15 Eylül 2015 Salı

Kanlı Postal: Film değil müsamere


Türkiye yakın tarihi siyasi kutuplaşmanın getirdiği acılarla dolu. Toplumsal sinir uçlarının hassaslaştığı dönemlerde sağduyu yerine uçurumların derinleşmesinin sonucu yaşanan binlerce acı var geçmişimizde. Şüphesiz bunlardan en büyüğü 80 Dönemi. Askerî Cunta’nın bir silindir gibi milleti ezip geçtiği darbe ve neticesi dolayısıyla açılan yaralar siyasi terörden katbekat fazla olmuş.
O dönem ülkeyi darbe sürecine götüren son gelişmeler maalesef bir sinema filminin gösterimi (Güneş Ne Zaman Doğacak) vesilesiyle başlamış. Yönetmenliğini Mehmet Kılıç’ın yaptığı filmi sanat açısından değerlendirmek anlamsız, zira son derece başarısız, hatta komik bir film. Ancak filmin Maraş’taki gösterimi esnasında Çiçek Sineması’nda patlatılan bir bomba biri ağır 7 kişinin yaralanmasına neden oluyor ve bugün Maraş Olayları dediğimiz hadiseleri başlatıyor bu gösterim. Çıkan olaylar akabindeki tablo inanılmaz ağır ve can yakıcı: 111 ölü, binden fazla yaralı... 500’den fazla ev yakılıyor, 300 işyeri tahrip ediliyor. Yakılan araç sayısı belli değil. Olayların ardından 13 ilde sıkıyönetim ilan ediliyor ve 800’den fazla insan tutuklanıp hapse atılıyor. Filmi yapanların şüphesiz ülkeyi kana bulamak, ortalığı karıştırmak, hele hele darbeye davetiye çıkarmak gibi bir niyeti olmamıştır. Ancak karanlık mihraklar bu filmi bir fırsat olarak kullanıyor ve neticesinde 12 Eylül Darbesi oluyor.
Elbette darbenin bütün yükünü bir filme yüklemek büyük haksızlık. Lakin tablo da ortada.
Yönetmenliğini Muhammet Arslan’ın yaptığı Kanlı Postal filmini izlemeye çabalarken (izlerken değil) aklıma Güneş Ne Zaman Doğacak filmi geldi maalesef. Şüphesiz iyi niyetle yola çıkılmış ve acıları anlatmak üzere çekilmiş bir film Kanlı Postal. Ve maalesef sonuç; film denemeyecek kadar başarısız ve art niyetlilerin ekmeğine yağ sürecek bir malzemeden başka bir şey değil.


Darbe sonrası Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan insanlık dışı işkenceleri anlatmaya soyunuyor film. Ancak ortada ne bir hikâye ne de doğru düzgün oluşturulmuş karakterler var. Tamamen karton, mizah sınırlarını zorlayan kötüler ve çürük bir zemin üzerine serpiştirilmiş köksüz mazlum karakterler var. Senaryoyu yazanlar ‘bir sinema filmi nasıl yapılır’dan habersizce, işkence sahnelerini olanca iticiliğiyle uç uca ekleyince ortaya etkileyici bir film çıkar zehabına kapılmışlar gibi.
Eminim filmdeki olaylarla ilgili bir soru sorulduğunda yönetmen ve yapımcı, ‘hepsi yaşandı, gösterdiğimizden daha fena hatta’ cevabı verirler ve haklıdırlar da. Ama film işleri böyle değil maalesef. Bir olayın film olabilmesi için, hikâyeye, anlatıma, kahramanlara (iyisiyle-kötüsüyle) ihtiyacınız var. Tamamı kötü, sapık askerler ile tamamı mağdur ama hiçbirine yakınlaşamadığımız iyilerin, birinin diğerine her türlü fenalığı yaptığı, diğerlerinin de müsamere tadında boş slogan savurduğu şeye film demek mümkün değil.
Kanlı Postal filminin açılışındaki müzik altı belgesel görüntüleri Youtube klibinden hâllice. (Kaldı ki bunda bile ciddi kalitesizlik vardı. Yüksek çözünürlüklü görüntü bulamıyorsanız, en azından ‘kelebek’ filan açarak çerçeveyi küçültün be kardeşim!) Film ilerledikçe Kanlı Postal’daki tek filme benzer bölümün giriş kısmı olduğunu görmek ise ayrı bir hayal kırıklığı oldu maalesef.
Filmi art niyetle izleyip bodoslama ‘asker düşmanlığı yapıyorlar’ diyenlere katılmak ve yönetmenin iyi niyetinden şüphe etmek asla doğru değil. Ancak Kanlı Postal’ın 40 yıl önceki sinema dilini tercih etmesi yönetmen ve senaristin bu alandaki yetkinsizliğinin de göstergesi maalesef.
Elbette geçmişteki acıları anlatan filmler yapılmalı. Sanat da geçmişi kendi diliyle ele alıp, gelecek kuşaklara ve tüm dünyaya aktarmalı şüphesiz. Ama bu tür ‘olmamış’ örnekler ile değil. Sanırım en büyük haksızlık da Diyarbakır zindanında akıl almaz eziyet ve işkencelere maruz kalmış mazlumların hatırasına yapılmış oluyor. Üzgünüm ama maalesef böyle...