Kısa Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kısa Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2014 Çarşamba

Leonardo'nun aynasından Türkiye


“Kendimi bildim bileli en iyi oyuncağım kameramdır”
Leonardo Dalesanndri

İtalya'nın güneyindeki, Moliterno isimli küçük bir kasabasında doğup büyüyor Leo. Moliterno’yu bilenler bağlı olduğu Basilicata’nın, sanki yüzyıl öncesinin zamanını yaşadığını söylüyorlar. Her şey otantik, orijinal ve dokunulmamış. Modernizm etkilememiş yani Moliterno’yu. Dalessandri’nin vizöründeki sepya renginde sanırım sırrı burada gizli.

Renkli bir dünyanın insanı değil Leonardo Dalessandri.. Ya da uçuk renkleri yok onun dünyasının. Ve hep bir sükunet, hüzün var sanki. Masumiyetin onun için çok anlam ifade ettiği de yine kurgusundan ortaya çıkıyor. Zamanın hızı onu ürkütüyor belli ki, o yüzden hep bir dinginlik ve ağır akış var çerçevelerinde. Kurgu ne kadar hızlı olsa da, sakin anlattığı hikayeler.

29 yaşındaki genç sanatçı, bir süre yerel vakıf ve dernekler için tanıtım, belgeseller yaptıktan sonra Parma’ya taşınmış. Önce küçük çaplı, ardından epeyce büyük projeler; reklam filmleri, müzik klipleri vs. 2008 yılından itibaren ise, çantasını toplayıp dünyayı gezmeye başlamış. Hem iş hem gezi… Hindistan, Amerika, Afrika, Türkiye… Sırtında lensleri, makinası, tripotu gezmeye başlamış dünyayı.

Kendisini ‘Hikaye toplayıcısı’ olarak görüyor genç yönetmen. Bu anlamda çok da şanslı olduğunu düşünüyor.

Onun farkında olmadığı bir şey ise, gidip gördü, çekerek şahit olduğu coğrafyalar için önyargısız, abartısız bir ayna oluşu…



Leonardo, geçtiğimiz ay ülkemizi gezmiş. 20 günde 3 bin 500 kilometre yol kat etmiş ve nihayetinde ortaya aşağıda film çıkmış. 

Filmin elbette eksik pek çok yönü vardır ama yıllardır bu işle iştigal eden biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; bakanlığın, tanıtım fonlarının, bilmem ikibin kaç yılı vakfının filan yaptırdığı milyonlarca dolarlık filmlerden çok daha etkili ve estetik. 

Teşekkürler Leo…

Buyurun 3 buçuk dakikalık aynamıza:



Watchtower of Turkey from Leonardo Dalessandri on Vimeo.

11 Mart 2013 Pazartesi

Mutlu aşk yok mudur?

Rhiannon Evans, Güney Gallerli ve klasik animsyonda usta bir isim. Ancak onu farklı kılan şey, geleneksel animasyonu ısrarla sürdürmesi değil, hikayelerindeki iflah olmaz mutluluk faktörü. İyi kalpli, küçük hikayelerin yönetmeni olan Evans, hayata ve insana bakışında neredeyse hiç negatif unsur bulundurmuyor.

İzleyeceğiniz animasyon onun lisans projesi ve pek çok ödül kazandı. Aynı zamanda eli kalem tutan bir yazar da olan Rhiannon Evans, animasyon sineması için umut veren bir sanatçı.



Bu da kamera arkası




Bonus olarak da şirin bir çok kısa filmi:





22 Şubat 2013 Cuma

Oscar'ın kısaları: Plazaların yaralı insanları



Binaları yükseldikçe gökyüzü daralıyor şehirlerin. Ve dört bir yanımızı sarıyor, evraklar, metrolar, arabalar, trafik ışıkları vs. Ne kadar çok şeye sahip oluyorsak o kadar yalnızlaşıyoruz esasen. Ve şehirli, işi gücü olan insan, zavallılaşıyor farkına varmadan. Kuşatılmışlığın içinde, etrafına kendi ördüğü devasa duvarların arasında gönüllü hapis hayatı yaşıyor idraksizce.

