26 Mayıs 2015 Salı

Sibirya Mafyası

Ünlü suç komedisi Anlat Bakalım’da (Analyze This) psikolog mafya babasını tedavi ederken bir sonraki seansa ailesini getirmesini ister. Mafya lideri çoluk çocuğunu değil, mafya üyelerinin kastedildiğini zanneder. Suç ve genetik üzerine yapılan bilimsel araştırmaların geçmişi yüzyıllar öncesine uzanır. Kriminoloji, genetik ile suç arasında zannedildiğinden daha fazla bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Bu alanın piri sayılan Richard Dugdale, yaklaşık 150 yıl önce yaptığı araştırmada bir suç imparatorunun ailesini takibe almış ve ailenin biyolojik ağacını takip ederek 709 üyenin yarısından fazlasının suça bulaştığını öğrenmiştir. İlginç olan; suç, suçluyu toplumdan soyutladığı gibi, kendine ait bir dünya kurdurup asosyalleştiriyor.

Bu alanda en meşhur eser şüphesiz Mario Puzo’nun Baba’sıdır. Coppola ile sinemaya da aktarılan bu çok satan kitap suç ve aile kavramına içeriden bakar. Dugdale’in geneolojik kriminoloji araştırması pek çok yazara ilham kaynağı olmuştur şüphesiz. Bunlardan biri de, Nicolai Lilin’in 29 yaşında kaleme aldığı ilk kitabı Siberian Education’dir. (Sibirya Eğitimi). Lilin’in özelliği; İtalya’da yaşaması ve kitabını İtalyanca yazması. Yazar, kitabında coğrafi farklılıkların önemsizleştiğini bizatihi suçun benzer karakteristik gösterdiğini Güneybatı Rusya’daki suç ailesinin hikâyesinde çarpıcı şekilde öykülüyor. Bu kitap 1991’de çektiği Akdeniz filmiyle dikkatleri toplayan ancak daha sonra uzun metraj sinemaya çok yüz vermeyen (belgesel ve kısa filmleri hiç ihmal etmiyor)  İtalyan yönetmen Gabriele Salvatores’in uyarlamasıyla beyazperdede.


Stalin’in sürgün ettiği ‘eski kafa’ bir bilge ama suç babası Kuzya(John Malkovich),  kendi devrinin sona erdiğinin farkındadır. Üstelik suçun bile bir ahlakı olduğuna inanan kuşaktandır Kuzya. Ve tabii geleneği, kendine has erdemi ve ailesini bir arada tutma çabası içindeki bu suç adamı, bir yandan sisteme karşı ailesini korurken, diğer yandan yeni jenerasyonun yoldan çıkmasına engel olmaya çabalıyor. Büyük aile kendilerinin ne olduğunu biliyordur ama legal bir kirliliğin de farkındadırlar. Bu nedenle yozlaşmış sistem, çıkarcı bürokrasi ve zalim güvenlikçilere karşı kenetlenmek zorundadırlar. Onlara göre, bankacılar, tefeciler, bürokratlar, siyasiler dışındaki tüm canlılar kutsaldır! Sibirya Mafyası yapı itibarıyla, bir suç ailesinin son kuşağının öyküsü. Neslinin son temsilcisi iki karakter; Kolyma ve Gagarin’in şahıslarında ‘beş parmağın beşi bir değil’ şeklinde özetlenebilecek kadim bir çatışmayı sunuyor.

Güvenlik nedeniyle bir tür izole edilmiş hayata mahkûm edilen suçlu bir ailenin bireylerine odaklanarak suçu kutsallaştırmadan, ancak kameranın odağını da oldukça haysiyetli bir noktaya yerleştirerek işini yapıyor Salvatores. Bol miktarda büyükbaba öyküsüyle süslenmiş ve tevatür geleneğinin bu tür çekirdek yapılardaki önemini, bizim epey uzak olduğumuz dövme kültürünü izleyiciye yaklaştırmaya çalışarak harmanlayan film (Bu arada kitabın yazarının dövmeye karşı epey zaafı olduğunu vurgulayalım) Coppola’nın Baba serisinin tadını yakalayabilecekken, meselenin yanından teğet geçiyor maalesef.


