(Önemli not: Bu yazı 2 Ocak 2011 günü kaleme alınıp gazeteye yayınlanmak için yollandı. Ancak bir saat sonra, 'Yanlış anlaşılır' saikiyle geri çekildi. Ne garip ve acı tevafuktur ki, Rahmetli Erbakan bir gün sonra, yani 3 Ocak'ta rahatsızlanıp hastaneye kaldırıldı. Gerisini biliyorsunuz zaten!)
Biliyorum pek çok kişi kızacak böylesi bir yazı kaleme aldığım için. Aklımın ucundan bile geçmeyen suçlamalara muhatap olacağım, edilmedik hakaret, yemediğim küfür kalmayacak. Bazıları konuyu başka yerlere çekip, benim bu yazımdan yola çıkarak başka anlamlar üretecekler.
Lakin vicdanım elvermiyor dostlar. Her şahit oluşumda içim ‘cız’ ediyor…
Siyasi ya da başka şey aramayın lütfen birazdan yazacaklarımdan dolayı. Partili dostlarım da lütfen kızıp, köpürmeden önce samimiyetle bir kez daha düşünsünler ne olur!
Yazımızın konusu Prof. Necmettin Erbakan…
Şüphesiz Türk tarihinin en önemli figürlerinden biri. Büyük bir mücadele insanı… Saygıyı hak eden, pek çok kez haksız eleştirilere maruz kalmış bir isim…
Malum; olaylı kongreler neticesinde muhterem Erbakan tekrar partinin başına geçti. Kendi ifadesine göre, oyları da etkilemiş bu değişim..
Ki doğrudur, Saadet Partisi belki barajı geçebilecek duruma bile gelmiştir, inanın bilemiyorum…
Beni rahatsız eden, vicdanımı sızlatan şey sayın Erbakan’ın kişisel durumu. Etrafını saran insanların umarsız hoyratlıklarıyla sahneye çıkarılışı, konuşturulması ve siyasi ikbal adına –epey- acımasızca ortalık yere –adeta-atılması.
Bir insan olarak feci yaralıyor beni bu durum. Konuşma kürsüsüne asansörlerle çıkarılması, arkasına yastıklar konularak oturtulmaya çalışılması, üç kuruş etmez mevzular ile ilgili sorular sorularak bunaltılması vicdanen beni çok rahatsız ediyor.
Başta da söyledim; kesinlikle Türkiye’nin en önemli siyasi isimlerinden biri olduğuna samimi olarak inanıyorum. Lakin, bir takım TV ekranlarında kendine ‘Gazeteci’ denen zatların pişkin pişkin sırıtarak, adeta alay eder gibi soru sorması, ‘Bakın işte bunamış’ demeye getirmeleri ağırıma gidiyor.
Verdiği son mülakatta, ‘Zekamı ölçmeye makine dayanmaz’ diyor, ki doğrudur. ’28 Şubat’ta biz kazandık’ diyor ki, doğrudur. “Püf desek, hepsi bize geri döner” diyor, ki o da doğrudur!
Ama illa siyasi parti lideri olarak, her gün takım elbise, kravat takarak mı yapılmak zorunda bu iş. Bu cümleleri söylemek için illa parti başkanı olup, politika mı yapmak lazım?
Diyelim ki muhterem Hocam, yılların verdiği alışkanlıkla yerinde duramıyor, ülkenin durumu onu üzüyor ve elinden gelenleri yapmak için, geri plana çekilmeyi uygun görmüyor.
Ya partilileri?
Ya ailesi?
Ya doktorları?
84 yaşındaki bir insana yapılan bu muamele hiç mi içlerini acıtmıyor, vicdanlarını sızlatmıyor?
Merhum Ecevit’in siyasetteki son dönemini hatırlıyorum. Yaşlanmış, yıpranmış, yorgun bir siyaset adamı. Bırakınız adım atmayı, tek kelime edecek hali bile yok… Lakin siyasi şehvet rahmetli Ecevit’i o haliyle bile ortalık yere atıp atıp durdu. En son yapılan siyasi bir yürüyüşe zorla katarak belki de ölümüne neden oldu!
Bunu yapanlar Ecevit’in düşmanları ya da hasımları değildi. Bizzat partilileriydi, bizzat eşiydi belki.
Muhterem Erbakan’a da aynı şey yapılıyor neredeyse…
Ve ben bundan duyduğum rahatsızlığı ifade etmeyi zorunluluk olarak görüyorum.
Size sesleniyorum sevgili Erbakan ailesi… Çocukları, damatları, gelinleri, akrabaları… Lütfen buna izin vermeyin…
Sevgili Saadet Partililer… Nasıl görmezsiniz durumu, bu kadar mı gözümüzü siyaset bürüdü?
Yapmayın, Allah aşkına yapmayın!