Ve bu sert kabuklu, acımasız dünya, bazen hiç beklenmedik bir darbe ile tam orta yerinden çatırdayabiliyor. Kırıyor modern insan o anda kendi çeperlerini. Görüyor ıskaladığı güzellikleri. Bazen bir bakış, bir gülüş ya da bir ses başlatıyor çatlamayı.


Bu sene kısa animasyon dalında Oscar adayı filmlerden olan Paperman, işte böyle iki insanın hikayesini fantastik ve şiirsel bir dille anlatıyor. Diyaloga filan ihtiyaç duymadan!

Yaklaşık 7 dakikalık filmin yönetmeni John Kars aslında yabancı olduğumuz biri değil, oldukça tanıdık. Daha önce beğeniyle izlediğimiz pek çok filmde animatör olarak çalışmış biri. Bolt, Ratatouille,The Incredibles, Mike's New Car, Monsters, Inc., Toy Story 2 ve A Bug's Life gibi filmlerde emeği var.

Filmin siyah beyaz olması ve tercih edilen müzikler, tuhaf bir romantizmle beraber nostaljik tat ekliyor Paperman’e. Ben sevdim…

31 Ocak 2013 Perşembe

Hayat mayat diyorlar!


Hayat dediğimiz şey, her odasında bir parçamızı bıraktığımız kocaman bir bina değil midir?

Hayatı, anıların üzerine yığma bina şeklinde inşa ederek yaşamıyor muyuz?

Japon animasyoncu Kunio Kato'nun yazıp, yönettiği 2008 yapımı Tsumiki no ie, kısacık süresi içinde, hayata ve geçmişe dair önemli şeyler söylüyor. 

Denizin üzerinde bir kulübede tek başına yaşayan bir ihtiyar. Bir sabah deniz yükselir ve çözüm olarak evine bir kat daha çıkar. Derken piposu denize düşer ve piposunu almaya doğru bir yolculuğa çıkar. Geçmişiyle yüzleşirken, hayatın dibine doğru da bir yolculuk yapacaktır.


İsterseniz küresel ısınma, kozmik kıyamet öncesi ya da post-apokaliptik bir hatırlatma olarak bakın, isterseniz mekan-insan ilişkisi üzerine can yakan bir hatırlatma olarak. ‘Küçük küplerden Oluşan Ev’ anlamına gelen ‘Tsumiki no ie’, hikayenin ruhunu zedelemeyen çizgileri, duru anlatımı ile bir başyapıt olarak duruyor.  

Kenji Kondo’nun basit ama derin hüzün içeren müziğiyle beraber bir vurguna dönüşen film, iddiasız görünümüne rağmen güçlü mesajlar içeriyor.

Pek çok ödülle beraber, 2009 yılında Oscar almış, anılar ve yalnızlaşma üzerine sarsıcı bir animasyon. 12 dakikaya sığdırılmış devasa bir anlam.

Buyrun:




17 Ocak 2013 Perşembe

Oscar’ın 'kısa'ları (1): Buzkashi Boys



Buzkashi; Orta Asya'da Afganistan, Kırgızistan ve Tacikistan'da at sırtında takım halinde oynanan Polo benzeri bir spor. At üzerindeki sporcular, başı kesilmiş keçi ölüsünü, rakiplerine vermeden, yardımlaşma ile belli bir hedefe kadar taşımak zorunda. Güç, çeviklik, cesaret ve yardımlaşma gerektiren keçi kapma yarışı, yüzyıllardır Orta Asya bozkırlarında oynanıyor.

Film isminden de anlaşılacağı üzere bu spor çerçevesinde iki iyi arkadaşın (Rafi ve Ahmed) hikayesini anlatıyor. Bunlardan biri, demircinin oğlu, diğeri karizmatik bir sokak çocuğu. Savaşın paramparça ettiği hayatların tam göbeğinde, kendi küçük dünyalarında yaşayan ama hayalleri büyük olan iki küçük yürek.