Senaryo düzleminde epey dağınık, ancak oldukça başarıyla kurduğu atmosfer ile Salvatores, filmin karakterlere odaklanmasını arzu etmiş. Kurguladığı suç dünyası ve mekân betimlemeleriyle yakaladığı başarıyı, öyküyü epey dağıtarak kaybediyor Sibirya Mafyası. Sık sık kapısını çaldığı epik tarzın hep eşiğinden dönerek bir miktar da hayal kırıklığı oluşturuyor esasen.

Film biraz gecikmeli olarak ve az sayıda salonda gösterime girse de ilgiyi hak ediyor. Sibirya Mafyası ismiyle gösterime giren filmin en ciddi handikabı çok uzun bir zaman dilimini 2 saatten daha az bir sürede filme aktarmayı denemesi. Çok karakterli ve yan öykülü hikâye, bu nedenle yer yer aksıyor ve seyircinin ilgisinin düşmesine sebep oluyor.


Girişindeki “Affet bizi, biz dürüst suçlularız.” yakarışı filmin rengi hakkında epey ipucu veriyor aslında. Sert iklimin ve suçun genlerden gelen etkisinin kocaman bir aileyi sürüklediği macerayı anlatan Sibirya Mafyası, özellikle suç filmine merakı olanlara hitap ediyor.

19 Mayıs 2015 Salı

Her şey acıtır!


Tarih biraz da insanlığın zalimleşmesinin öyküsü aslında. Erdemin yerini alan hırs ve açgözlülük hazırlayacak galiba insanoğlunun finalini. Distopik eserler de bu anlamda epey tutucu ve sarsıcı oluyor. George Miller yaklaşık 35 yıl önce mütevazı bir dünya kurguladı Avustralya’nın çöllerinde. O kadar ikna edici ve akıcı bir dünyaydı ki bu, bir akıma ve neredeyse başlı başına bir türe dönüştü Mad Max serisi. Tabii enerjisinin büyük gücünü Mel Gibson’un karizmasından alıyordu seri. Post-Apokaliptik türün bir uçbeyi Terminator ise diğeri de Çılgın Max’ti.

Yaşlı kurt hayatının son demlerinde pek çok genç sinemacıya parmak ısırtacak bir macera ile yine perdedeki yerini alıyor. Mad Max hikâyesini ana ekseninden ve tarzından çıkarmadan ‘aksiyon böyle olur’ dedirtircesine izleyiciye sıkı ama yabancı olmadığı bir deneyim yaşatıyor Mad Max: Fury Road -  Çılgın Max: Öfkeli Yollar. Türün altından çok sular akmasına rağmen aşina ettiği atmosferi hiç bozmadan tekrar kurguluyor Miller. Ancak kusursuz da değil. Senaryosundaki boşluklar ve hassaten başkahramanına vefasızlık ile göze çarpıyor film.

Çok kısa bir ‘çıkan kısmın özeti’ ile klasik anlatıma selam çakıyor Miller ve daha seyirci koltuğuna kurulmadan basıyor adrenalini. Dozu öylesine yüksek bir aksiyon ile açılıyor ki film, hikâye ve kahramana yabancı olanlar için eski ve yeni karakterleri tanımaya fırsat bulmadan aksiyonun orta yerine bırakıyor bizi. Bu kez kendini ‘ölümsüz’ olarak lanse eden psikopat bir zalimin neslini devam ettirme çabası için yapmayacağı kötülük olmadığını gösteriyor. Ve daha ilk sekanstan itibaren defosunu abarttığı kahramanı küçültüp, yan karakteri büyütüyor. Hani günümüzde yaşasa bir klinikte tedavi görüyor olacak ve ilaçlardan gözlerini açamayacak belki. Bu nedenle filmin yükünü başka bir karaktere yüklüyor George Miller. Açıkçası ana karakter Max’i canlandıran Tom Hardy için epey sıkıntılı bir rol ağırlığı bu. Kahramanımız film boyunca düşkün bir savaşçı kadar, ana kahramanın ‘yancı’sı pozisyonunda işlev görüyor. Bir ara bu rol ezikliği o kadar abartılıyor ki, Charlize Theron’un, Furiosa’nın şoförü gibi duruyor hatta.


