27 Aralık 2024 Cuma

Vermiglio

 


 
Oscar’ı bu filme verin!

“Filmin en büyük başarısı, kişisel bir aile hikayesini evrensel bir anlatıya dönüştürmeyi başarması. Mutfak penceresinden dünyaya bakan annelerin, ince battaniyelerle ısıtamadıkları bebeklerin, kocalarını bekleyen kadınların ve dönmeyen oğulların hikayesi. Bombasız ve büyük çatışmasız bir savaş hikayesi ama insanın ne kadar küçük olduğunu her gün hatırlatan dağların gölgesinde yaşanan derin bir insanlık dramı.”

 

 “Il cinema è l'arma più forte"

(Sinema en güçlü silahtır)

Benito Mussolini

Bu yazı iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde diktatörlerin sinema aşkından yola çıkarak İtalyan sinemasına bir yolculuk yapacak ve tüm dünyayı (ülkemizi de) etkileyen yeni Gerçekçilik akımından bahsedeceğiz. İkinci bölümde ise bu sene İtalyanların Oscak adayı filmi Vermiglio’ya yakından bakacağız.

Biraz teorik, hatta akademik kaçabilir ama sinemanın bahtsız tarihi sıklıkla diktatörlerin eline düşüp, kaderini onların insafına bıraktığı için mevzuyu köklerinden kavramamız gerekiyor.

Zekasını kötülüğe hizmete adayan nadir insanlardan biriydi Niccolo Machiavelli… İtalyan Rönesansı'nın en önemli düşünürlerinden biri olan Machiavelli, modern siyaset biliminin kurucusu olarak kabul edilir.

Hayatını aktarmayacağım size, inişli çıkışlı bir kariyeri var. Ancak daima güç kimdeyse ona yanaşmayı bilen biri.

Medici ailesinin iktidarı döneminde iktidara yataklanan fırsatçı bu adam, Medici’ler sürgün edildiği anda onları kovanların hizmetine girdi. İkinci şansölye olarak görev yaptığı bu dönemde, Medici ailesine karşı olan cumhuriyetçi yönetimi temsil ediyordu.

1512'de İspanyol ordusunun desteğiyle Medici ailesi Floransa'ya geri döndüğünde, durum Machiavelli için tamamen değişti. Mediciler, eski cumhuriyet yönetimini destekleyen kişileri tasfiye ettiler. Machiavelli görevinden alındı, tutuklandı ve işkence gördü. Medicilere karşı düzenlenen bir komploya karıştığı şüphesiyle sorgulandı. Nihayet sürgüne yollandı.

Ancak burada da boş durmadı.

Sürgüne gönderildikten sonra, Machiavelli Medicilerin gözüne girmeye çalıştı. Ünlü eseri "Prens"i Medici ailesinden Lorenzo de' Medici'ye ithaf etti. Bu eser aslında bir iş başvurusu niteliğindeydi. Machiavelli, politik deneyimini ve bilgisini Medicilerin hizmetine sunmak istiyordu.

Yine bir darbe ve Medici’ler yine sürgüne yollanınca bu sefer eski cumhuriyetçi arkadaşları zar zor bu aileye yanaşmış olana Machiavelli’yi kovdular.

Machiavelli'nin Medicilerle olan ilişkisi, pragmatik politika anlayışının bir örneğiydi. Her ne kadar başlangıçta Medicilere karşı olsa da, şartlar değiştiğinde onlarla işbirliği yapmaya çalıştı. Bu durum, kendi politik teorisinde savunduğu oportünist yaklaşımın pratikte bir uygulaması gibiydi.

Machiavelli felsefesinde oportünizm, politik ve sosyal başarı için mevcut koşulları ve fırsatları değerlendirme sanatı olarak karşımıza çıkar.

Machiavelli'nin oportünizm anlayışı tarih boyunca pek çok diktatörün başucu prensibi olmuştur.

Machiavelli'ye göre başarı, talihin sunduğu fırsatları değerlendirebilme yeteneği (virtù) ile doğrudan ilişkilidir. Yöneticiler, şansın getirdiği fırsatları öngörmeli ve bunları kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmelidir. "Prens" adlı eserinde bunu nehir metaforu ile açıklar: Talih bir nehir gibidir, akışını değiştiremezsiniz ama önlem alarak zararlarından korunabilir ve faydasını maksimize edebilirsiniz.

 




Diktötörler sinemayı sever ve bu da 7. Sanatın en büyük bahtsızlığıdır!

Şüphesiz bu mantığı en iyi içselleştiren diktatörlerden biri de Benito Mussolini’ydi.

Mussolini diğer tiranlar gibi, her şeyi iktidarı için bir aparak ve fırsat olarak görüyordu.

Sinemanın keşfi ve Avrupa’da yaygınlaşması tıpkı Hitler gibi Mussolini için de büyük bir fırsat oldu.

