3 Nisan 2009 Cuma

Yüksek Ökçeler


Kedili köşkün faresi miyiz, yüksek ökçeli Hatice Hanım mı?

Hepimiz duyuyoruz tehlike tamtamlarını.
Diyaframı kuvvetli borazancının tırmaladığı kulaklar hepimizin.

Pekiyi niye suçlu suçlu yere bakıyoruz?

İşaret parmaklarımızla gösterirken yanımızdakinin ensesini, kolları sıkacak mengenelerin bir gün bizim etimizi buracağını bilmiyor muyuz?

Yoksa Zweig ve karısı gibi, diktaya köle olan halkları gördükçe, intiharın davetine mi icabet edeceğiz?

Dimağını Hitler'e bedavaya kiralayanlara acımak mı gerekir yoksa kızmak mı?

Yapraklar ikaz ediyor dallarda: Duyun bizi!

Ayaklarını topraktan çıkarabilse dağ bile galeyana gelecek. Oysa üstümüze alınmıyoruz biz. Küçük bir ıslık başlattı bu devasa ‘çığ’ı. Arz-ı herc ü merc eden bu zelzele renkli bir minik kelebeğin kanat çırpmasından neşet etti. Çalan tamtamlar hepimiz için, borazanın muhatabı istisnasız bizleriz.

Kedi ile savaşan farelerin öyküsünü bilir misiniz?

Bir şatoda gönlünce yaşarmış küçük fareler... Çoğaldıkça çoğalmışlar. Birken beş, beşken onbeş olmuşlar. Bakmış ki kontrol elden gidiyor evin sahibi, bir kedi almış oldukça besili. Acımasızmış bu yeni misafir, görevini eksiksiz yaparmış. Fare sayısı her gün birer tane azalmış medeniyete uzak bu şatoda. Sonunda toplanmış fareler. ‘Ne yapalım?’ demişler, ‘Her gün birer birer yok oluyoruz. Gidişat kötü...’ ‘Çözüm kolay’ demiş arkalarda duran ufak tefek bir fare, ‘Kedi bizi niye yakalıyor?’ En öndeki, ‘çok basit’ demiş, ‘bize yaklaştığını duymuyoruz. Fark ettiğimiz anda da iş işten geçiyor. Bizden iri ve hızlı. Yaklaştığı anda şansımız kalmıyor.’ ‘O halde, öyle bir şey yapmalıyız ki bize yaklaşırken onu fark etmeliyiz...’ ‘Çıngırak’ diye bağırmış tez akıllı farelerden biri, ‘boynuna bir çıngırak takalım ki, yaklaşırken sesinin duyup önlem alalım..’

Dahice bulunmuş bu fikir, çözüm hazır: Kedinin boynuna zil takılacak!

Ancak problem bundan sonra başlamış: Zil takılacak; ama kim takacak? İşte zorların zoru bir soru!

Sonrası trajedi...

Hayatını göze alıp, çıngırağı kedinin boynuna takacak fare çıkmamış. Birer birer yok olmaya devam etmişler. Tâ ki, şatoda kendi ırklarından tek bir canlı kalmayana kadar!

Hikaye acıklı değil mi?

Daha beteri de var. ‘Yüksek Ökçeler’ var.

Yine bir köşk hikayesi.

Göztepe'deki köşkünde kız evlatlığı, hizmetçisi ve aşçısıyla mutlu bir hayat süren genç dul ‘Hatice hanım’ın hikayesi.

İki şeye çok düşkünmüş Hatice Hanım: Temizlik ve namus. Bir de hastalık derecesinde sevdiği yüksek ökçeli pabuçları. Öyle ki, yüksek ökçeler köşkün en üst katında yürürken, sesi bodrumdan duyulurmuş. Ev halkının da namusundan eminmiş Hatice Hanım.

Bir gün başı dönmeye başlamış. Tansiyonu düşüyormuş. ‘Yüksek Ökçeler’ demiş doktorlar, ‘Yüksek ökçeli pabuçları çıkarıp, ökçesiz yumuşak tabanlı ayakkabı giymelisiniz.’

Tavsiyeye uymuş evin hanımı. İyileşmiş de...

Ve bir gün mutfağa girdiğinde gördüğü manzara onu beyninden vurmuş. Aşçı evin hizmetçisini ve evlatlığını birer dizine oturtmuş oynaşıyormuş. ‘Evin hanımının yüksek ökçeleri çıkartması hiç iyi olmadı’ demiş evlatlık Gülter: ‘Eskiden yerinden kımıldasa duyuyorduk, şimdi kedi gibi sessiz dolaşıyor ve biz istediğimiz gibi hareket edemiyoruz.’

Gördüğü ve duydukları karşısında kriz geçirmiş Hatice Hanım: Kızı hırsız, uşağı sapık, hizmetçisi namusuzmuş!

Evden kovmuş hepsini. Ama gelenler gideni aratmış.

Bakmış ki, Hatice Hanım, yüksek ökçesiz dünyası zehir oldu, sağlığı pahasına çıkarmış yüksek ökçeli pabuçları dolaptan ve tekrar giymiş.

Her şey yine sütliman...

Düşünüyorum şimdi; köşkün çıngırak takmaktan korkan faresi miyiz, yoksa kendini kandırmak için yüksek ökçelere sığınan Hatice Hanım mı?.