Suyu, toprağı ve petrolü elinde tutan zalim muktedir ‘Ölümsüz’ Joe, kurduğu sistem tıkır tıkır işlerken bir ihanetle karşılaşıyor. Joe-Furiosa ilişkisi ise Firavun-Musa ilişkisi gibi kurgulanıyor Öfkeli Yollar’da. 30 yıl önce çektiği 3. Mad Max’ten beri epey düşünüp felsefi derinlik katabilme imkânı yakaladığını da, işin bu ‘soy devamı’ ve ‘Vadedilmiş Toprak’ kısmından anlayabiliyoruz. Bu anlamda epey başarılı yoksa iş ‘Yeşil Vadi - Seferoğulları - Tellioğulları’ mizahına dönüşme riskini de taşıyor hep.


Öfkeli Yollar, isminden de serinin tamamından da anlaşılabileceği gibi bir yol filmi. Bolca hareket hâlindeki metal yığını ve kum içinde geçiyor film. Epey tozlu, topraklı ve alevli bu sebeple. Öfkeli Yollar her karesi özenle dekupe edilmiş ölümcül bir off-road olarak parlıyor perdede. Miller, ilerleyen yaşına rağmen yeni yetme meslektaşlarına âdeta aksiyon sineması dersi verdiği planlarla bezenmiş filminde, yaptığı ustaca dekupajlar ile karakterlerindeki sıkıntıların yetkin olamamaktan değil, belli bir bilinçten kaynaklandığını düşünmemizi sağlıyor. CGI teknolojisine çok fazla yüz vermeden sahada kotardığı sahneler ile inandırıcılığın sırrını da veriyor esasen.



Waterworld’da Kevin Rey-nolds’un yaşadığı acı deneyim, Miller için de muhtemel olacakken ihtiyar kurt bu işin ustası olduğunu gösteriyor. Filmin aksiyonu o kadar ikna edici ki, senaryoya dair sıkıntıları önemsemiyorsunuz bir yerden sonra. Felsefi ve mantıki açmazlarını anlayışla karşılayıp ‘o kadar da olsun canım’ diyoruz. Canı çok yanan yan karaktere, filmin yıldızı Furious’un dediği gibi, ‘her şey acıtır’ nihayetinde.

12 Mayıs 2015 Salı

Niyazi Gül Dört Nala: TV tadında


Sinema ile televizyonun, klasik ifadeyle, beyazperde ile beyazcamın arasında sayısız farklılıktan bahsetmek mümkün. Bunlardan en önemlisi şüphesiz ebat ve ortam olsa gerek. Televizyonun kendine göre bir estetik anlayışı ve algı aroması var. Gerçi uzun yıllar boyu süren genişlik ölçülerimiz yeni nesil ekranlar ile epey büyüdü; 55 ekran yerine artık minimum 100 cm’lik ekranlarda izliyoruz yayınları ama bu durum çok fazla değiştirmiyor gerçeği. Evinizde istediğimiz an yerinizden kalkacağınız, çay getiren annenizin önünüzden geçeceği, çalan telefondan bilmem neye kadar binbir türlü dış etkenin konsantrasyon bozuculuğu düşünülerek kurgulanıyor TV yayınları. Sinema öyle değil oysa. Parasını ödeyip girdiğimiz salonda 50 metrekarelik devasa perdede, karanlık ve sessiz ortamda, çok kolay terk etmeyeceğiniz şartlar altında izliyoruz filmleri.

Çok farklı formatlar anlayacağınız. Ancak birbirinden büsbütün bağımsız da değiller şüphesiz. Özellikle bu alanda rekabetin çoğalması, özel sektörün TV yayıncılık işine girmesiyle çok ciddi bir ‘eğlence’ platformu ekranlar. Sinema ise şüphesiz bu yönü de olan ama öncelikli olarak ‘sanat’ kabul edilen bir alan. İşbu nedenle TV’den sinemaya bir aktarım yapacağınız zaman öncelikli olarak bu format, ortam ve alan farklılıklarını hesaplamanız lazım. Ekranda sizi beğenen, izleyen ve hatta bağımlınız olan bir kitle olabilir ancak bu durum sinemada başarının garantisi sayılamaz şüphesiz.