Mussolini, sinemanın kitleler üzerindeki etkisini çok erken fark etmiş bir liderdi. 1922'de iktidara geldikten sonra, İtalyan sinemasını doğrudan devlet kontrolü altına almaya başladı. 1924'te L'Unione Cinematografica Educativa (LUCE) kurumu oluşturuldu. Bu kurum, faşist rejimin propaganda filmlerini üretmekle görevlendirildi ve tüm İtalyan sinemalarında LUCE'nin ürettiği haber filmlerinin gösterilmesi zorunlu hale getirildi.

1934'te Direzione Generale per la Cinematografia (Sinema Genel Müdürlüğü) kuruldu. Bu kurum, İtalyan film endüstrisini tamamen kontrol etmek ve yönlendirmek amacıyla oluşturuldu. Luigi Freddi'nin başkanlığında çalışan kurum, senaryoların kontrolünden dağıtıma kadar tüm sinema süreçlerini denetledi.

1937'de Cinecittà'nın açılışı, Mussolini'nin sinema politikasının zirvesi olarak görülebilir. "Il cinema è l'arma più forte" (Sinema en güçlü silahtır) sloganıyla açılan stüdyolar, faşist rejimin sinema endüstrisine verdiği önemi gösteriyordu. Mussolini'nin oğlu Vittorio da sinema endüstrisinde aktif rol aldı ve Cinema dergisinin editörlüğünü yaptı.

Biraz da Cinecitta’dan bahsedeyim.

Cinecittà, 1937 yılında Mussolini döneminde Roma'da kurulan ve günümüze kadar varlığını sürdüren devasa bir film stüdyoları kompleksidir. 400 bin metrekarelik bir alana yayılan kompleks, 22 tam donanımlı film stüdyosu, özel efekt departmanları, kostüm atölyeleri ve post-prodüksiyon ünitelerini barındırmaktadır. En büyük stüdyosu olan Studio 5, bin 2.880 metrekarelik alanıyla Avrupa'nın en büyük kapalı film platolarından biriydi.

Kuruluşundan İkinci Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde, Cinecittà öncelikli olarak faşist rejimin propaganda filmlerine ve popüler "telefoni bianchi" (beyaz telefon) komedilerine ev sahipliği yaptı. Savaş sırasında bombalanan kompleks, bir süre mülteci kampı olarak kullanıldı. 1950'lerde "Hollywood sul Tevere" (Tiber'deki Hollywood) olarak anılmaya başlayan Cinecittà, "Roman Holiday", "Ben-Hur" ve "Cleopatra" gibi büyük Hollywood yapımlarına ev sahipliği yaptı.

İtalyan sinema tarihine de kısaca bakalım ki birazdan anlatacaklarımız daha sağlam bir bağlama otursun.

1895, sinemanın keşfinden sonra bu yeni sanatın ilk uğrak yerlerinden biri olmuştu İtalya. Bununla beraber İtalyan sineması tarihi ve mitolojik filmlerle başlayarak çıtayı yükseğe koymuştu. "Cabiria" (1914) gibi büyük bütçeli yapımlar, sinema tekniklerinin gelişmesine öncülük etti.

1920'ler ve 30'lar faşist rejim dönemiydi. Mussolini 1937'de Cinecittà stüdyolarını kurdu. Bu dönemde propaganda filmleri ve "Telefoni Bianchi" (Beyaz Telefonlar) denilen hafif komediler üretildi.

Ve Yeni Gerçekçilik doğuyor!

Tabii önce gerçeklikten bahsedelim ki yenisinin anlamı yerli yerine otursun. İtalyancası “Verismo” olan bu akım esasen 19. yüzyılın sonlarında İtalya'da ortaya çıkan ve gerçekçilik akımının özel bir formu olarak gelişen sanatsal bir hareketti. Öncelikle edebiyat alanında Giovanni Verga'nın öncülüğünde başlayan bu akım, daha sonra opera ve sinemaya da yansıdı. Verismo, İtalyanca'da "gerçekçilik" anlamına gelen "vero" kelimesinden türemişti.

Sinema alanında Verismo'nun ilk önemli örneği, 1913 yılında Verga'nın "Cavalleria Rusticana" eserinin filme uyarlanmasıyla ortaya çıktı. Bu film, gerçekçi bir yaklaşımla köy yaşamını ve sıradan insanların dramlarını perdeye taşıdı. 1914'te çekilen "Sperduti nel buio" (Karanlıkta Kaybolanlar) filmi ise Napoli'nin yoksul mahallelerindeki yaşamı ele alarak akımın en önemli örneklerinden biri oldu.

Verismo sineması, sıradan insanların gündelik yaşamlarını, toplumsal problemleri ve özellikle güney İtalya'daki zorlu hayat şartlarını koşullarını mercek altına alıyordu. Bu filmlerde yerel dil ve lehçeler kullanıldı, doğal mekanlar tercih edildi ve melodramatik unsurlardan özellikle kaçınıldı. Köylülerin, işçilerin ve yoksul kesimin yaşam mücadelesi, toplumsal sınıf çatışmaları ve ekonomik zorluklar filmlerin ana temalarını oluşturdu.

1920'ler boyunca etkisini sürdüren Verismo, İtalyan sinemasına gerçekçi bir bakış açısı getirdi ve daha sonra ortaya çıkacak olan Yeni Gerçekçilik akımının temellerini attı. Verismo'nun en önemli mirası, sinemanın toplumsal gerçekleri yansıtma gücünü ortaya koyması ve İtalyan sinemasının sonraki dönemlerinde gelişecek olan sosyal içerikli filmlere zemin hazırlamasıydı.

Bu akım, sadece sinemasal anlatım tekniklerini değil, aynı zamanda İtalyan toplumunun sosyal ve kültürel yapısını belgeleyen önemli bir tarihsel kaynak niteliği de taşımaktaydır. İşin özü; Verismo'nun etkileri, İtalyan sinemasının sonraki dönemlerinde, özellikle toplumsal gerçekçi filmlerde kendini göstermeye devam etti.

İtalyan Yeni Gerçekçilik akımı, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından, 1945-1952 yılları arasında İtalyan sinemasına damgasını vuran önemli bir sinema hareketiydi. Roberto Rossellini'nin "Roma Açık Şehir" (1945) filmiyle başlayan bu akım, savaş sonrası İtalya'nın yıkıntıları arasından doğdu. Yönetmenler stüdyolar yerine sokakları, profesyonel oyuncular yerine sıradan insanları tercih etti ve gündelik yaşamın gerçekliğini olduğu gibi yansıtmaya çalıştı.

Vittorio De Sica'nın "Bisiklet Hırsızları" (1948), Luchino Visconti'nin "Yer Sarsılıyor" (1948) ve Roberto Rossellini'nin "Paisa" (1946) gibi filmler, akımın en önemli örnekleri arasında yer aldı. Bu filmler, savaş sonrası İtalya'nın yoksulluğunu, işsizliği, ahlaki çöküntüyü ve toplumsal sorunları çarpıcı bir gerçekçilikle ele aldı. Yönetmenler, minimal kurgu, doğal ışık kullanımı ve amatör oyuncularla çalışma gibi teknikler kullanarak gerçekçi bir sinema dili inşa etmişlerdi.

Yeni Gerçekçilik akımı, dünya sineması üzerinde derin izler bıraktı. Fransız Yeni Dalga, Brezilya Yeni Sineması ve Üçüncü Sinema hareketi gibi akımları etkiledi. Bu akımın getirdiği estetik ve anlatım teknikleri, sadece İtalyan sinemasını değil, tüm dünya sinemasını derinden etkiledi ve modern sinema dilinin oluşmasına katkıda bulundu. Günümüzde bile birçok yönetmen, bu akımın tekniklerinden ve yaklaşımından ilham almaya devam etmekte.

Birazdan derinlemesine analiz edeceğimiz ve açıkçası son yıllarda izlediğim en farklı ve derin film olan Vermiglio’ya bu arka plan bilgisiyla bakarsak daha iyi olacaktır.

Şöyle diyor Mussolini “Ekonomi kötüye gidiyor, kriz ve işsizlik artıyor, memnuniyetsizlik yayılmaya başlıyordu sonra aklına mükemmel bir fikir geldi; savaş!”

Şimdi filmimize geçebiliriz.


Karlar altında sıradan hayatlar!

"Vermiglio", İtalyan yönetmen Maura Delpero'nun 2024'te Venedik Film Festivali'nde yarışan ikinci uzun metrajı, son yılların dikkat çeken minimalist dönem filmi örneklerinden biri diyebiliriz. Film, özellikle bizim Nuri Bilge Ceylan’ın pek çok filmine, genç Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev, ayrıca Alice Rohrwacher'in "Happy as Lazzaro" ve Tran Anh Hung'un "The Taste of Things" gibi yapımlarıyla benzer bir sinematik dile sahip. Bu filmler gibi "Vermiglio" da gündelik yaşamın ritüellerini neredeyse ruhani bir özenle ele alıyor, zamanın akışını mevsimsel döngülerle harmanlıyor.

Rus görüntü yönetmeni Mikhail Krichman'ın kamerası, tıpkı Carlos Reygadas'ın "Silent Light"ında olduğu gibi doğal ışığı adeta somut bir karakter haline getiriyor. Ki Krichman'ın "Leviathan" ve "Loveless" filmlerinde Andrey Zvyagintsev ile kurduğu görsel dili burada daha pastoral bir tona büründürüyor. Film, Powell ve Pressburger'in "Black Narcissus"unu anımsatan dağ manzaralarını kullanırken, iç mekân sahnelerinde Mary Cassatt'ın tablolarındaki soğuk mavileri ve pembe yanakları hatırlatan bir renk paletiyle çalışıyor.

Yine savaş zamanı İtalyan taşrasını konu alan film, bu yönüyle Vittorio De Sica'nın "Two Women" ve Roberto Rossellini'nin "Rome, Open City" gibi klasik neo-realist eserlerinden izler taşısa da, onların dramatik yoğunluğundan uzak durmayı tercih ediyor. Delpero'nun yaklaşımı daha çok Nuri Bilge Ceylan'ın "Bir Zamanlar Anadolu'da" filmindeki gibi, zamanın ağır akışına ve manzaranın karakterler üzerindeki etkisine odaklanıyor.

Önce filme ismini veren Vermiglio’dan başlayalım.

Vermiglio, İtalya'nın kuzeyinde, Trentino-Alto Adige bölgesinde bulunan bir kasaba. I. Dünya Savaşı sırasında önemli bir rol oynamış. Bölgede hala o dönemden kalma askeri kalıntılar ve tarihi eserler bulunmakta. Küçük, ıssız, sapa yerde doğa harikası bir İtalya kasabasıdır Vermiglio.

Hikaye şöyle…

İkinci dünya savaşının son demlerindeyiz.

Kış ayları … Muhtemelen bir önceki yılın Nisan ayında Mussolini karısı Rachele ve sevgilisi Clara Petacci ile birlikte İsviçre sınırına doğru kaçmaya çalışıp, Partizan kuvvetler tarafından yakalanarak Como Gölü yakınlarındaki Dongo köyünde kurşuna dizildikten sonraki kışı anlatıyor.

Hikaye, Sicilya'lı asker kaçağı Pietro'nun (Giuseppe De Domenico) köye gelişiyle değişmeye başlıyor. Pietro ve öğretmenin büyük kızı Lucia arasında gelişen aşk hem aile hem de köy dinamiklerini derinden etkiliyor. Film, savaş zamanı İtalyan taşra yaşamını, kadın karakterlerin bakış açısından anlatırken, dönemin toplumsal normlarını ve kısıtlamalarını da ustalıkla işliyor.

 



Filmin muazzam bir görsel dili var

Hikaye, yönetmenin kendi aile geçmişinden, özellikle babasının anılarından esinleniyor. Köyün öğretmeni Caesar (Tommaso Ragno), karısı Adele (Roberta Rovelli) ve üç kızları Lucia (Martina Scrinzi), Ada (Rachele Potrich) ve Flavia (Anna Thaler) ile çocuklarından oluşan geniş bir ailenin yaşamına odaklanıyor.

Film, Katolik temsilini ele alış biçimiyle de dikkat çekiyor. Bu açıdan Paolo Sorrentino'nun "The Young Pope" dizisinden Frederick Wiseman'ın "Monastic" belgeseline uzanan çizgide, dinin estetik güzelliğini kabul ederken, altında yatan sosyal yapıları da sorguluyor. Santa Lucia efsanesine yapılan göndermeler, özellikle kadın karakterlerin fedakarlık ve kabulleniş temalarıyla örülü hikayelerini derinleştiriyor.

Delpero'nun yönetmenlik yaklaşımı, Robert Bresson'un minimalist estetiğini anımsatıyor. Özellikle oyuncu yönetimindeki ekonomik tavır, duyguları bastırılmış bir yoğunlukla aktarma biçimi, Bresson'un "Diary of a Country Priest" filmini akla getiriyor. Ancak Delpero, Bresson'un katı minimalizmi yerine, daha yumuşak, daha insani bir mesafe kuruyor karakterleriyle.

Filmin görsel kompozisyonları, Vermeer'in iç mekan resimlerindeki ışık kullanımını sinematik dile tercüme ediyor. Bu yaklaşım, Peter Webber'ın "Girl with a Pearl Earring" filmindeki gibi sadece görsel bir öykünme değil, karakterlerin iç dünyalarını yansıtan bir anlatım aracına dönüşüyor. Özellikle Lucia karakterinin çerçevelenme biçimi, Vermeer'in kadın portrelerindeki içe dönük yoğunluğu taşıyor.

"Vermiglio", savaş sırasında izole bir topluluğun yaşamını anlatan yakın dönem filmlerinden "The Silent Twins" veya "The Zone of Interest" gibi yapımlardan farklı olarak, şiddeti doğrudan göstermek yerine, onun uzaktaki varlığının oluşturduğu psikolojik etkiye odaklanıyor. Bu yaklaşım, Terrence Malick'in "A Hidden Life" filmindeki gibi, savaşın gölgesinde süren gündelik yaşamın pastoral güzelliğini ve trajik boyutunu bir arada sunuyor.

Filmin mevsimsel geçişleri kullanma biçimi, Andrei Tarkovsky'nin "Mirror"ındaki gibi, zamanın akışını doğanın döngüsüyle ilişkilendiriyor. Kışın kapalı, koruyucu dünyasından baharın açık, daha acımasız gerçekliğine geçiş, global krizler karşısında insanların uyum mekanizmalarının nasıl değiştiğini gösteriyor.

Yönetmen Delpero'nun kendi aile tarihinden esinlenen film, bu yönüyle Sarah Polley'nin "Stories We Tell" veya Chantal Akerman'ın "No Home Movie" gibi kişisel tarih anlatılarıyla da diyalog kuruyor. Ancak "Vermiglio", bireysel anıları evrensel bir anlatıya dönüştürmeyi başarıyor.

Filmin en çarpıcı başarılarından biri, küçük bir topluluğun mikro-tarihini anlatırken, II. Dünya Savaşı gibi makro bir olayın etkilerini nasıl yansıttığı. Bu açıdan Michael Haneke'nin "The White Ribbon"ının I. Dünya Savaşı öncesi Alman toplumunu ele alış biçimiyle paralellikler kuruyor. Her iki film de büyük tarihi olayların gölgesinde, küçük toplulukların değişim ve dönüşüm süreçlerini inceliyor.

Bu zengin sinematik ve kültürel referanslar ağı içinde "Vermiglio", kendi özgün sesini korumayı başarıyor. Film, geleneksel anlatı kalıplarını minimalist bir yaklaşımla yeniden yorumlarken, görsel şiirselliği ve tematik derinliğiyle, 2024'ün en dikkat çeken festival filmlerinden biri olarak öne çıkıyor.

"Vermiglio", Maura Delpero'nun 2024'te Venedik Film Festivali'nde Leone d'Argento (Jüri Büyük Ödülü) kazanan ve ardından Toronto Film Festivali'nde de gösterilen ikinci uzun metraj filmi, II. Dünya Savaşı'nın son yılında İtalyan Alpleri'nde geçen etkileyici bir aile dramı. Film, Chicago Film Festivali'nde de En İyi Film ödülü olan Gold Hugo'yu kazanarak başarısını perçinledi.

Biraz önce de belirttiğim gibi, filmin görsel estetiği özellikle dikkat çekiyor. "Leviathan" ve "Loveless" gibi filmlerin görüntü yönetmeni Mikhail Krichman'ın kamerası, karakterleri çoğu zaman devasa dağ manzaralarının içinde küçük figürler olarak konumlandırırken, kış ışığını neredeyse sıvı bir niteliğe büründürüyor. Her kare adeta bir Vermeer tablosu gibi özenle kompoze edilmiş.

"Vermiglio"nun anlatı yapısı, Balzac'ın gerçekçiliğini anımsatan bölümlerden oluştuğunu söylemiştik bu kısmı azıcık açalım: Bu yapı, yakın dönemde gösterime giren "The Taste of Things" filminde olduğu gibi, gündelik yaşamın duyusal dokusunu öne çıkarıyor. Ancak Tran Anh Hung'un filminin aksine, "Vermiglio" zevk ve özgürlük yerine, karakterlerin, özellikle de kadınların, toplumsal kısıtlamalar altındaki varoluşuna odaklanıyor.

Eleştirmenler enteresan bir şekilde filmi özellikle Ermanno Olmi'nin sinemasıyla karşılaştırmışlar ki buna pek katılmıyorum. Evet, Delpero'nun minimal yaklaşımı, gündelik yaşamın ritüellerine odaklanması ve doğal oyunculukları harmanlama becerisi övgü topluyor ancak film aynı zamanda mikro bir hikayede neredeyse durağan zamanı duygular ve karakterler üzerinden şahane anlatıyor.

Öte yandan "Vermiglio", savaş filmlerinin alışılagelmiş öğelerinden uzak duruyor. Savaş, uzakta gerçekleşen ve etkilerini dolaylı yollardan hissettiren bir olgu olarak sunuluyor. Bunun yerine film, aile içi ilişkilere, toplumsal değişime, kadınların özgürleşme çabalarına ve geleneksel yaşamın moderniteyle karşılaşmasına odaklanıyor.

Erkeklerin savaştığı bir toplumda geriye inanç ve aşk kalıyor sanırım. Ve elbette çok büyük bir yoksulluk ve sefalet. Verliglio bu hakikati manipüle etmeden başarılı şekilde ele almakta.

İtalya'nın 2025 Oscar adaylığı için seçtiği film, ilk gösterime girdiği hafta kayda değer bir gişe başarısı da yakaladı. Her kopya başına ortalama 5 bin € hasılat elde ederek, vizyondaki filmler arasında en yüksek ortalamayı yakaladı.

Filmin en büyük başarısı, kişisel bir aile hikayesini evrensel bir anlatıya dönüştürmeyi başarması. Delpero'nun deyimiyle "Vermiglio", "büyük tarihin dışında kalanların hikayesi". Mutfak penceresinden dünyaya bakan annelerin, ince battaniyelerle ısıtamadıkları bebeklerin, kocalarını bekleyen kadınların ve dönmeyen oğulların hikayesi. Bombasız ve büyük çatışmasız bir savaş hikayesi, ama insanın ne kadar küçük olduğunu her gün hatırlatan dağların gölgesinde yaşanan derin bir insanlık dramı.

Şahsen benim çok net şekilde Oscar adayım diyebileceğim bu film muhtemelen ödülü alamayacak ama karlı bir dağdan sıcacık akan pınar gibi insan içini ılıtan bu filme bir şans verin, derim.

 

English version


 

Vermiglio

 


Give this movie the Oscar!

 "The film's greatest achievement is that it manages to turn a personal family story into a universal narrative. It is the story of mothers looking at the world through the kitchen window, of babies they cannot warm with thin blankets, of women waiting for their husbands and sons who never return. It is a story of war without bombs or major conflicts, but a profound human drama in the shadow of mountains that remind us every day how small human beings are."

 

 "Il cinema è l'arma più forte"

(Cinema is the most powerful weapon)

Benito Mussolini

This article consists of two parts. In the first part, we will take a journey through Italian cinema, starting from the dictators' love for cinema, and talk about the new Realism movement that influenced the whole world (including our country). In the second part, we will take a closer look at this year's Italian Oscar nominee Vermiglio.

It may sound a bit theoretical, even academic, but since the unfortunate history of cinema has often fallen into the hands of dictators and left its fate at their mercy, we need to grasp the issue from its roots.

Niccolo Machiavelli was one of the rare people who devoted his intelligence to the service of evil... Machiavelli, one of the most important thinkers of the Italian Renaissance, is considered the founder of modern political science.

I'm not going to tell you about his life, he has had an up and down career. But he always knows how to get close to whoever is in power.

This opportunistic man, who had risen to power during the reign of the Medici family, entered the service of those who expelled the Medici as soon as they were exiled. During his term as second chancellor, he represented the republican administration against the Medici family.

In 1512, when the Medici family returned to Florence with the support of the Spanish army, the situation changed completely for Machiavelli. The Medicis purged those who had supported the old republican rule. Machiavelli was dismissed, arrested and tortured. He was interrogated on suspicion of involvement in a conspiracy against the Medicis. Finally he was sent into exile.

But he was not idle here either.

After his exile, Machiavelli tried to curry favor with the Medicis. He dedicated his famous work "The Prince" to Lorenzo de' Medici of the Medici family. This work was actually an application for a job. Machiavelli wanted to put his political experience and knowledge at the service of the Medicis.

When another coup d'état and the Medici were again exiled, this time Machiavelli was expelled by his old republican friends, who had barely approached the family.

Machiavelli's relationship with the Medicis was an example of pragmatic politics. Although he was initially against the Medicis, he tried to cooperate with them when circumstances changed. This was a practical application of the opportunist approach he advocated in his political theory.

In Machiavelli's philosophy, opportunism appears as the art of exploiting existing conditions and opportunities for political and social success.

Machiavelli's opportunism has been the guiding principle of many dictators throughout history.

According to Machiavelli, success is directly related to the ability to seize the opportunities offered by fortune (virtù). Rulers should be able to anticipate the opportunities brought by chance and use them to their advantage. In "The Prince", he explains this with the metaphor of a river: Fortune is like a river, you cannot change its flow, but by taking precautions you can protect yourself from its damages and maximize its benefits.



 Dictators love cinema and this is the greatest misfortune of the 7th Art!

Undoubtedly, one of the dictators who best internalized this logic was Benito Mussolini.

Mussolini, like other tyrants, saw everything as a tool and opportunity for his power.

The discovery of cinema and its spread in Europe was a great opportunity for Mussolini, just like Hitler.

Mussolini was a leader who recognized the impact of cinema on the masses very early on. After coming to power in 1922, he began to bring Italian cinema under direct state control. In 1924, the institution L'Unione Cinematografica Educativa (LUCE) was created. This institution was tasked with producing the propaganda films of the fascist regime and it was made compulsory for all Italian cinemas to show newsreels produced by LUCE.

In 1934, the Direzione Generale per la Cinematografia (General Directorate of Cinema) was established. This institution was created to completely control and direct the Italian film industry. Headed by Luigi Freddi, it supervised all cinema processes from script control to distribution.

The opening of Cinecittà in 1937 can be seen as the culmination of Mussolini's cinema policy. The studios opened with the slogan "Il cinema è l'arma più forte" (Cinema is the most powerful weapon), showing the importance the fascist regime attached to the cinema industry. Mussolini's son Vittorio also took an active role in the movie industry and edited the magazine Cinema.

Let me talk a little bit about Cinecitta.

Cinecittà is a huge complex of film studios, founded in Rome in 1937 during the Mussolini era and still in existence today. Spread over 400,000 square meters, the complex houses 22 fully equipped film studios, special effects departments, costume workshops and post-production units. Its largest studio, Studio 5, was one of the largest indoor film plateaus in Europe with an area of 1,2,880 square meters.

From its foundation until the Second World War, Cinecittà primarily hosted propaganda films of the fascist regime and popular "telefoni bianchi" (white telephone) comedies. Bombed during the war, the complex was used for a time as a refugee camp. In the 1950s, Cinecittà became known as "Hollywood sul Tevere" (Hollywood on the Tiber) and hosted major Hollywood productions such as "Roman Holiday", "Ben-Hur" and "Cleopatra".

Let's take a brief look at the history of Italian cinema so that what we are about to tell will have a more solid context.

1895, after the discovery of cinema, Italy was one of the first destinations for this new art. However, Italian cinema set the bar high, starting with historical and mythological films. Big budget productions like "Cabiria" (1914) pioneered the development of cinematic techniques.

The 1920s and 30s were the period of the fascist regime. Mussolini founded the Cinecittà studios in 1937. During this period, propaganda films and light comedies called "Telefoni Bianchi" (White Phones) were produced.

And New Realism is born!

Of course, let's talk about realism first, so that the meaning of the new one makes sense. Verismo in Italian was an artistic movement that emerged in Italy in the late 19th century and developed as a special form of realism. This movement, which started primarily in literature under the leadership of Giovanni Verga, was later reflected in opera and cinema. Verismo was derived from the Italian word "vero" meaning "realism".

The first important example of Verismo in cinema emerged in 1913 with the film adaptation of Verga's "Cavalleria Rusticana". This film portrayed village life and the dramas of ordinary people with a realistic approach. The film "Sperduti nel buio" (Lost in the Dark), shot in 1914, became one of the most important examples of the movement by focusing on life in the poor neighborhoods of Naples.

Verismo cinema focused on the everyday lives of ordinary people, social problems and the harsh living conditions, especially in southern Italy. In these films, local languages and dialects were used, natural locations were preferred and melodramatic elements were deliberately avoided. The struggle of peasants, workers and the poor, social class conflicts and economic difficulties were the main themes of the films.

Verismo, which continued its influence throughout the 1920s, brought a realistic perspective to Italian cinema and laid the foundations for the later New Realism movement. Verismo's most important legacy was its demonstration of the power of cinema to reflect social realities and paved the way for the socially-oriented films that would later develop in Italian cinema.

This movement is not only an important source of cinematic narrative techniques, but also an important historical source documenting the social and cultural structure of Italian society. In short, the influence of Verismo continued to manifest itself in later periods of Italian cinema, especially in social realist films.

Italian Neorealism was an important cinematic movement that left its mark on Italian cinema between 1945 and 1952, immediately after the Second World War. Starting with Roberto Rossellini's "Rome Open City" (1945), this movement emerged from the ruins of post-war Italy. Directors preferred the streets instead of studios, ordinary people instead of professional actors, and tried to reflect the reality of everyday life as it was.

Vittorio De Sica's Bicycle Thieves (1948), Luchino Visconti's The Earth is Shaking (1948) and Roberto Rossellini's Paisa (1946) were among the most important examples of the movement. These films tackled the poverty, unemployment, moral decline and social problems of post-war Italy with striking realism. Using techniques such as minimal editing, the use of natural light and working with amateur actors, the directors constructed a realistic cinematic language.

The New Realism movement left a deep mark on world cinema. It influenced movements such as the French New Wave, Brazilian New Cinema and the Third Cinema movement. The aesthetics and narrative techniques brought by this movement deeply influenced not only Italian cinema but also the entire world cinema and contributed to the formation of the modern cinematic language. Even today, many directors continue to be inspired by its techniques and approach.

It will be better if we look at Vermiglio, which we will analyze in depth in a moment, and which is frankly the most different and profound film I have seen in recent years, with this background information.

"The economy was deteriorating, the crisis and unemployment were increasing, dissatisfaction was spreading, and then he had the perfect idea: war!"

Now we can move on to our movie.


Ordinary lives under the snow!

"Vermiglio", Italian director Maura Delpero's second feature in competition at the Venice Film Festival in 2024, is one of the most remarkable examples of minimalist period films of recent years. The film has a similar cinematic language to many of the films of our own Nuri Bilge Ceylan, the young Russian director Andrey Zvyagintsev, as well as Alice Rohrwacher's "Happy as Lazzaro" and Tran Anh Hung's "The Taste of Things". Like these films, "Vermiglio" treats the rituals of everyday life with an almost spiritual care, blending the passage of time with seasonal cycles.

Russian cinematographer Mikhail Krichman's camera turns natural light into a tangible character, just like in Carlos Reygadas' "Silent Light". The visual language that Krichman established with Andrey Zvyagintsev in "Leviathan" and "Loveless" takes on a more pastoral tone here. The film uses mountain landscapes reminiscent of Powell and Pressburger's "Black Narcissus", while the interior scenes work with a color palette reminiscent of the cool blues and rosy cheeks of Mary Cassatt's paintings.

The film, which is also set in the Italian provinces during the war, has traces of classic neo-realist works such as Vittorio De Sica's "Two Women" and Roberto Rossellini's "Rome, Open City", but it prefers to stay away from their dramatic intensity. Delpero's approach is more like Nuri Bilge Ceylan's "Once Upon a Time in Anatolia", focusing on the slow passage of time and the impact of the landscape on the characters.

Let's start with Vermiglio, who gives the movie its name.

Vermiglio is a town in the Trentino-Alto Adige region in northern Italy. It played an important role during World War I. There are still military ruins and historical artifacts from that period in the area. Vermiglio is a small, isolated and remote town in Italy, a natural wonder.

The story goes like this.

We are at the end of the second world war.

Winter... Probably the winter after Mussolini had tried to flee with his wife Rachele and his lover Clara Petacci towards the Swiss border in April of the previous year, only to be captured by Partisan forces and shot to death in the village of Dongo near Lake Como.

The story begins to change with the arrival of Pietro (Giuseppe De Domenico), a deserter from Sicily. The love that develops between Pietro and the teacher's eldest daughter Lucia deeply affects both family and village dynamics. The film tells the story of Italian provincial life during the war from the point of view of the female characters, while skillfully dealing with the social norms and restrictions of the period.




The movie has a tremendous visual language

The story is inspired by the director's own family history, especially the memories of his father. It focuses on the life of an extended family consisting of the village teacher Caesar (Tommaso Ragno), his wife Adele (Roberta Rovelli) and their three daughters Lucia (Martina Scrinzi), Ada (Rachele Potrich) and Flavia (Anna Thaler) and their children.

The film is also noteworthy for the way it deals with Catholic representation. From Paolo Sorrentino's "The Young Pope" to Frederick Wiseman's documentary "Monastic", the film acknowledges the aesthetic beauty of religion while questioning the underlying social structures. References to the legend of Santa Lucia deepen the stories of the female characters in particular, which are woven with themes of sacrifice and acceptance.

Delpero's directorial approach is reminiscent of Robert Bresson's minimalist aesthetic. In particular, the economical manner in which he manages his actors and the way he conveys emotions with a suppressed intensity brings to mind Bresson's "Diary of a Country Priest". However, instead of Bresson's strict minimalism, Delpero establishes a softer, more human distance with his characters.

The visual compositions of the film translate the use of light in Vermeer's interior paintings into cinematic language. This approach is not just a visual emulation, as in Peter Webber's "Girl with a Pearl Earring", but becomes a narrative tool that reflects the inner worlds of the characters. In particular, the way Lucia is framed conveys the introverted intensity of Vermeer's portraits of women.

Unlike recent films such as "The Silent Twins" or "The Zone of Interest", which depict the life of an isolated community during wartime, "Vermiglio" does not show violence directly, but instead focuses on the psychological impact of its distant presence. This approach, like Terrence Malick's "A Hidden Life", combines the idyllic beauty and tragic dimension of everyday life in the shadow of war.

The way the film uses seasonal transitions, like in Andrei Tarkovsky's "Mirror", links the flow of time with the cycle of nature. The transition from the closed, protective world of winter to the open, harsher reality of spring shows how human adaptation mechanisms change in the face of global crises.

Inspired by director Delpero's own family history, the film is in dialog with personal history narratives such as Sarah Polley's "Stories We Tell" or Chantal Akerman's "No Home Movie". However, "Vermiglio" manages to transform individual memories into a universal narrative.

One of the most striking achievements of the film is how it tells the micro-history of a small community while reflecting the effects of a macro event like World War II. In this respect, it draws parallels with the way Michael Haneke's "The White Ribbon" deals with pre-World War I German society. Both films examine the processes of change and transformation of small communities in the shadow of major historical events.

Within this rich web of cinematic and cultural references, "Vermiglio" manages to preserve its own unique voice. The film reinterprets traditional narrative conventions with a minimalist approach and stands out as one of the most remarkable festival films of 2024 with its visual poetry and thematic depth.

"Vermiglio", Maura Delpero's second feature film, which won the Leone d'Argento (Grand Jury Prize) at the Venice Film Festival in 2024 and was screened at the Toronto Film Festival, is a moving family drama set in the Italian Alps during the last year of World War II. The film also won the Gold Hugo for Best Film at the Chicago Film Festival, cementing its success.

As I mentioned earlier, the visual aesthetic of the film is particularly striking. The camera of Mikhail Krichman, cinematographer of films such as "Leviathan" and "Loveless", often positions the characters as small figures in huge mountain landscapes, while the winter light takes on an almost liquid quality. Each frame is carefully composed like a Vermeer painting.

We have already mentioned that the narrative structure of "Vermiglio" consists of chapters reminiscent of Balzac's realism, but let's elaborate a bit: As in the recently released "The Taste of Things", this structure emphasizes the sensory texture of everyday life. Unlike Tran Anh Hung's film, however, "Vermiglio" focuses less on pleasure and freedom and more on the existence of its characters, especially women, under social constraints.

Critics have interestingly compared the film specifically to the cinema of Ermanno Olmi, which I don't agree with. Yes, Delpero's minimal approach, focus on the rituals of everyday life, and ability to blend naturalistic acting are commendable, but the film is also a micro-story that beautifully depicts almost static time through emotions and characters.

On the other hand, "Vermiglio" avoids the usual elements of war films. War is presented as a phenomenon that takes place far away and whose effects are felt indirectly. Instead, the film focuses on family relationships, social change, women's efforts for emancipation and the confrontation of traditional life with modernity.

In a society where men fight, I guess what is left is faith and love. And of course great poverty and misery. Verliglio successfully deals with this reality without manipulating it.

Italy's choice for the 2025 Oscar nomination, the film was also a remarkable box office success in its first week of release. It grossed an average of €5,000 per copy, the highest average of any movie in theaters.

The film's greatest achievement is that it manages to turn a personal family story into a universal narrative. In Delpero's words, "Vermiglio" is "the story of those left out of the great history". It is the story of mothers looking at the world through the kitchen window, of babies they cannot warm with thin blankets, of women waiting for their husbands and sons who never return. It is the story of a war without bombs and without great conflicts, but a profound human drama in the shadow of mountains that remind us every day how small human beings are.

Personally, this movie, which I can clearly call my Oscar nominee, will probably not win the award, but I say give a chance to this movie that warms you like a spring flowing warmly from a snowy mountain.