelip muhasebe yapmasını sağlıyor kahramanın.

Toparlayacak olursak; klasik Yeşilçam melodram tadı içeren, konusuyla Türk sinemasına saygı duruşunda bulunan, Cem Yılmaz’dan beklenen nüktedanlık ve zeka oyunları içeren yönleriyle Pek Yakında, -popüler sinema izleyicisini ne kadar tatmin eder bilemiyorum ama- hoş bir seyirlik. Ama en iyi filmi değil şüphesiz.


Fantastik Türk Sineması'na genel bir bakış



1939'da tarım mühendisliği eğitimi için ABD'ye giden Turgut Demirağ, orada kararını değiştirip sinema eğitimi almıştı. Bir süre Hollywood’da staj gören Demirağ, Türkiye’ye döndükten sonra 1947 yılında Bir dağ Masalı’nı çekerek sinema kariyerine start verdi. Aynı zamanda filmlerinin yapımcısı da olan Demirağ, hem yazıyor, kamerayı kullanıyor ve yönetiyordu. 1952′de fantastik bir film uyarlaması çekti: Drakula İstanbul’da. Çığır açıcı bu yapımın senaryosu Ali Rıza Seyfioğlu’nun Kazıklı Voyvoda adlı romanı temel alınarak yazılmıştı. Yer, yer Bram Stoker’ın Dracula’sının serbest bir uyarlamasına benzeyen filmde pek çok yerel unsur eklenerek adeta millileştirilmişti.

1953 yapımı Balıkçı Güzeli filminde devasa bir örümcek kullanmıştı Yeşilçam. Aynı yıl çekilen Üç bba Torik’te ise halı uçuyordu. Tamamıyla fantastik film olan Uçan daireler İstanbul’da ise 1955 yılında çekildi ama en ilginci ünlü ünlü usta Ö. Lütfi Akad’ınkiydi…


1955 yılında o dönem Kemal Film adına iş yapan Lütfi Ömer Akad, Herbert George Wells’in klasik romanı “The Invisible Man –Görünmez Adam”ı çekmek istediğini Osman Fahir Seden’e anlattı. Görüntü yönetmeni Kriton İlyadis ile oturup uzun uzun filmi nasıl çekecekleri üzerine ciddi anlamda kafa yormuştur usta yönetmen. Romanın kahramanını alıp İstanbul’a getirecek ve ‘Görünmeyen Adam’ metaforunda insanı arayacaktı Akad. Proje Seden’in aklına yatmasa da, filmin yapımcılığını üstenir Kemal Film. “Görünmeyen Adam İstanbul’da” adıyla çekilen film, karısı tarafından aldatılan asistan bir kimyagerin intikam hikayesiydi. Akad uğraşmasına uğraşmış, o yılların imkanlarına göre teknik ve görsel efektte sınırları zorlamış ve filmin geneline melodram kalıbı yerleştirmişti ama seyircinin hoşuna gitmemişti bu fantastik deneme. Aynı yıl çekilen Uçan Daireler İstanbul’da da benzer bir akıbete uğramıştı.

Yaklaşık 10 yıl sonra Tarık Dursun K’nın katkısıyla Nuran Şener’in yazıp yönettiği “Aydedeye Gidiyoruz” hem eğitici, hem de eğlendirici bir çocuk filmi olarak nispeten ilgi gördü.


1967 yapımı “Baytekin Fezada Çarpışanlar” artık fantastik sinemayı Yeşilçam türleri arasına koyacak yapım oldu. Batılı karakter Flash Gordon’un alabildiğince yerli versiyonu olan Baytekin Fezada Çarpışanlar en az içeriği kadar çekim macerasıyla da sıkıntılar yaşadı. B Sineması’da denecek olan bu türün en büyük handikabı ekonomik yetersizliklerdi. Yoksa tüm dünyaya yetebilecek kadar hayali vardı Yeşilçam’ın. Aynı sene Fantoma İstanbul’da Buluşalım ile bu kez karşımıza Batman çıkacaktı.

