23 Şubat 2010 Salı

Hava kararınca yetenekler parıldar!

Isırmak sanırım insanoğlunun ilk ve asli hislerinden biri. Dolayısıyla tarihin bilinen en geri noktasına gittiğimiz zaman efsane ile gerçek arasından yüzlerce ısırma öyküsü nakledilmiş günümüze. Misal Eski Yunanlılar, hatta Karadeniz kıyılarında yaşadığı söylenen İskitler, bölge yerlileri Neurianları sihirbaz olarak kabul ederlermiş. Basit bir sihirbazlık değil bu, korku içeren bir efsane ayrıca; zira bu olağanüstü büyücülerin her yıl birkaç gün için kurda dönüştüklerine inanırmış dönemin insanları. Keza tarihin babası olarak nitelendirilen M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış olan eski Yunanlı Herodot ise dilediklerinde kurda, dilediklerinde insana kolayca dönüşebilen bir insan türünden söz eder...


Her efsanede olduğu gibi, kurt adam efsanesinde de, sanatın gücü bu olguyu abartıp cilalayarak günümüze kadar getirmiş. Edebiyat ve sinema ise günümüz insanının farklı yönleriyle yaşadığı ‘Kurtlaşma’ hikâyesini hâlâ popüler bir ‘tür’ olarak kullanıyor. Son dönem popüler filmlerinden olan ‘Alacakaranlık’ Efsanesi de böyle bir şeydi. Gerçi kurtlaşan insanların sınıfsal kaygılar ile kategorize edilmesi gibi felsefi bir bakış da içermesi ayrı bir tartışma konusudur. Ancak özellikle Hollyywood kurt adam efsanesini unutmamıza asla izin vermez!



İşbu efsane bu kez Amerikan-İngiliz ortak yapımı ile karşımızda. Joe Jonston, -ki sinema âlemi her ne kadar Jurrasic Park’tan tanısa da Spielberg’in kankası ve görsel efektçidir kendisi- son derece sağlam bir kadro ve güçlü bir metin ile çıkıyor karşımıza. Metin iyi zira, bildik ve güncel onca zırvalama edisyonlara rağmen efsanenin özüne ve atmosferine sadık kalmaya çalışıyor senaristler. Yönetmen için aynı şeyi söylemek biraz zor, zira konuk eleman gibi duruyor filmde. Zaten bir sonraki projesi olan Captain America ile yine kendi kulvarına dönüyor efekt ustası. Hikâye şöyle:


Lanetli bir yazar olduğuna inanılan Lawrence Talbot, kardeşinin yok olmasından sonra ailesinin evine geri döner. Ayrı yaşadığı babasıyla tekrar bir araya gelir ve birlikte kardeşini aramaya başlarlar. Kendisini bekleyen korkutucu kaderin farkına varır. Talbot’nun çocukluğu annesi öldüğü gece bitmiş. Sakin, küçük Blackmoor köyünü terk ettikten sonra, yıllarca bu olayı unutmaya çalışmış. Ancak yıllar sonra kardeşinin nişanlısından (Gwen Conliffe) gelen kayıp haberi onu kaybolan kardeşini aramak için bu köye geri getirmiştir. Çok geçmeden köyde çok güçlü, hayvani bir yaratığın köylüleri vahşice öldürdüğünün haberini alır ve bundan şüphelenen İskoçya bölge müfettişi Aberline bu olayı araştırmak için köye gelir. Daha fazla detay yazmayayım zira zaten bilinen bir konu.

Bu tür ‘Düşsel Yaratıklar’ macerası her daim tutan hikâyelerdir. Başta da ifade ettiğim gibi, insanlığın köken hislerine dair uçları vardır zira. Öte yandan tarihin değişik dönemlerinde neredeyse her kültürde bir tür ‘ısırma mit’i hep olmuştur. Vergilius’dan Petronius’a kadar -ki kendisi Neron döneminde sarayın eğlence müdürüydü- birçok yazar konuyu ele almıştır. Tarihsel olarak yakın zamana geldikçe ‘kurt’ kavramı ile ‘adam’lık kavramının çok farklı konseptlerde bir araya geldiğini görüyoruz. Örneğin 16. yy.da kurt adam efsaneleri tarım toplumunun başına bela iken, 19. yy.da kahramanımız şehirlere iniyor. Tam da bu noktada ayrıksı bir film olan, Christophe Gans’ın ‘Le pacte des loups - Kurt kardeşliği’ filmine selam çakalım. Öyle ki, İkinci Dünya Savaşı’nın kurt adamlar arasındaki bir ihtilaf sonucunda, yargısız infaz yapılan üç kurt adamdan dolayı çıktığını yazacak kadar uçuk kalemler ortaya çıkmıştır. Ne ki kendi kültürümüzde de bu yaratığa benzer imajiner cisimlerin varlığından bahsedilir. Misal, Artvin dolaylarında vaktiyle yaşadığına inanılan Uylak’tan bahsedilir. Elbette Batılı türdeşlerinden farklı bir düşsel yaratıktır Uylak. Daha ziyade gece sokağa çıkanların karşısına çıkar, taciz eder, aşağılar ve saldırır!

The Wolfman - Kurt Adam film olarak efsanenin tüm ayaklarını layıkıyla izleyiciye yansıtıyor. Hatta daha fazlasını, işin içine proleter-burjuva çatışması bile giriyor zaman zaman. Ancak yönetmenin aşırı stilize tarzı zaman zaman başka filmlere de sızıyor. Kimi sahnelerde meşhur King Kong filmini hatırlıyoruz bu yüzden. Her ne kadar türün başka ve daha sağlam örnekleri varsa da, Batı dünyasının bu ürkütücü yaratığını izlemek için iyi bir fırsat The Wolfman. Ne de olsa kültür kültürün kurdu oluyor dostlar!