Pek çok karakter sayabiliriz ekrandan perdeye transfer olan; Recep İvedik, Sabit Kanca, Hüseyin Badem, Ayhan Kaplan, Polat Alemdar vs…

Bunlardan biriydi Veteriner Niyazi Gül. Stand-up ustası Ata Demirer’in özgün karakterlerinden biri olan Niyazi Gül, kendi formatı içinde epey tutarlıydı ki bu yüzden izleyici karakteri çok sevmişti. Niyazi Gül de ekrandan perdeye transfer olan karakter olarak çıkıyor karşımıza. Üstelik yazar kadrosunda sağlam mizahçılar var. Ancak filmi izleyince bir kez daha acı gerçeği anlıyoruz; TV ve sinema çok ayrı formlar. Ne kadar sağlam gözlemci ya da mizahçı olursanız olun mesele sanat olunca ‘olmamış’ durumları ortaya çıkabiliyor. Şunu da ilave edelim hemen; sinema anlamında ‘olmamış’ demek gişe bağlamında başarısızlık anlamına da gelmemeli.

Muhtemelen biliyorsunuz ama hikâyeyi özetleyecek olursak; veteriner hekim Profesör Niyazi Gül kendince sakin bir hayat sürmektedir. Bir yandan üniversitede veterinerlik dersleri verirken, bir yandan da yardımcısı Hediye’nin desteğiyle dededen kalma mucizevi formülün eksik maddesini arar. Belalı âşıklar Sultan ve Rıza atlarını yarıştırmaya karar verip bir de Niyazi’nin hayvanlara güç veren formülünü duyunca işler karışır. Bir anda heyecan dolu olayların ortasına düşen Niyazi, formülün eksik maddesini ararken sürpriz maceralarla karşılaşacaktır.

Seyirci biliyor diye neredeyse Niyazi karakteriyle ilgili hiçbir derinleştirici özellik işlenmemiş. Böyle olunca diğer karakterler kimi sahnelerde ezip geçiyor ana karakteri. Bunun dışında uç uca eklenmiş (ki burada bile bir tıkanıklık söz konusu) esprilerden oluşuyor film.


Farkındayım; bu tür eğlencelik seyirler için ‘üçe beşe’ bakılmaz ve epey toleranslı olmak gerekir. Lakin bu ülkede mizah yapan önemli isimlerin (Belki Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan bu gruptan ayrılabilir) sinemayı televizyon gibi görmeleri ve meseleye sadece ‘gişe’ bağlamında bakmaları ve bunda ısrarcı olmaları hayal kırıcı bir şey. İvedik serisi, Kanca maceraları, Eyvah Eyvah filan derken sinema çıtasının yukarıdan ziyade hep bir ‘tık’ aşağı çekilmesi en hafifinden üzüntü verici.


Niyazi Gül’ü perdede görmek şüphesiz heyecan verici bir deneyim. Ancak film için aynı şeyi söylemek ne yazık ki zor. En çok da mizahçıların heba olmasına üzülüyor insan. Elhasıl; Niyazi Gül dörtnala koşuyor belki gişede de öyle olacak, en azından Eyvah Eyvah kadar gişe yapacak ama Türk mizahı sinema alanında maalesef nal toplamaya devam ediyor!

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Ne çok acı var!


Daha önce de çeşitli vesilelerle ifade etmiştik; sinema yapısı itibarıyla pek çok sanatı içinde barındıran bir tür birleşik ama farklı ve aynı zamanda en genç sanat formu. Resimden müziğe, tiyatrodan edebiyata kadar pek çok alt unsur, pek çok farklı parametrelerle birleşerek oluşturuyor bu sanatı. Ancak bu birleşim kimi zaman yanlış algılarla yanlış kodlanarak zihinlere oturtulmak istenebiliyor. Örneğin kimileri bir filmde sesten ziyade görüntünün, kelamdan ziyade tasvirin önemli olduğuna inanıyor ve bu inanç öylesi bir fetişe dönüşüyor ki, neredeyse ‘iyi film; sözsüz, görüntü ağırlıklı filmdir’ gibi yanlış kabullere yol açabiliyor. Oysa kelam da en az tasvir kadar mühim. Ses de en az görüntü kadar hakiki ve etkileyici. Hz. Üstad, Lemeât’ında zihinde iknaya giden yolu 7 merhaleden kurgular: “Tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz’an, iltizam, itikad…”

Bu nedenle sinemada önce yönetmenin tahayyülü ve bu tahayyülün pratiği, yani tasviridir esas olan. Elbette görsellik mühimdir ama ses ve kelam da en az onun kadar önemli ve gereklidir. Film türlerinde ise izleyiciyi en kestirmeden etkileme ve ikna etme türü belgesel olsa gerek. Hele hele bu belgeseli dramayı iyi bilip icra eden bir isim yapıyorsa, ortaya çıkan eser bir başyapıt olabiliyor.