1951de ağabeyi Orhan Atadeniz'in teşvikiyle tekniker olarak sinemaya giren Yılmaz Atadeniz, şahane bir kurgucu olarak ün salmıştı.  Faruk Kenç, Atıf Yılmaz, Nejat Saydam ve Sırrı Gültekin gibi ustalarla çalışarak kamera arkasını da öğrendi. İtalyan yapımı fantastik film Kriminal’in çekimlerini ve post prodüksiyon aşamasını bizzat takip eden Atadeniz, kafasında nicedir planını yaptığı fantastik filmler yerli yerine oturmuştu. 1967′de kendi şirketini kurdu ve üç haftadan kısa bir sürede Killing İstanbul’da ortaya çıktı. Kurukafa maskesi ve iskelet benzeri giysisiyle bu önemli karakter, kapalı mekanlarla kayıtlı kalmıyor sokağa da çıkıyordu! İstanbul sokaklarında maskeli bir süper kahraman! Çok yapımcıya saçma gelen bu keşfe seyirci bayıldı. Film ticari açıdan büyük bir başarı yakaladı ve bir ay içinde masrafının üç misli gişe elde etmişti!


Yeşilçam’ın en şahane yaptığı şeylerden biri, tutan bir işi anında furyaya dönüştürmesidir. Açıkgöz yapımcılar paranın kokusunu aldılar ve ortalık fantastik filmlerden geçilmez oldu!

1967 yılı bu tür açısından inanılmaz bereketlidir. Frankenstein’ın canavarıyla karşılaştığı ‘Killing Frankenstein’a Karşı’ ve Sihirbaz Mandrake ile karşılaştığı ‘Mandrake Killinge KarsıDişi Killing’  ve Franco Nero’nun ünlü karakteri Django’yla bir araya geldiği bir Western uyarlaması - Cango ölüm Süvarisi bu yıl çekilir ve büyük ilgi görür. Batıda tanınmamasına rağmen Killing’in Türkiye’deki kariyeri yedi filmle kırılması zor bir seri rekora imza atar.  Atadeniz, hazinenin üzerinde oturduğunun farkındadır ve başka kahraman üretmeye başlar. Bu sebeple  başka maskeli Atadeniz kahramanı olana 1968 yapımı Kızıl Maske karşımıza çıkar. Bu filmde bir başka önemli olacak olan isim, Çetin inanç, Atadeniz’e asistanlık yapmıştır. Aynı yıl Süpermen Fantomaya Karşı vizyona çıkar ve artık birden fazla kahraman tek filmde kullanılmaya başlanmıştır.
Furya öylesine almış başını gitmiştir ki, aynı yıl içinde aynı isimli farklı yönetmenlerin filmleri vizyona girer. Bunlardan ilki Kızılmaske’dir. Kızılmaske, Cavit Yörüklü’nün dokunuşuyla başka bir 1971 yapımı Kızıl Maskenin İntikamı filminde işin içine düşük dozlu erotizm de katar…


Belki de Yeşilçam kendi kendini zehirlemeye bu tür filmlerle başlar! Yörüklü, Enteresan bir ayrıntı aynı sene aynı isimli bir başka film daha gösterime girer; Cavit Yörüklü’nün yönetmenliğini yaptığı

1972 yapımı bir Yılmaz Atadeniz filmi olan Yılmayan Şeytan, fantastik filmlerin ilk şartını ortaya koyan bir film olur adeta: Sıradan bir adam olan Bakırbaş karakteri kafaya maskeyi geçirdikten sonra oradan oraya zıplayan son derece enerjik bir süper kahramana dönüştürür ve kötülere gününü gösterir. İlk şart bellidir artık: Maskesiz süper kahraman olmaz!

Yılmayan Şeytan telif yasalarının uygulanmayıp, sansürün by-pass edildiği bir ülkede Türk yapımcıların maruz kaldığı tuzaklara örnek oluşturması açısından ilginçtir. Filmin yapımcı ve yönetmeni Yılmaz Atadeniz’in hiçbir ilgisi olmadan bir İtalyan şirketine satılan film, orada L’invicible Bedman  “Görünmez Batman” adını alır. Sonra İtalyanlar, aynı filmi Ölümsüz Şeytan adıyla ve Amerikan filmi diye tekrar Türklere satmaya kalkışır. Esas enteresanlık ise filmin afiş ve jeneriğinde yaşanır. Filmin yönetmeni Robert Gordon’dur. Başrollerde Ruth Taylor ve Jack London vardır. Ne yazık ki iş Kunt Tulgar’ı adlandırmaya geldiğinde İtalyanların yaratıcılıkları iflas etmiş ve ortaya Kunt Brix adı çıkmıştır!
Zorro, Fantoma, Demir Pençe, Maskeli 3ler, Maskeli Beşler,  Casus Kıran, Yarasa Adam, Maskeli Şeytan, Demir Yumruk, Kilink, Kızıl Maske, Uçan Adam Bedmen…
Yeşilçam’ın zirvedeki son dönemini yakalamıştır fantastik sinemacılar ancak, büyük şehirlerin önemli salonlarında gösterim imkanı bulamadıkları gibi, dönemin medyası onları görmezden geliyordur. Çok kısıtlı bütçelerine rağmen inanılmaz hayal güçleri ve inandırıcı olmak gibi bir sıkıntıları yoktur.