 Son dönemde dünyanın en tekinsiz şehirlerinden sayılan, karla kaplı Kabil’den, haber bültenlerine, acı, kan ve gözyaşıyla gelen bir coğrafyadan, savaşın dışında basit ama gerçekçi bir hikaye Buzkashi Boys…

Filmin önemli bir özelliği var. Bir süreden beri internetten hizmet veren Kickstarter isimli platformun filmi olması. Bu platform mütevazı bir adım olarak kuruldu ama bugüne kadar binlerce sanat çalışmasına kaynaklık etti. Oscar’ın bu yıl ki kısa film adaylarında üç tane Kickstarter projesi var.


 Aday gösterilenler arasında bulunan ‘Innocente’, ‘Kings Point’ ve ‘Buzkashi Boys’ filmlerinin ortak noktası üçünün de finansörünün Kickstarter olması.

3 film Kickstarter’da 558 destekçiyle 90 bin dolar topladı. ‘Innocente’ ve ‘Kings Point’ en iyi kısa belgesel, ‘Buzkashi Boys’ ise en iyi kısa film dalında Oscar’a aday gösterildi.

Bu üç yeni filmle birlikte Kickstarter kaynaklı Oscar adaylarının sayısı altıya çıktı. Daha önce ‘Incident in New Baghdad’, ‘Sun Come Up’ ve ‘The Barber of Birmingham’ filmleri de aday olmuştu. Ancak aralarında henüz Oscar kazanan olmadı.


Filmlerine bütçe oluşturmak için Kickstarter’ı kullanan sanatçılar, topladıkları para karşılığında destekçilerine filmin bir kopyasını veya özel gösterim bileti hediye ediyorlar.

Kickstarter, bugüne kadar yaklaşık 892 bin destekçiyle 103 milyon dolar toplayarak 8 binden fazla film, belgesel ve video projesinin yapımcılarını destekledi. Filmin jeneriği ve sitesinde, ne kadar katkıda bulundukları önemsenmeksizin, tüm destekçilerin isim listesi yer alıyor.

Film ile ilgili ayrıntılı bilgi

Oscar’ın kısa adaylarının listesi

15 Ocak 2013 Salı

Gidişat hiçliğedir!



Yavuz Tuğrul’un Gönül Yarası filminde beni yüreğimden vuran bir cümle vardı: ‘Hepimiz hayallerimizin kurbanıyız!’ Hepi topu 6 dakikalık, diyalogsuz bir kısa film olan El Empleo - İstihdam ise bize hepimizin sahip olduklarımızın kölesi olduğunu haykırıyor. Hem de öyle böyle değil; sakince, usul usul akarak.

2008 yapımı animasyon filmi adeta modern bir menkıbe gibi anlatıyor derdini. Film, en mütevazısından en devasasına kadar tüm yaşamların büyük bir sistemin çarkından ibaret olduğunu çarpıcı bir şekilde ele alıyor ve can yakan bir finalle bitiriyor.

Aslında en kestirmesinden özetleyecek olursak, hiçliğe gidişin hikayesi El Empleo. Modernizmin insanı nasıl hiçleştirdiğini, hislerini felç ederek sıradan birer aparata dönüştürdüğünü anlatıyor. Bu anlamda sıkı bir ‘Dönüşüm’ filmi aynı zamanda. (Kafka’ya selam olsun)


Hikaye çok basit aslında; bir adam uykudan uyanıp işe gidiyor ama önce anlam veremediğimiz görüntüler eşliğinde izliyoruz olup biteni. 6 dakikanın sonunda ise, ‘Vay be’ dedirtmeyi başarıyor yönetmen Santiago Grasso. Hepi topu iki kısa filmi var yönetmenin. Zaten marifet film ve tekniğinden ziyade metinde. Bunun da altında Patricio Plaza’nın imzası var. Fikir de ondan çıkmış, metin de…

Tuhaf olan şey ise şu; kahramanımız uyandığı andan itibaren sağı/solu, dört yanı insanlarla dolu olduğu halde fena halde bir mutlak yalnızlık yaşıyor. Ve bu yalnızlığın getirdiği dumur olma durumu. Sayıların hiçbir anlam ifade etmediği, zamanın ise sadece ‘zamanlama’ bağlamında bir değer ifade ettiği dünyadan bahsediyor kısa film. Gidişat hakkında derin kaygıları çizgiye dökerek, kocaman bir balyoz ile tepemize iniyor; gidişat hiçliğedir!


Not: Filmin yüksek çözünürlüklü izleme seçeneği var. 


13 Ocak 2013 Pazar

Dalgakıran



“Sıradan anları hatıralardan ayıran bir şey yoktur. Ne zaman ki, o anların açtığı yaralar sızlar, hatıra değeri kazanırlar.” 3. Dünya Savaşı yaşandıktan sonra Paris’teyiz. Dünyanın büyük bir bölümü gibi, burası da neredeyse harabe bir şehirdir artık. İnsanlar, yer altında; kanalizasyonlarda zorluk içinde yaşamakta ve mevcut duruma çözüm aramaktadır. Derken bir umut ışığı belirir; zamanda ileri/geri gidip savaşın yaşanmasını engellemek mümkün gibi görünmektedir. İleri yollayıp gelişen teknolojiyle beraber yardım alınması, geriye gidilip de savaşı engellemenin fırsatı için bir boşluk aranmaktadır. Anıları bu işe müsait bir gönüllü bulunur ve yollanır. 

Gerçekten de, 3. Dünya Savaşı öncesinde dünya harika bir yer gibi görünmektedir. Ancak bir pürüz ortaya çıkar, insanlığın kaderini değiştirecek olan adam, kendini kaderinin akışına bırakır; aşık olur ve savaşı engelleyemez. Ben hikayeyi zaman çizelgesinde bir noktadan itibaren düz anlatıyorum, film öyle değil. 

 

12 Maymun - Twelve Monkeys filmine de kaynaklık eden La jetée, (Dalgakıran) sadece sıra dışı konusuyla değil, biçimselliğiyle de çok farklı. 1962 yapımı Chris Marker'ın (Aslında kendisi usta bir fotoğrafçıdır) kısa film çalışması, siyah beyaz, hareketsiz sahnelerden, yani fotoğraflardan oluşuyor. Aslında bunun sebebi teknik zorunluluk ya da tercih değil, insan anılarından alınan anlık karelerin uç uca eklenme amacı. 28 dakikalık bu sıra dışı çalışmada bir süre sonra filmin donuk karelerden oluştuğu hissini unutuyor insan ve anlatılanın akışına kapılıyor.

Bir tür foto-roman diyebileceğimiz La jetée, kısa film dalında Prix Jean Vigo ödülüne layık görülmüştü. Ayrıca 'tüm zamanların en iyi yolculuk filmi' olarak da adlandırılır. Sıra dışı bir post-apokaliptik başyapıtı izleyeceksiniz. Son bir not; filmi izlerken yapım yılını aklınızdan çıkarmayınız!

Film hakkında bilgi şurada.





Tema müziği

12 Ocak 2013 Cumartesi

Hey, burdayım!



Son derece düzgün bir hayatı olan Henry, ailesinden ayrı bekar olarak yaşayan titiz bir gençtir. Bir akşam temizlik yaparken televizyonda parazitler belirir, pencereye giden Henry, benzersiz bir gök olayına şahit olur. Ancak bu olayın hayatını kökünden değiştireceğinden habersizdir.

2008 yapımı olan Skhizein, bugüne kadar yapılan kısa filmler içerisinde çok istisnai bir yere sahip, Yönetmenliğini Jérémy Clapin’in yaptığı kısa film pek çok festivalde ödül ve övgüler aldı. Yaklaşık 13 dakikalık Fransız yapımı bu şaheserde, göktaşı kazasına uğrayıp,  bedeniyle 91 cm uzaklığa düşen Henry’nin hikâyesi var.

Film, insanın yıllar boyu emek vererek kurduğu düzenin, bir algı bozukluğuyla birkaç santim ötelenince nasıl bir kaosa döndüğünü şahane anlatıyor.
Skhizein, insanoğlunun mekan ve eşya ile kurduğu ilişkiyi sorgulatan bir başyapıt. 

İzleyin, katılacaksınız.