Alman yönetmen Wim Wenders bu anlamada çok mühim bir isim. Sadece film çekmiyor fotoğraf ve müzikle de ilgileniyor, kalem ile olan ilişkisi pek çok meslektaşını gıpta edirtecek cinsten. Son filmi “The Salt of the Earth – Toprağın Tuzu” ise sarsıcı bir belgesel. Filme geçmeden kahramanı ve aynı zamanda bir “foto-muhabir” olan Sebastiao Salgado’dan biraz bahsetmek lazım. Salgado Brezilyalı bir sanatçı-haberci. Çok acı görmüş, pek çoğunu belgeleyerek tarihe önemli notlar düşmüş bir sanatçı. Ancak hakikat ile yüzleşmenin ruhunda açtığı yaraları yaptığı iş gezisine yönetmen Wenders’i dahil etmesiyle açığa çıkıyor. Toprağın Tuzu yeryüzündeki olağanlaşmış acıları sinema diliyle perdeye taşıyan bir başyapıt bu nedenle. Salgado, iyi bir eğitim almasına rağmen (kendisi ekonomist ve 4 dil biliyor) fotoğrafı ana dil olarak benimseyen insanlardan. 

Bizimle ilgili bir de acı hatırası var. 2000’li yılların başında fotoğraf çekmek için ülkemize gelen sanatçı, bir esnafı çekerken, ‘tezgahın önünü kapatıyorsun’ diye yediği dayağın acısıyla Paris’e kaçmıştı.


Bir fotoğraf saniyenin 250’de biri kadar. Salgado’nun fotoğrafları bu kısacık ‘an-ı seyyale’yi alıp adeta bir hüzün hamuru gibi açıyor ve uzatıyor. Acıların siyah-beyaz formdaki sabitlenişi Salgado’nun yorumları eşliğinde, oğlu Juliano ve Wender’in kamerasıyla film formuna dönüşüyor Toprağın Tuzu’nda. Yeri gelmişken ismin anlamını da söyleyelim; Toprağın Tuzu’ndan kasıt insan. Salgado gibi yetenekler vasıtasıyla bir kez daha anlıyoruz ki aslında her an bir sonsuz demek. Yaşanıp gitmiyor, bir şekilde mahfuz ediliyor. Bahtsızlık çok azını sanatçıların vizörüyle erkenden görebilmemiz. Yoksa kaybolan bir şey yok evrende, yaşanıyorsa.





Film, Brezilyalı yaşlı fotoğrafçının (Artık 71 yaşında) iki saate sığdırılan ama çekimi on yıllar süren bir birikimini izlemek için şahane bir fırsat. Cannes, San Sebastian ve hatta Oscar’da aday olmuş bir belgesel Toprağın Tuzu. Acının can yakan gerçekliğine ve insanoğlunun pek kolay ulaşamadığı güzelliklere ulaşabilmek adına nasıl bir sabır ve enerji harcadığını görmek için bile bu belgesel izlenmeye değer. Üstelik sergilerde ya da kitaplarda sanatçının eserine bakarak duygularını bütünleşik olarak muhataba aktarması pek mümkün değil. İşte sinema bu yüzden güzel ve farklı.


Latin Amerika’nın tarla işçileri, madenciler, çeliş işçileri, tersane işçileri, artık hayvanat bahçelerinde bile görülemeyen nesli tükenmeye yüz tutmuş hayvanların orijinal mekanlarındaki fotoğrafları, traktör kepçeleriyle atılan mülteci cesetleri hareketli görüntü, müzik ve ses eşliğinde izlemek müthiş ve farklı bir deneyim.  Maden dağına tırmanan karınca sürüsü misali işçileri görünce modern insanın çağdaş Firavunlar uğruna nasıl çalıştırıldığını görerek ibret devşirmek ise seyirciye kalıyor. Ve sinema tam da bu yüzden güzel…


Bakış


İnsan bedeni aldığı besinler ile doğru orantılı olarak gelişirken, ruhu da hakikat ve yalana dayalı bir besin programı izliyor. Her hakikat dışı unsur insan ruhunda bir hasara yol açarken, yalan ise karanlığı besleyerek karartıyor ruhları. Ve bu kararma bir süre sonra bedensel komplikasyonlara dönüşüp sirete yansıyor.

Bakışlar örneğin... “Onların kalplerini ve gözlerini ters çeviririz.” diyor Kur’an-ı Kerim (6/110). Hakikat ile olan ilişkisi nispetinde samimileşip, etkili olabiliyor. Aksi durumda ilk kaçış bakışlardan başlıyor. Samimiyet önce gözlerden terk ediyor ruh ve beden gemisini. Yalan filikasına atladığı gibi uzaklaşıyor bakışlar. “Kararı verirken yüzümüze bakamayanlar, bakışlarını kaçıranlar” ifadesinden bunu anlıyorum ben.

Türk Tabipleri Birliği bir süre önce şöyle bir açıklama yapmıştı: “Bizler hekimiz. İnsanın bin bir ruh halini, bin bir duygu durumunu biliriz. Başbakan Erdoğan’ın duygu durumundan endişe duyuyoruz. Fevkalade endişe duyuyoruz. Kendisi, çevresi, ülkemiz adına endişe duyuyoruz. Endişemizi kamuoyuyla paylaşıyoruz.” Hakaret davasıyla yargılanan sinemacı Mustafa Altıoklar ise savunmasında, müştekide narsistik, kişilik bozukluğu olduğunu söylerken ne bir benzetme, ne bir yakıştırma, ne bir aşağılama düşüncesinin olmadığını vurgulayıp şöyle diyordu: “Ben teşbih yapmadım, teşhis koydum.”



Ülke yine seçim sath-ı mailine girdi. Kocaman inşaat duvarlarında, billboardlarda, kısacası hemen her yerde sahte tebessümlerle siyasetçi portrelerine denk geliyoruz yine. Profesyonellerin kurgulamasıyla üretilmiş bir dolu sentetik bakış. Oysa normal hayatta, yaptığımız işlerde, aldığımız kararlarda, verdiğimiz tepkilerdeki bakışlarımızdır aslolan. Afişlere değil hayatın içindeki bakışlara bakmak lazım bu yüzden. Çünkü bakış, ruhun ve bedenin beslendiği kaynakları ele veriyor bir şekilde. Şu tasvir yeterli değil mi: “Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür.” (68/43)

Stanley Kubrick 1971 yılında çekti A Clockwork Orange’ı. Otomatik Portakal ismiyle çevrildi dilimize. Endüstri devrimi sonrasında Britanya’da yaşanan ahlaki çöküş ve değerlerin tepetaklak oluşunu anlatıyordu film. Toplum öylesi bir dumurizasyon yaşamıştır ki, iyi ile kötü ayırt edilemez hale gelmiştir. Bir grup proje gencin (artık trol mu desek, ne desek) millete uyguladığı şiddeti resmeder Otomatik Portakal. Filmin kahramanı Alex’in tuhaf bakışını süsler afişi. Bu bakış yabancı değildir aslında.


Aynı yönetmenin ünlü gerilim filmi The Shining – Cinnet’in kahramanı Jack Torrence de benzeri bir bakışta bulunur filmin bir noktasından sonra. Aslında aklı başında efendi bir yazar olan Jack’in bozulması önce bakışlarda başlar. Daktilo başında iken karısına öylesine bir bakış atar ki, zavallı kadın gidişatı hisseder. Daha sonra ise, adeta bir canavara dönüşür Jack ve eline geçirdiği baltayla kendi eşi ve çocuğunu öldürmeye kalkışır. Kocaman Overlook Oteli mutlu bir aile için bir anda vahşi ıssız bir av ormanına dönüşür.


Bir başka ‘Bakıştaş’ kahraman ise yine Kubrick’in savaşı ve şiddeti eleştirdiği Full Metal Jacket filminde vardır. Acemi erlere hayatı zindan eden eğitim çavuşuna isyan edip sonunda balatayı sıyıran kilolu, beceriksiz ve zihni ağır işleyen denizci “Gomer Pyle” tuvalette G3’e şarjörü takar. Belli ki niyeti bozmuştur. “Eğitimde her şey mubahtır” zihniyetiyle enva-i çeşit baskı ve şiddeti meşru gören ağzı bozuk eğitim çavuşunun tehditleri işe yaramadığı gibi tetikler psikolojisi bozuk erin şiddete meylini ve önce çavuşa, sonra kendi kafasına sıkar. İşte son nefesinden önce bu meşhur bakışı atar seyirciye Gomer Pyle.