Çetin İnanç, İrfan Atasoy, Kunt Tulgar, Yılmaz Atadeniz gibi isimlerin başını çektiği sinemacılar görmezden gelinmiştir ama taşra sahip çıkmıştır bu tür sinemaya. Tarihi macera hikayelerinden çizgi film kahramanlarına, bilim kurgu temalarından klasik masallara kadar her konu giriyordur bu türün ilgi alanına.
Süperman iki kankasıyla kötülere haddini bildirmek üzere İstanbul semalarına geliyor, Zagor Çiko ile beraber Şile sahillerinde korsanların hazinelerini arıyordur. Sadri Alışık Red Kit olup atını seviyor, Salih Güney Kaptan Swing olup Gamlı Baykuş Süleyman Turan’ı kurtarıyordur.

Öyle bir yaratıcılık dönemidir ki bu, Yeşilçam Hollywood ve Hong Kong sinemasından çok önce İskambil kâğıtlarını silah olarak kullanabiliyordur!
Bir de dişi yönü vardı bu fantastik dünyanın. Gülgün Erdem, Feri Cansel, Figen Han, Eva Bender, Mine Sun, Melek Görgün,Yeşim Yükselen, Suzan Avcı ve Mine Soley gibi 'Vamp' oyuncular, başlarda masum görünürken, deri giysilere bürünüp eline kırbacını aldığı anda ölümcül ve kötücül bir kahramana dönüştüğünü de gösteriyordu Fantastik Yeşilçam filmleri. Nebahat Çehre’nin ve Safiye Yankı gibi akrobatik hareketleri çok iyi uygulayabilen birinin, Nur-Ay gibi strip-tease ustalarının adları ön plana çıkıyordu bu filmlerde.


Her türlü maddi imkansızlık ve sosyal çalkantılara rağmen yoluna devam eden fantastik Türk Sineması 1980 sonrası türün zirve örneğini verdikten sonra usulca vizyondan çekilmeye başlayacaktı.

Yıl 1982… Yaşanan askeri darbe sonrası Türkiye büyük sıkıntılar içinde. Demokrasi askıya alınmış, ekonomik kriz had safhada. Fantastik sinemacılar artık tüketilmeyen karakter, alan, alt tür bırakmadığı için dünyada gelişen trendi inceliyor ve ünlü Star Wars-Yıldız Savaşları filmine takılıyorlardı. Usta aktör Cüneyt Arkın kalemi eline alıp ülkenin içinde bulunduğu durumu önemsemeden Dünyayı kurtaran Adam’ı yazıyordu.

Dünyayı Kurtaran Adam; yazılma, çekilme ve gösterim esnasında gayet ciddiye alınan, hiçbir ironi içermeyen film olarak değerlendiriliyordu. Ancak imkansızlıkların getirdiği tuhaflıklar da vardı: El yapımı derme çatma robotlar, ilginç kostümler, enteresan mekanlar tekmili birden Dünyayı Kurtaran Adam’da yer alıyordu.


Muhip Arcıman’ın anlatımıyla film, İki Türk uzay pilotunun, rutin bir görev esnasında bilinmeyen bir gücün çekim alanına girmesinden sonra, uzay araçlarının bilmedikleri bir gezegene düşmesi ve bu gezegende dünyayı bekleyen büyük tehlikeyi öğrenmesiyle yaşanan macerayı anlatıyordu.

Yapıldığı ve gösterildiği yıllarda pek farkına varılamayan film yıllar sonra Boğaziçi Üniversitesi’ndeki sinema kulübünün ısrarlı gösterimleri sonucu fark ediliyor ve ünü tüm dünyaya yayılıyordu. Senarist, yönetmen ve oyuncularının bilim/kurgu türünde bir film yapmak niyetiyle yola çıkan Dünyayı Kurtaran Adam, teknik ve maddi yetersizliklere Cüneyt Arkın’ın karizmasının eklenmesiyle bir ‘kült’e dönüşecekti.


Dünyayı Kurtaran Adam Yeşilçam’ın fantastik dünyası için bir zirve olarak tarihteki yerini alacaktı.

Sonraki yıllarda birkaç absürt deneme ile tür yeniden canlandırmak istense de, bir daha asla o eski tada ulaşılamadı maalesef. 


Bu konuda yapılmış ender çalışmalardan bir belgesel: