24 Ekim 2011 Pazartesi
Naoko, ne güzel insansın sen!
Adı Naoko, 27 yaşında bir Japon. Türkçe de bilmiyor, ülkemizi de pek tanımıyor. Ama başka bir şeyimize yabancı değil; acımıza!
Yakın geçmişte büyük bir depremle sallanan Japonya'da yaşıyor Naoko ve depremin, acılarının, verdiği hasarın canlı şahidi.
Oturmuş ve dua eden adam figürü yapmış geleneksel sanatıyla. Üzerine de mesaj yazmış. Görünce içimden geçti şu cümle: Ne güzel insansın sen Naoko!
Devlet!
Evet, doğru…
Büyüktün, çok büyük hem de. Gerektiğinden kat be kat büyük.
Hatta hantal belki.
Ama serttin, soğuktun, merhametsizdin.
Sana kim ”Baba” ismini taktı bilmiyorum. Kemal Tahir’in Devlet Ana’sını biliyorum bir tek.
Açıkça söyleyeyim şarkının dediği gibi ‘adını andıkça titrerim hala’ idi durumum.
Korkardım ve inceden kıl olur, sevmez, hatta nefret ederdim.
Bürokrasi demektin zira, üretimsizlik, hantallık, yavanlık demektin benim için.
Mesafeli bir ilişkimiz oldu hep bundan dolayı.
Haksız da sayılmazdım, sayılmazdık doğrusu.
Çok acı çektirdin, çok zulmettin, çok can yaktın.
Cüssen ne kadar iri idiyse de, hislerin o kadar minnacıktı. Merhametin, anlayışın, iz’anın pek yoktu.
Sen bir deyiş üretmiştin, ‘Her şeyi devletten beklemeyin’ diye, ben hiçbir şeyi senden beklememeye evriltmiştim onu.
Eskiden, Allah selamet versin, Demirel ile özdeşleştirirdim hep seni. Çok konuşup hiçbir şey anlatmayan, laf kalabalığı ile hiçbir yaraya merhem olmayan, yıllar yıllar geçse de değişmeyen.
Hiç kızmaca yok; kollarından bile korkardık geçmişte. Hatta ‘sarmasın bizi kolların’ isterdik, bilirdik ki, öyle bir sarardın ki, kemiklerimizi kırardın! Sevmeyi hiç bilmezdin açıkçası.
Etimizi keser, ‘kestiğim parmak acımaz’ dedirtirdin. İşkence yapar, hak hukuk arayışımızı on yıllara yayardın. Bu kalınlık ve sertliğe rağmen çok zeki de değildin maalesef. Bir takım kurnazın oyuncağı da oluyordun çoğu zaman. Sırtından geçinen parazit sayısı hiç de az değildi. Seni dolandırmayı meslek edinmiş bir zümre vardı hatta.
Ama niye yalan söyleyeyim, son birkaç yıldır ufaktan değiştirmeye başladın bu fikri sanırım.
Eskiden “Devlet” denilince; çok sert, iri yapılı ve hantal bir siluetin belirirdi zihnimde, şimdi kimi zaman acıyarak bakıyor ve bazen hoyrat davrandığımızı düşünüyorum sana.
Kendime itiraf etmekte zorlanıyorum ama adın geçtikçe sinirlerim ayaklanmıyor artık.
Galiba bunda senin kendi, bizim de kendi sınırlarımızı ve haddimizi bilmeye başlamamızın da etkisi var.
Ve en çok da, yeni bakış açısının, kanunların, yönetmeliklerin ve dahi sisteme dair birçok şeyin artık sana değil vatandaşa yakın durmasının onu korumaya almasının da ciddi bir payı var.
Ve hatta kimi zaman ‘her şeyi milletten bekleme’ bile diyesim geliyor bazen sana.
Yaşanan şu son deprem sonrasında aramızdaki mesafeler tamamen kalkmış gibi hissediyorum. Bir afet yaşandı mı eskiden kendi haline bırakırdın milleti. Hatta kendi haline bile değil, destekten ziyade köstek olduğun için yaşanan acıların çoğaldığını biliyorum. Afetin katlandığını.
Önceki gece yüz yıllık (belki daha fazla) bir algıyı tamamen bitirdin sanırım. Yine acı vardı, gözyaşı vardı, çaresizlik vardı. Ama sen elindeki tüm imkanlar ile oradaydın. Çabalıyordun, çırpınıyordun. Köstek değil destek oluyordun yapılan kurtarma çalışmalarına. Bu nedenle enkaz başına bilmem kaç tane kurtarma ekibi düşüyordu.
Eskiden böyle olsan, belki bu kadar çürük yapılmayacaktı o binalar, en ufak bir titremede yerle yeksan olmayacaktı beton mezarlar. Sanki bunu biliyormuşçasına bilgece bir suskunlukla, biz sivillerin afra tafralarına aldırmadan işini yapıyordun afet bölgesinde. Kurtarmaları organize ediyor, yardımları düzenliyor, iletişimi doğru düzgün sağlamaya çalışıyordun.
Farkındayım, elbette birden bire badem gözlü yapmıyorum seni, tamamen değiştin de, diyemem. Bunun biraz da bize yani millete bağlı olduğunun da farkındayım doğrusu.
Ama…
Hani nasıl derler ya ‘ben de sana karşı boş değilim’ artık…
Yanı sanırım, yani galiba…
Ya hamiyyetsiz olaydım! ya da...
Cesetlerin üzerinde yaşayanlar, çaylarını yudumlarken gözlerini kısıp, dudaklarını büküyorlar. Ölü çok. Yaralı daha çok, depremzedeler ise rakamlara sığmayacak gibi neredeyse.
Kavurucu bir yaz sıcağında sarsıldılar. Yaşamları 45 saniyelik bir 'kırılma' ile tam ortasından ikiye bölündü. Acının miladı oldu 17 ağustos. Yıkımın, gözyaşının miladı. Tevekkül insan yüreğini çok çabuk fethediyor. Binlerce şehit verdik. Ama yaşamın nabzı durmuyor, aynı ritimle atıyordu. Enkaz yerleri mahşer yerleri olmuştu. Gecikmeler, organizasyon bozuklukları, çaresizliklerden sonra 'geliyorum' demişti yağmur. Depremi önceden bilmek imkansızdı; ama soğuk hava kütlesinin bu bölgeye doğru yola çıktığını günlerce bas bas bağırdı meteoroloji uzmanları. Bile bile lades dedi rahmet. Sulu sepken indi yaralı gönüllere. Acılar, mağduriyetler büyüdü. Enkaza ulaşamayanlar, yağmurun ortasına ittiler afetzedeleri. Adapazarlılar daha ölülerini çıkaramadan enkazdan, yağmura teslim oldular.
Yaşamın kendisi gibi katmanlardan oluşuyor çadırkent manzaraları. Kimisi çamurun, balçığın tam göbeğinde. Depremden sonra sel ile tehdit ediliyor yaşamları. Merkezde, Japonların kurduğu sağlık ocağının hemen arkasında, bin küsur çadırın kurulu olduğu bir 'balçıkkent' duruyor. İnsanlar gece yarısı, yağmurun şiddetinden terk etmişler bölgeyi. Kimisi çok daha şanslı. 'Çok yıldızlı' otel gibi duruyor gök tepelerinde. Tertipli, nizamlı. Ahçıları var, yemekleri düzgün çıkıyor, güvenlikleri var. Şaşırtıyor bizi bu manzara. Başımızı çevirip baktığımızda kocaman, 'Sedat Peker Çadır Kampı' yazısını görüyoruz. Ahçıları bile İstanbul'dan gelmiş. Sabah erken saatte megafon eşliğinde çadırkent ahalisi mıntıka temizliğine başlıyor. Tam bir birlik-beraberlik bilinci tezahürü. Gıda yardım kamyonu geldiğinde halk iki dakikada el birliği ile yükü indirip istif ediyor. Kullanılacaklar mutfağa, diğerleri depoya. İstanbul'dan giden 'Sedat abiyi seven gençler' gönüllü olarak çalışıyorlar. Her şey düzenli, intizamlı.
Yağma yağmur!
'Herkes bu kadar şanslı değil.' diyor adamın biri, 'Kaynaşlı'ya gidin.' Gidiyoruz. Yağmur inadına inadına yağıyor afetzedelerin yüzüne. İmtihanın şiddeti, yağmurun şiddeti ile iş birliği yapıyor. Yaşlı bir kadın duruyor yolun ortasında. Aslında durmuyor, yürüyor, ya da yürümeye çabalıyor. Kısacık boyu, yaşlı bedenini çekemiyor. Yağmura inat koltuğunun altına sıkıştırmış iki paket makarnayı. 'Nereye teyze?' diye bağırıyorum. 'Beşinci mahalle, ikinci çadır' diye cevap veriyor. Beş çadır sayıyorum. Aynı hizadan ikinci çadırı gözüme kestiriyorum. Arada hendek var. Yağmur yumuşak toprağı tamamen balçık yapmış. 'Tek başına mı yaşayacaksın bu çadırda?' diye soruyorum: 'Evet. Annem ile babam depremde öldü.' diyor. Yağmur birden tokat etkisi yapmaya başlıyor bende. Makarnayı nede pişirecek, gece sabahı nasıl bekleyecek bilemiyorum. Yüreğim yana yana diğer taraflara yöneliyoruz. Bir başka aile görüyoruz sonra. Gencecik bir kadın baş örtüsüyle beliriyor çadırın aralığından. Yağan yağmura inat kocasına seslenmeye çalışıyor. Genç adam, çadırın etrafında minik bir bent kurmaya çabalıyor. Kadının doğumuna 4 gün kaldığını öğreniyoruz. 'Bu kadar imkansızlığın içinde, nasıl olacak doğum?' diye soramıyoruz bile!
Resmi plakalı kamyonlar mucur taşıyorlar. Felaket gelmeden önlem almamakta üstümüze yok. Yağmur bölgeyi perişan etmeden taşınsa, yerlere serilse bu mucurlar, bu perişanlık yaşanmayacak belki. Çocuklar koşuyorlar yardım kamyonlarının peşinden. Ayakkabı soruyor herkes. Bebelere bez, mama istiyorlar. Kadınlar çadırlarda çaresiz, erkekler enkazların yanında, hırsızlara, namussuzlara karşı pusuda. 'İki dakika ayrıldım televizyonumu çaldılar.' dedi 30'unda bir genç. 'Ah bir yakalarsam!'
Ya hamiyyetsiz olaydım!
Akif merhumun 'Seyfi Baba' şiiri aklıma geliyor: 'Boşanan yağmur iliklerde, çamur ta belde/ Gecenin sütre-i yeldasını çekmiş, üryan/ Sokulup bir saçağın altına güya uyuyan/ Hanüman yoksulu binlerce sefilan-ı beşer'
Yağmur yorulmak bilmiyor. Kızılay'cılar çadırlarına çekiliyorlar. Bu sağanakta çalışmak imkansız. Ya yaşamak? Dize kadar balçık içerisinde çadırlarına su taşıyor çocuklar, yiyecek taşıyor. Sakarya sessiz. Sakarya kimsesiz! Şehir stadına sahra hastanesi kurulmuş. Çadırlardan oluşan bir poliklinik hizmet veriyor. Mısır yardım ekibinden doktorlar, sağlık görevlileri var. Fırınlarını bile getirmiş adamlar. Sağlık Bakanı'mızın, 'Damak tadı' uyarısını mı duydular acaba? Çekik gözlü bir Japon doktor, sakallı bir dedenin ciğerlerini dinliyor. Dudakları morarmış minikler, süt paketlerini dizmişler bir portakal kasasının üstüne, satarak para kazanmaya çalışıyorlar. İHH yetkilisi elinde megafon yurt dışına ücretsiz telefon açmak isteyenleri davet ediyor çadırlarına.
Yağmur boşanıyor enkazların üstüne. Ceset kokusunu, beton kokusunu, tozu dumanı bastırıyor toprağa doğru. Bir hafta önce kükreyen toprak sessizce sinesine çekiyor yağmur sularını. Radyolar saat başı ölü sayısını anonsluyor. Hiç kimse inanmıyor rakamlara. Cesetlerin üzerinde yaşayanlar, çaylarını yudumlarken gözlerini kısıp, dudaklarını büküyorlar. Ölü çok. Yaralı daha çok, depremzedeler ise rakamlara sığmayacak gibi neredeyse. Çamurlu ayakkabılarımıza, iliklerimize kadar işleyen yağmura, sırılsıklam gömleklerimize, perişan psikolojimize bakıyorum. Galiba hepimizi vurdu bu deprem.
(26 Ağustos 1999'da yayınlandı)
Yaşamın kendisi gibi katmanlardan oluşuyor çadırkent manzaraları. Kimisi çamurun, balçığın tam göbeğinde. Depremden sonra sel ile tehdit ediliyor yaşamları. Merkezde, Japonların kurduğu sağlık ocağının hemen arkasında, bin küsur çadırın kurulu olduğu bir 'balçıkkent' duruyor. İnsanlar gece yarısı, yağmurun şiddetinden terk etmişler bölgeyi. Kimisi çok daha şanslı. 'Çok yıldızlı' otel gibi duruyor gök tepelerinde. Tertipli, nizamlı. Ahçıları var, yemekleri düzgün çıkıyor, güvenlikleri var. Şaşırtıyor bizi bu manzara. Başımızı çevirip baktığımızda kocaman, 'Sedat Peker Çadır Kampı' yazısını görüyoruz. Ahçıları bile İstanbul'dan gelmiş. Sabah erken saatte megafon eşliğinde çadırkent ahalisi mıntıka temizliğine başlıyor. Tam bir birlik-beraberlik bilinci tezahürü. Gıda yardım kamyonu geldiğinde halk iki dakikada el birliği ile yükü indirip istif ediyor. Kullanılacaklar mutfağa, diğerleri depoya. İstanbul'dan giden 'Sedat abiyi seven gençler' gönüllü olarak çalışıyorlar. Her şey düzenli, intizamlı.
Yağma yağmur!
'Herkes bu kadar şanslı değil.' diyor adamın biri, 'Kaynaşlı'ya gidin.' Gidiyoruz. Yağmur inadına inadına yağıyor afetzedelerin yüzüne. İmtihanın şiddeti, yağmurun şiddeti ile iş birliği yapıyor. Yaşlı bir kadın duruyor yolun ortasında. Aslında durmuyor, yürüyor, ya da yürümeye çabalıyor. Kısacık boyu, yaşlı bedenini çekemiyor. Yağmura inat koltuğunun altına sıkıştırmış iki paket makarnayı. 'Nereye teyze?' diye bağırıyorum. 'Beşinci mahalle, ikinci çadır' diye cevap veriyor. Beş çadır sayıyorum. Aynı hizadan ikinci çadırı gözüme kestiriyorum. Arada hendek var. Yağmur yumuşak toprağı tamamen balçık yapmış. 'Tek başına mı yaşayacaksın bu çadırda?' diye soruyorum: 'Evet. Annem ile babam depremde öldü.' diyor. Yağmur birden tokat etkisi yapmaya başlıyor bende. Makarnayı nede pişirecek, gece sabahı nasıl bekleyecek bilemiyorum. Yüreğim yana yana diğer taraflara yöneliyoruz. Bir başka aile görüyoruz sonra. Gencecik bir kadın baş örtüsüyle beliriyor çadırın aralığından. Yağan yağmura inat kocasına seslenmeye çalışıyor. Genç adam, çadırın etrafında minik bir bent kurmaya çabalıyor. Kadının doğumuna 4 gün kaldığını öğreniyoruz. 'Bu kadar imkansızlığın içinde, nasıl olacak doğum?' diye soramıyoruz bile!
Resmi plakalı kamyonlar mucur taşıyorlar. Felaket gelmeden önlem almamakta üstümüze yok. Yağmur bölgeyi perişan etmeden taşınsa, yerlere serilse bu mucurlar, bu perişanlık yaşanmayacak belki. Çocuklar koşuyorlar yardım kamyonlarının peşinden. Ayakkabı soruyor herkes. Bebelere bez, mama istiyorlar. Kadınlar çadırlarda çaresiz, erkekler enkazların yanında, hırsızlara, namussuzlara karşı pusuda. 'İki dakika ayrıldım televizyonumu çaldılar.' dedi 30'unda bir genç. 'Ah bir yakalarsam!'
Ya hamiyyetsiz olaydım!
Akif merhumun 'Seyfi Baba' şiiri aklıma geliyor: 'Boşanan yağmur iliklerde, çamur ta belde/ Gecenin sütre-i yeldasını çekmiş, üryan/ Sokulup bir saçağın altına güya uyuyan/ Hanüman yoksulu binlerce sefilan-ı beşer'
Yağmur yorulmak bilmiyor. Kızılay'cılar çadırlarına çekiliyorlar. Bu sağanakta çalışmak imkansız. Ya yaşamak? Dize kadar balçık içerisinde çadırlarına su taşıyor çocuklar, yiyecek taşıyor. Sakarya sessiz. Sakarya kimsesiz! Şehir stadına sahra hastanesi kurulmuş. Çadırlardan oluşan bir poliklinik hizmet veriyor. Mısır yardım ekibinden doktorlar, sağlık görevlileri var. Fırınlarını bile getirmiş adamlar. Sağlık Bakanı'mızın, 'Damak tadı' uyarısını mı duydular acaba? Çekik gözlü bir Japon doktor, sakallı bir dedenin ciğerlerini dinliyor. Dudakları morarmış minikler, süt paketlerini dizmişler bir portakal kasasının üstüne, satarak para kazanmaya çalışıyorlar. İHH yetkilisi elinde megafon yurt dışına ücretsiz telefon açmak isteyenleri davet ediyor çadırlarına.
Yağmur boşanıyor enkazların üstüne. Ceset kokusunu, beton kokusunu, tozu dumanı bastırıyor toprağa doğru. Bir hafta önce kükreyen toprak sessizce sinesine çekiyor yağmur sularını. Radyolar saat başı ölü sayısını anonsluyor. Hiç kimse inanmıyor rakamlara. Cesetlerin üzerinde yaşayanlar, çaylarını yudumlarken gözlerini kısıp, dudaklarını büküyorlar. Ölü çok. Yaralı daha çok, depremzedeler ise rakamlara sığmayacak gibi neredeyse. Çamurlu ayakkabılarımıza, iliklerimize kadar işleyen yağmura, sırılsıklam gömleklerimize, perişan psikolojimize bakıyorum. Galiba hepimizi vurdu bu deprem.
(26 Ağustos 1999'da yayınlandı)
23 Ekim 2011 Pazar
Havale!
Tek cümle ediyorum; Allah hak ettiğiniz şekilde muamele etsin size!
Önce insanlığınızı çıkarın enkazın altından sizler.
Önce insanlığınızı çıkarın enkazın altından sizler.
Vicdan sızlar!
![]() |
| Bu genç kızın hemen yanında ağlıyordu pembe eşofmanlı kız. |
Hakikat bazen gündemi alt üst edebiliyor. Eğer dünkü deprem ve sonrasındakiler yaşanmasaydı, siz bugün bu köşede ‘Kaddafi’nin son günü’ başlıklı bir yazı okuyacaktınız.
Kendini bir devrimci olarak gören diktatörün ibretli ölümü ve akabinde yaşanılan manzarayı tahlil etme imkanı yakalayacaktık.
Öğlenden sonra 2 civarı sarsıldı yer. Bu kez Van’ın üzerine kurulduğu topraklar titremişti sıtmalı bir hasta gibi.
Biz bambaşka gündemleri konuşurken, apayrı meselelere eğilmişken gösterdi kendini afetin yüzü.
İletişimin gelişmesi bu tür afetleri akıl almaz bir hızla ulaştırıyor en ücra köşelere bile. Nitekim enkaz başında ağlayan pembe eşofmanlı Kürt kızını çok geçmeden geçti ajanslar. Büyük bir travma yaşıyordu. Annesi ya da ablası kendini yerden yere vururken o şaşkın bir şekilde ağlıyordu sadece.
Depremin yerle bir ettiği binaların enkazlarında ki dışarı sarkık perdeler yakıyor benim canımı. Balkonlarda kurutulmaya bırakılmış bembeyaz çamaşırların bulandığı toz duman insanı çok fena yapıyor bu görüntülerde.
Ve tabi enkaz başında ağlayan çocuklar…
Ne ki, olayın üzerinden vakit geçtikçe insanlığın bambaşka bir afete yakalandığını gördük üzüntüyle. Aslında Kaddafi’nin cenaze görüntülerinde şahit olduğumuz o içler acısı acımasızlıktan çok farklı değildi söylemeye çalıştığım şey.
Önce küçük bir hatırlatma yapmama izin verin lütfen.
Her sene belli dönemlerde anket yapar istatistik şirketleri. En beylik anketimiz ise, ‘Sizce Türkiye’nin en büyük sorunu nedir?’ şeklinde olandır.
Bilirsiniz işte, on yıllardır yapılır bu.
İik sıradakiler yer değiştirse de, genel klasman değişmez pek. Kimi dönem işsizlik olur, kimi dönem terör, kimi dönem yolsuzluk vs…
Bizde olduğu gibi tüm dünya için de yapılır bu.
Azlık çıkar kimi zaman, savaşlar çıkar, küresel ısınma vs. çıkar…
Oysa yapılan hiçbir istatistiğin pek bahsetmediği, bahsetse bile bizim öyle kolay kolay dile getirmeyeceğimiz sorunlarımız var.
Sadece bize ait değil elbette, tüm dünyanın benzer sorunları var kanaatimce.
Utanmazlık mesela modern insanın en önemli sorunlarından biridir. Sonra ahlaksızlık, vicdansızlık…
Umursamazlık da en az bunlar kadar başımıza bela bir hastalık.
Van’da yaşanan deprem sonrasında bazılarından öylesine tuhaf, vicdansız ve ahlaksız tepkiler geldi ki, inanın nutkum tutuldu.
Şöyle diyebilen namussuzlar çıktı mesela; Devletin yapamadığını Allah yaptı ve Van’ı yerle bir etti!
Durun, hemen sinirlenmeyin lütfen.
Ruskin’e atfedilen bir söz vardır, der ki, ‘Pek çok din vardır ama ahlak tektir.’
Ahlaksızlık ise çeşit çeşit ne yazık ki!
Bu felakete ‘İlahi adalet’ diyen vicdansızlar çıktı ne yazık ki! Deprem ile terör arasında bağlantı kurup, şehit ailelerinin ettiği bedduaların bu depremi oluşturduğunu sağa sola mesaj olarak atan beyinsizler vardı.
Daha da süflileşen çirkef ruhlar vardı hatta. Hükümetin afet bölgesine asla yandım göndermemesini ‘Kürdo’lara yardım edilmemesini, yapılan yardımların teröre gideceğini söyleyebilecek kadar insanlıktan çıkanları gördüm dün.
Bu vicdansızlara, ‘şayet Allah nokta atışı yapsaydı, ilk başta sizin kafanıza inerdi binalar’ diyerek susturmak da mümkündü ama mesele bir toplumun bozulmasıydı bence. Anketlere girmeyen sorunlarımız çıkıyordu bu tür durumlarda. İstatistiklerde yer almayan hastalıklarımız.
Ve belki de bütün afetler bu bozulmanın neticesinde yağıyordu üzerimize.
‘Vicdanına esir ol’ der Aristo, vakta ki, kin ve nefret yerine vicdanlarımızın esir oluruz, o zaman mutlu bir toplum, huzurlu bir dünyadan bahsedebiliriz.
Vicdan sızlardı elbette ama bunu nereden bilecekti ki vicdansızlar!
Allah bütün afetlerden korusun hepimizi.
Altın tabanca
"Veni-Vidi-Vici": "Geldim-Gördüm-Yendim".
Sarışın, geçkince, muktedir kadının, cep telefonuna gelen videoya bakarak salıverdiği "Waww" nidasından sonra kahkahayla sarf ettiği Roma'nın zafer cümlesi, tarihte ikinci kez bu kadar anlamlı. "Yarattım. İşim bitince kaldırıp attım. Çıkarlarıma ters düştüğü anda da işini bitirdim".
Muammer Kaddafi. Sağken, kendisini bir kaşık suda boğabileceklere bile ölüm tarzını düşündürttü. Bir darbeyle geldi, halkının elinde devrilerek gitti. Batı'nın eseriydi büyük olasılıkla. Ne zaman ki oyuna başkaldırdı, o zaman halkıyla baş başa kaldı. O halk ki milletleşme sürecine geç girmiş, arkasında bir devlet geleneği bulunmayan, çoğu aşiretler, kabileler, sülaleler halinde yaşayan yerel güçlerden ibaretti. Kırk iki yıllık iktidarı boyunca böyle bir kitleyi bir arada tutmanın aşiretleri birbirine yaklaştırmak kadar onlara çölün gururunu okşayan bir lider olarak görünmekle mümkün olduğunu bilecek denli çölün diline vâkıftı. Bu halkın, gururunun okşanmasına ihtiyacı vardı. O gurur da en fazla liderlerinin kimliğinden beslenebilirdi. Kaddafi, Batı'yla yolları ayırdıktan sonra tutunabileceği tek şey olan halkına böyle tutundu. Kendisinden bir imaj çıkardı. O imajı bir yandan beslerken bir yandan da onun esiri oldu.
Altın tabanca. Kralların kralı. Albay. Çöllerin kaplanı. Ebedi genç. Ebedi yakışıklı.
Bütün bunlara "şiddetle" ihtiyacı vardı. Hem kendi megalomanisini ve narsisizmini tatmin etmek için, başka türlü ayakta duramazdı çünkü bütün benzerleri gibi, hem de elinin altındaki malzemeyi bir arada tutabilmek için.
Delilik ile dehanın birbirine çok yakın merkezleri üzerinden daireler çizerken kaçınılmaz olarak yekdiğerinin alanını taradı. Tek başına Batı'ya kafa tutan, güçlü, cesur, eksantrik, paranoyak, çılgın, zalim, müstebit, acımasız. Hepsi oydu. Batı karşıtı bir söylemi fütursuzca dillendirirken Arap birliği hayalini kurdu. Libya'daki İngiltere ve ABD üslerini kapattı. Petrol kuyularını millileştirdi. Avrupa'nın göbeğine meşhur çadırını kurdu, İtalyan başbakanının yanına göğsünde İtalyanlar'ın idam ettiği Ömer Muhtar'ın resmiyle çıktı, eli öpüldü vesaire vesaire. Bütün bunların okşadığı çöl gururu kırk iki yıllık diktatörün iç cazibelerini oluşturdu.
Fakat tehlikeli bir terazinin gidip gelen kefeleri arasında bir yandan o gururu okşarken şiddetle sıktığı şeyi fazlasıyla da acıttı. Meşrulaştırdığı, gerekçelerini kurduğu, mantığına kendisinin de inandığı bir silsilede bütün diktatörlerle aynı hataları yaptı. Muhaliflere karşı acımasızlık, işkence ve mahkemesiz infazlar, sürgünler, servet biriktirme, saltanat sultası, aile hegemonyası vesaire vesaire.
Ve bir şeyi gözden kaçırdı. Zaman değişmişti ve imajı artık halkına yetmiyordu. Libya halkı özgürlük istiyordu. Her şey bir anda değişti. Bu değişimin sonuçlarını ilk anda kavramaktan uzaktı. Yolun sonunun nereye varacağını tahmin edebildiğinde ise sonuçlarına razıydı çoktan. Dudak uçurtan servetine ve gidecek yerlerin varlığına rağmen, "Ülkemden kaçmayacağım" dedi. Kaçmadı. Son kalesi doğduğu yerdi, son anına değin onu destekleyen bir kitleyle oraya sığındı. Orada da öldü.
Bu altın tabancanın sonunun gelmesi kaçınılmazdı. Batı öyle istediği için. Öyle olmasa bile koca tarih, zıddı yönde bir ima bile taşımadığı için. Ama keşke böyle olmasaydı.
Şimdi, ölümüne dair malum görüntüler internette pervasızca ve sansürsüzce servis edilirken televizyonların iyi niyetlileri resmin odağında debelenen bedeni hafif bir buz tabakası ile çerçeveye almakla yetiniyor. Bu resimlerde onu buzlayan karenin dışında kalan net bir yüz var. Kefiyesine bürünmüş Müslüman bir Arap. Toplumsal histerinin insanı insanlıktan çıkardığı yerde duruyor. Ve Tekbir getiriyor. Zulme başkaldıran mücahidin haklı mücadelesinde kasılan onurlu yüzüyle, savaşmanın yolunu yöntemini şaşırmış çapulcunun şiddetin şehvetinde hazlanan yüzü arasında incecik bir sınır çizgisi vardır.
Batı'nın seve seve kullanacağı bir resim bu.
Keşke olmasaydı, keşke "Allahuekber" nidaları arasında olmasaydı.
Nazan Bekiroğlu
Firavun'un düşüşü
Hâmân, tuğlalar pişirtiyor ateş çukurlarında. "Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap. Belki o yollara ulaşabilirim. Göklerin yollarına..." (Mü'min, 36-37)
Allah'ı okla vuracağı, yüksek bir kule istiyor vezirinden Firavun. Düşmanını alt edeceği göksel bir mevzi. Hâman, kızgın tuğlaları yüklüyor kölelerin sırtına. Yedi yıl sönmüyor ateş çukurları. Yedi yıl bir siper kazansın diye Firavun, taşlanıyor bulutlar. Yedi yıl binlerce kölenin ömrünü yiyip bitiriyor, her kaşıkta kan.
Firavun kendini yiyip bitiriyor, her yayda titriyor oku. "...Musa'nın İlâhı'nı görürüm. Doğrusu ben onun yalancı olduğuna inanıyorum..." (Mü'min, 37)
Düşeceği yere doğru yükselmeye başlıyor Firavun. Her gün ödünç bir basamak armağan ediyor ona tarih. Her gün ödünç taçlar takıyor başına. Ruhunda suratsız çakallar dolaşırken, ödünç kahkahalar iliştiriyor dudaklarına.
Firavun olmak kolay değil, herkes için en doğru kararı verebilmek. "Ey ileri gelenler, ben sizin için benden başka bir İlâh bilmiyorum..." (Kasas, 38) Ya siz, biliyor musunuz! Sırtınızdaki taşlardan şikâyet niye, Musa çelmediyse aklınızı. İşte hep beraber yaklaşıyoruz göğe. Gök bize yaklaşıyor ne güzel! Beraber göreceğiz Musa'nın İlâhı'nı.
Şehrin tek katlı evlerinin arasında bir ur gibi büyüyor kule. Firavun sağlıklı, merdiven çıkmakta zorluk çekmiyor. Yedi yıl sonra, kalbi küt küt atarak tırmanıyor kızıl basamakları. Geri mi dönse! Hayır, mademki yıkılmadı kule, davet var gökten. İnanmasa da Musa'nın İlâhı'na.
Zirveden haykırmalı: Musa yalan söylüyor!
Firavun yoruldu, şerbetler taşınsın soluk alırken. Ayakları yağmur sularıyla yıkansın. Hava ne güzel yükseklerde, Firavun yeniden tırmanırken basamakları, mırıldandı, hava ne güzel! Hâmân ödülü hak ettin. Kule ne güzel yırtıyor göğü. Kalbimin atışıyla kaçıyor kuşlar. Kaç basamak kaldı tepeye?
"Böylece yaptığı iş Firavun'a güzel gösterildi..." (Mü'min, 37)
Zirveye ulaştığında bir göğe baktı bir yere. İlâhtı işte!
Gözleri kararmadı -yükseklik korkusu yok o çağlarda- kararttı gözlerini fakat:
Yayımı getirin! Firavun yay mı istedi, bütün ağaçlar sökülsün! Toplansın tahtaya dil veren ustalar! Yay yapsınlar bir kaplan gibi çevik ve bir ok, daha keskini olmasın.
Dünyanın en cüretkâr avcısı: Firavun, Musa'nın İlâhı'nı vuracak. Yay geriliyor, kaplan esnetiyor benekli ayağını. Ok titriyor, gözleri fırlayacak kovuklarından. Acı su kürelere dönüyor şakaklarında mumyanın.
Allah'a nişan aldı. İnanmadığı Allah'a. Firavun'un oku fırladı yaydan. Arkasındaydı mevzilenmek için tırmandığı dağ. Arkasında bütün bir belde ve Hâman.
Fakat önünde olanlara bak!
Ok geri döndü mavi kalkanından göğün. O da ne, kana bulanmış ucu kıpkızıl!
Sevinçten çığlıklar attı Firavun: Musa'nın İlâhı'nı öldürdüm! Bir uğultu yükseldi basamaklardan. Hani yalandı! Ok buradaysa nerede İlâh! Olsa olsa ödünç bir kızıllıktır okun ucundaki kan. Saatler yol alıyor göğün patikalarında. Zemberek geriyor çelik kolları. Yakındır her ödüncün geri alınacağı an. Yakındır, Allah'ın tuzağına düşecek Tâğut. Ödünç basamaklar söküldü ayağından. Ödünç tacı yuvarlandı, çın çın ötüyor dağ. Ödünç kahkahalar çürüttü dudağını.
Düşüşüne "yükseklik" adını veriyor, kulesine "inkâr". "Kandil" koyuyor karanlığın adını. Meşaleler yaklaşırken eteklerine dağın. Sökülmüş dişleriyle sırıtıyor sahtekâr. Öykü uzun, sonunu bilmeyenler yanılabilir. Gökten üç bomba düşer zalimlerin başına. Masal değil, yay kırılır, nişan alan semaya düşer. Gök yıkılır, sis gibi sarıverir şehitlerin ruhu dağları. Göz gözü görmez, kalp gözünün hükümranlığı. Diriltir Konstantinapol'ü fetheden askeri.
Sandukalar açılır ağır ağır türbede. Kışın güneş açar, kar yağar yazın. Ağaçlar ve yıldızlar kılıç kuşanır. Allah'ın fedaileriyle oyun oynanmaz. Kim derse yalandır, İlâh ölmez, yalandır okun ucundaki kan. Kule'yi yaptırırken nereden bilecekti? Yükseldiğini düşeceği yere. "...Firavun'un düzeni elbette boşa gidecekti..." (Mü'min, 37)
Ali Ural
Kötülük bir virüs mü?
Jose Saramago’nun aynı adlı romanından uyarlanan, ünlü Brezilyalı yönetmen Fernando Meirelles’in (City of God) imzasını taşıyan 2008 yapımı ‘Körlük/Blindness’ filminde, medeniyetin sonu nereden çıktığı belirsiz bir salgınla geliyordu. İnsanların teker teker kör olduğu (karanlığa değil, beyazlığa gömülen bir körlüktü bu) dünyada ne devlet, ne ahlak ne de otorite kalıyor, tam bir kaos hüküm sürüyordu. Meirelles’in “Medeniyetin kırılganlığını göstermek istedim” cümlesiyle açıkladığı roman ve romanın oldukça iyi bir uyarlaması olan film, salgın filmleri açısından alt metni en sağlam olanlarından biriydi.
Salgın insanlık tarihi kadar eski bir bela. İnsanoğlu belki savaşlardan çok daha fazla kaybı büyük salgınlarda vermiştir. Sıtma, Cüzzam, Veba, Çiçek, Frengi, Kıtlık, Verem, AIDS, Ebola ve son birkaç yıldan beri her sonbahar ödümüzü kopartan grip türleri… Bir açıdan bakıldığında sonun başlangıcının da sanki böylesi bir salgınla olabileceği akla yakın bir ihtimal gibi geliyor.
Şüphesiz en doğrusunu Allah bilir!
![]() |
| Finale doğru şirazesinden çıkmasa, çekilmiş en derinlikli felaket filmi olacakmış Körlük... |
İnsanoğlu gelişip, medeniyet bağlamında ilerleme kaydettikçe ne yazık ki, bu tür büyük afetlerin bizzat başlatıcısı, yayıcısı ve mucidi olmuş. Duymuşsunuzdur, dünyada son dönemde ortaya çıkan tüm bu tür salgınların kökeninde bir komplo teorisi yer alıyor.
Mesele bu kadar dehşet verici ve enteresan olacak da sinema buna kayıtsız kalacak! Mümkün değil elbette…
Nitekim sinema tarihi bu anlamda birçok başarılı filmle dolu. Bir tanesini hemen girişte size aktardım. Körlük’ün en önemli farkı, bu tür salgınları bir tür ‘kötülük’ olarak görüp, dünyanın trajik sonuna dair bir şeyler söylemesiydi.
Bu tür filmlere dair kişisel bir liste yapmak gerekirse, şahsen çocukluk dönemimden kalma bir film olan 1976 yapımı The Cassandra Crossing’le aşlamak isterim. Belki sinema değeri açısından çok fazla anlam ifade etmiyordu ama sıra dışı konusu ve ünlü oyuncuları (S. Loren, R. Harris, M. Sheen) ile hafızımda silinmez izler bırakmıştır.
![]() |
| Sinema tarihinin en etkileyici 'mikrop' filmi İngilizlerden gelmişti! |
Elbette böylesi bir listede 28 Days Later’in ürpertici bir yeri olacaktır. Eminim bir çok okuyucu hatırlayacaktır o dehşetli filmi. Hemen diğerlerini sıralayayım; Outbreak, 12 Monkeys, Children of Men, I am Legend vs.
Steven Soderbergh’in yönettiği Salgın-Contagion bu tür film sıralamasında epey yukarıları zorlayan bir film. Salgın sadece sağlam oyuncu kadrosundan almıyor gücünü, yönetmenin farklı sinematografisi ve filmin hiç de küçümsenmeyecek olan alt metinleri önemli kılıyor filmi
Hikaye şu: Uluslararası bir yolcu, havaalanının barında kredi kartını garsona vermeden önce çerez kasesine uzanır. Bir iş toplantısı tokalaşmalarla başlar. Kalabalık bir otobüste bir adam öksürür... Bir temas. Bir an. Ölümcül bir virüs bulaşmıştır. Beth Emhoff (G. Paltrow), Hong Kong'daki bir iş gezisinden Minneapolis'e döndüğünde uzun yolculuğun kendisini sarstığını düşünür. İki gün sonra, Acil Servis'te ölür ve doktorlar şok ve matem içindeki kocasına (M. Damon) bunun nedeni hakkında en ufak bir fikirleri olmadığını söylerler. Çok geçmeden, başkaları da aynı gizemli semptomları göstermeye başlar: Yoğun öksürük ve ateş, ardından gelen nöbet, beyin kanaması... Minneapolis, Chicago, Londra, Paris, Tokyo ve Hong Kong derken, vakaların sayısı hızla artar: Bir vaka önce dört, sonra on altı, ardından yüzler ve binler olur. Ortalama bir günde gerçekleşen sayısız insan etkileşimiyle güçlenen salgın tüm ülkelere yayılır. Küresel bir salgın patlak verir.
Salgın, bu tür felaket filmlerin tüm klişelerini güncelleyerek içine alan bir senaryoya sahip. İnternet, aktivistlik vs.
En önemli unsuru ise, bir yandan tür klişelerini uygularken diğer yandan önemli klişelere tersinden vurması. Örneğin türdeki ‘kötülük’ kavramını sadece virüs bağlamında ele almayan, mutlak iyileri abartmayan, kurbanlara çok yaklaşıp işi dram kalıplarına hapsetmeyen bir film yapmış Soderbergh. Hatta dünyayı kurtarmaya ‘eril’ olarak bile bakmaması enteresan bence.
Salgın aynı zamanda iyi bir gerilim sineması örneği de. Açıkçası görünmeyen virüsün varlığını seyirciye hissettirmekte epey başarılı. Ve her gün televizyonlarda, sadece tematik, resmi reklamlarda karşımıza çıkan uyarıları bir hikayenin içine şahane yerleştirerek meselenin dehşetine dikkat çekmeyi başarıyor.
Soderbergh, bu türden filmlerde alışık olduğumuz şekilde, afetten kahraman çıkarma çabasına sahip değil Salgın’da. Hatta tersini; gerçeklik adına kahramanlarına mesafeli yaklaştığını söylemek mümkün. Tadınızı kaçırmamak adına fazla bahsetmeyeceğim etkileyici finaliyle kurmaca ile belgesel arasında bir yerde durarak da bitiriyor söyleyeceğini.
Eğer bu tür filmleri izleyip paranoyak olmamak gibi bir haslete sahipseniz, kaçırılmayacak bir film Salgın.
18 Ekim 2011 Salı
Ne dersem dönersin?
Her çıtırtı, göz bebeklerimi yoruyor.
Her gölge, sensizken kayboluyor.
Boşluk içimde bir sızı.
Armudu sevdiğini anladığımda bildim yazgımızı.
Ben elmayı severdim çünkü.
17 Ekim 2011 Pazartesi
Su susturur!
Biliyorum, ‘sus payı’ydı gülüşün!
Yağsa yağmur, diyorum, daha çok yağsa; şehir arınsa.
Ağlasa insan, diyorum, daha çok ağlasa; ruhlar arınsa.
Üşüdüğümde atıyorum bir kaç tebessümünü hayalime, ortalık kalorifer dairesi.
Ne zaman yağmur yağsa, hayalinle başım derde giriyor.
Bir titreme sarıyor benliğimi,
Bulutlar terliyor sonra…
Ve saçaklarından sulu sepken hıçkırıklar dökülüyor damların.
Sen yağıyorsun, şehir yalnızlaşıyor yine.
Üşüyorum gözlerini ört.
Üşüyen el kadardır kalbim.
Avuçlarına sığınıyorum.
Ne çok şey söyleyecektim,
yağmur susturdu beni!
Zamanı bir bütün olarak taşıyamazsın!
![]() |
| Afiş tasarımı Halil Şeker'e ait. |
21 yaşımın son günlerini yaşıyordum Kadran isimli hikayeyi yazdığımda. Gerçi yayınlayabilmek için üç yıl daha bekleyecektim ama uzun kış geceleri zaman ile ciddi belaya girmekteydi başım. Akrep ve yelkovan bir tuhaf görünüyordu bana.
Akrep vakur ve ağırbaşlıydı, yelkovanda ise bir seri katil soğukluğu vardı sanki. Saniye ise hırçın bir şahit gibi, üzerinden geçiyordu dakikaların ve saatlerin…
İnsanın bir iç saati olduğunu keşfetmem uzun sürmedi.
Yoktu tabii o dönem Google filan… Dolayısıyla sancılı bir keşfe giriştim uzun geceler boyu. Birçok duygu gibi, bu hissi de benden çok çok önce keşfedenler, sıkıntısını çekenler olmuştu…
Ve baba yadigarı durmuş mekanik saate bakıp Kadran’ı yazdım…
Okuyan vardır mutlaka (ne yazık ki baskısı yok şu anda bu hikayenin bulunduğu Leprom isimli kitabın) takıntılı bir adamın, kendi iç saatini keşfi, bunda derinleşmesi ve zaman/mekan düzleminde hayatı yeniden kurgulamaya çalışması vardı öyküde. Kısmen başarılı da oluyordu kahraman ama hayatımızın mutlak sahibi kendimiz olmadığını çok acı bir şekilde öğreniyordu nihayetinde.
Aradan neredeyse çeyrek asır geçmişti ve bir gün oğlum elinde bir metinle geldi…
Kadran’ı senaryoya adapte etmişti ama ciddi anlamda farklılaştırmıştı da…
Açıkçası pek beğenmedim mi, yoksa hoşuma mı gitmedi öykümün değiştirilmesi hala tam olarak emin değilim.
Ama başka bir boyut katmıştı benim oğlan. Dahası, benim asla tercih etmeyeceğim çok güncel bir dil kullanmıştı yazarken diyalogları…
Biraz bozulsam da sesimi çıkarmadım ve ‘nasıl olsa çekemez’ rahatlığı ile ‘fena değil’ filan gibi kırıcı olmayan, lakin çok da teşvik edici olmayan bir tavır takındım.
Ve fakat bir geçtiğimiz yaz başıma başka bir çorap ördü oğlum. Sadece öykümü değil paramı da aldı üstelik. Bu güne kadar pek çok filmin yapımında, çekiminde, setinde bulunmuştum ama hiç birinde yapımcı sıfatım olamamıştı. Kendi iradem dışında ve adım adım yapımcılığa soyundurdular beni.
Yapımcılık dediysem asla profesyonel anlamda değil. Her gün biraz soyuldum bahse konu filmin yapım ekibi tarafından.
Önce teknik malzemeler için soğana çevirdiler beni. Sonra prodüksiyon aşamasında gün be gün yolundum tabiri caizse.
Ben yokken gizlice ofisime girilip yapılan çekimlerden hiç bahsetmeyeyim bile...
Bir de şöyle oldu; bir ahbabımın lokantasına yemeğe gittim mesela. Hesabı öderken bir hesap daha uzatıldı önüme. ‘bu nedir?’ diye sorduğumda ise, “Sizin çocuklar geçen burada film çektiler, yemek filan yediler, babam ilgilenir’ dedi senin oğlan” diye bir fatura uzatıldı filan.
Adım adım sömürdüler beni; oğlum, yeğenim ve çetesi.
Açıkçası, kısa bir film bekliyordum ama neredeyse 90 dakikalık bir film çıkarmışlardı sonunda. İşin kötüsü, bitirdiler filmi ama her gün bir yerini kurcaladıkları için bir türlü son halini ver(e)miyorlar.
Bana da izlettirmiyorlar tamamını, ‘daha tam olarak bitmedi’ diye.
Bölük pörçük ve kısım kısım görebildim çektikleri filmi.
Ortaya çıkan şeyin çok tatmin edici bir sinema olacağını fazla düşünmüyorum ama oğlum 6 kiloya yakın kaybetti ağırlığından. İşin çilesini çektiğini fark edince saygı duydum ve filmin ‘post’ aşamasında da şirketimdeki ‘art director’ arkadaşlarımı sömürmesine bu yüzden ses çıkaramadım sanırım.
Dün benden gizlice yapılan afiş çalışmasını da gördüm ve intikam olarak da, izinsiz istedim arkadaşlarımdan çalışmayı.
Açıkçası merak da etmeye başladım filmi.
Şimdilik elime geçen malzeme bunlar ve paylaşmak istedim.
Filmin afişinde yapımcı olarak adım yer alıyor ama sanırım sinema tarihinin en ekonomik filmlerinden biri olduğunu hatırlatmama gerek yok. Sadece, benim öykümden adapte ettiklerini yazmamalarına biraz bozuldum.
İşte böyle…
15 Ekim 2011 Cumartesi
Statükonun tatlı kollarında!
Aslında başlığın devamı da var: Ve ideolojinin sığ suları…
Önce hafızalarımız tazeleyelim: 1997 yılının Mart ayı. Ankara'daki tüm klasik müzik orkestra ve koroları bir araya gelecek ve 14. Ankara müzik festivali açılışında Beethoven'in 9. senfonisini seslendirecekler. Gergin siyasi ortam medyanın da körüklemesiyle toplumun yarısından daha büyük bir kısmını adeta ezmekte. Ankara Esenboğa yolunda açılışı yeni yapılmış bir salonda toplanan yaklaşık 8 bin modern Türk var. Süleyman Demirel smokini ile konseri izlemeye geliyor. Ve ellerini iki yana açıp o meşhur söylevini irad ediyor: “İşte çağdaş Türkiye görüntüsü bu!”
Salon bir anda kendinden geçip çılgınlar gibi alkışlıyor bu cümleyi…
Beethoven eserlerini bestelerken, gün gelip bestelerinin bir tarz-ı hayatın simgesi olacağını düşündü mü bilinmez ama Türkiye neredeyse tarihi boyunca sanattan siyasete, hukuktan eğitime kadar hemen her alanda ideolojik bir etiketleme ile yaşamayı denedi.
Merhum Cemil Meriç, ‘Slogan, ilkelin ideolojisi.’ Der bir seferinde. Başka zaman ise ideolojinin şu şahane tanımını yapar: ‘İdeolojiler, uçurumları aydınlatan hırsız fenerleri.’ ‘İzm’lerin idraklere giydirilmiş deli gömlekleri olduğunu da söyler, başka seferinde.
Bu ülke, ideolojinin sığ sularında yıllarca çamura saplandı kaldı. Elbette ne tehlikeli ve hasar vereni de ‘devlet ideolojisi’ydi.
Hatırlarsınız, kısa süre öncesine kadar neredeyse her resmi devlet töreni bir tür tuhaf ideolojik ritüel gibi eda edilirdi. Adli yıl açılışında yan yana oturan yüksek yargı mensupları, koca koca adamların saatler boyu, ideolojik öfke ve kinini dinler, sonra avuçlarını patlatırcasına alkışlarlardı. Her resmi bayram halkın inancına yapılan aşağılama seansıydı.
Her akademik yıl açılışı, millet değerlerine küfür ve kinin boca edildiği laikçi rahatlama töreniydi aynı zamanda.
20 yılı aşkın bir süredir, sinema ile profesyonel anlamda içli dışlı olmuş biri olarak, yıllarca Antalya’da düzenlenen film festivalini takip ettim. Açıkça söylemek gerekirse bu festival ile olan ilişkimi yaklaşık on yıl önce tek taraflı feshettim. Bir film festivalinin ‘ahbap-yaren’ ilişkisi içinde ‘sen, ben, bizim oğlan’ için düzenlenen ‘geç kalmış tatil’ gibi algılanması vaktiyle beni rahatsız etmişti. Bir avuç sinemacının bir araya gelip, sinemadan başka her şeyi konuştuğu, salonlarda boş sıralara tartışmalar yapılırken, otel lobilerinde kadeh tokuşturup, havuza girdikten sonra, ‘ne şahane festival oldu’ aldatmacasıyla sonradan birbirine gaz veren bir zihniyet beni rahatsız etmişti.
Ne acıdır ki, bu zihniyet iktidar partisinin belediyesinde de aynen devam etmişti.
Ve fakat Antalya’nın CHP zihniyetine geçmesinden sonra, tam bir ‘beterin beteri var’ durumu ortaya çıktı. Tatilcilerin yerini, emekçi tatilciler aldı. Militer ruhlu hazcılar prim yapmaya başladı festivalde. Ki bu durumun böyle olacağı henüz jüri seçiminde bile kendini belli etmişti. Ki o jüriydi İsmail Güneş’in o üzelim Ateşin Düştüğü Yer filmini ‘bir’ puana ile layık görmeyerek eleyip, yarışmaya almamıştı. Üstelik temanın ve jürinin kadın olduğu bir yılda yapıldı bu. Zira Güneş’in filmi tam bir kadın ve şiddet eksenli filmdi…
Festival günlerinde ise durumun vahameti daha da ortaya çıktı. Yapılan her ödül töreni, düzenlenen her organizasyonda iktidardan yola çıkarak toplumun bir kesimi aşağılandı, hakaretler edildi.
Antalya Altın Portakal Film Festivali çerçevesinde düzenlenen ‘sanatta sosyal sorumluluk ödülü’ alan Rutkay Aziz’in, ‘‘Dünyanın en tehlikeli hali, cehaletin örgütlü eyleme geçme halidir’ cümlesi ulusalcı sinema tayfasının ne mene bir kin ve öfke bataklığına saplandığının apaçık göstergesiydi. Öyle ya, ‘cahil halk’ örgütlenmiş, eyleme geçmiş ve iktidara gelmişti ve bu çok çok tehlikeliydi!
En iyi müzik ödülünü alan Yürüyüş’ün ismini not edemediğim emekçisi ödülünü almaya geldiğinde ezberleri bozdu bir nebze. Şöyle dedi: “Bu ülkede Yıllarca bir dil, kültür, filmler, müzik yasaklandı, şimdi yavaş yavaş kabul ediliyor”, Bu tam anlamıyla salondakilere atılan bir hakikat şamarıydı… Demek ki ülke, demokrasinin, özgürlüklerin ferah feza kol gezdiği bir noktadan kasvetli bir noktaya gelmemişti, belki tam tersiydi. Ve belki de rahatsız eden şey buydu…
Bilmiyorum başkası ne düşünür ama yıllar önce merhum Ahmet Kaya’yı çatal bıçakla kovan zihniyet ile Antalya’da 5 yıldızlı salonda elinde mikrofon hakaret yağdıran zihniyet arasında milim fark görmedim ben.
Neticede ‘en iyi film’ ödülünü ‘Güzel Günler Göreceğiz’ aldı ama biz Türk sineması adına, sanki daha ideolojik ve sığ günler göreceğiz gibi geldi bana.
Son bir şey; size ne olacağını söyleyeyim; yapımcılar, yönetmenler, senaristler festivallerde bu zihniyetin prim yaptığını gördükçe, her yıl daha fazla çıta aşağılara düşecek ve çok yakın zamanda yine o çok eleştirilen yıllar öncesinin politik ve ideolojik sığ sinema dönemine geri döneceğiz. Halkı ile uzaktan yakından ilgisi olmayan tuhaf bir sanat anlayışı yine yürürlüğe girdi ne yazık ki… CHP zihniyetinin bu ülkeye yaptığı en büyük kötülüklerden biri de bu sanırım. Yazık oluyor; ülkeye ve sanata…
9 Ekim 2011 Pazar
Ağlayan Başbakan
Bitmişti Eylül ve biz biliyorduk ki, Ekim ağlaktı birçok aydan daha fazla. Eylül sıkıntılıydı hep, biriktirirdi hüznü içinde ve bir türlü boşalamazdı ki bu yüzden bizleri kederden kedere vururdu günler boyu. Bir yağsa, rahatlayacaktı Eylül ama bulutlar dillerini çözdüğünde Eylül gitmiş oluyordu ne yazık ki!
Ekim yağmurlarla gelirdi hep… Yağmur ekerdi bulutlar toprağa bu günlerde…
Islanırdı şehirler; dallar yaz boyu kaybettikleri ıslaklığı ekim ile beraber biriktirmeye başlarlardı tekrar.
Sadece dallar mı?
Değil elbet…
Yollar, dağlar, yamaçlar…
“Dağlarda beyaz, kırmızı, koyu siyah değişik renklerde yollar, patikalar…” (Fâtır)
Yaz mevsimi tozdan bir nevresim sererdi dünyanın üzerine ve sonbahar yağmurla yıkamaya başlardı tüm kirleri…
Hüzün sahne alıyordu yağmurlardan önce…
Güneş çekiliyordu ilkin büyük bir sessizlikle…
Bulutlar yanyana saf tutuyor ve ‘sıkışıyor’du… (Nebe)
Tuhaf bir yalnızlık esir alıyordu yeryüzünü…
Sonra yağmur iniyordu gökyüzünden.
Bulutlar anne gözlerinde biriktirirler yağmurları. O yüzden normal gelir hep bize annelerin ağlaması.
Anneler ağlar ve biz yadırgamaz, şaşırmayız.
Annedir çünkü, gözyaşıyla besler hayatı.
Fakat insan en az bir kere ömründe annelere ağlar.
Vardır elbet ağlamayan bahtsızlar, onlar öte yana.
Fakat, anneye ağlarken evlat çocuklaşır, yaşı ne olursa olsun.
Tüm dünyevi kostümleri çıkarır atar, anneye dökülen gözyaşları.
Gözyaşları akıtır dünyanın üzerimize yapıştırdıklarını, ağır bir makyaj gibi akar yanaklarımızın oluklarından.
Gözyaşı bizi çocuklaştırır, içli bir bebeğe dönüşürüz makamımız mansıbımız ne olursa olsun!
Başbakan ağlıyor, çünkü bir evlat…
Daha önce de ağlamıştı Başbakan, çünkü insan…
Tıpkı daha önce öfkelendiği gibi…
Sahiciydi gözyaşı, öfkesi gibi.
Yaşanan acıları görüp, modern dünyanın umarsızlığına isyan etmişti öfkesiyle ve kor gibi yanan alnına dokunup minicik Somalili bebenin ağlamıştı çaresizlikle!
Öfkesinden kadar samimi ise, acısında da o kadar samimi başbakan. Ve sanırım acı ve merhamettir öfkeyi besleyen şey!
Ayrılıklar ağlatır bizi, hele bu annenin gidişiyse…
Anneden farkımız budur belki de, çünkü o kavuşurken de ağlar, ayrılırken de…
Sevinirken de ağlar analar, üzülürken de…
Belleğimizde annemizin son görüntüsü hep gözyaşı eşliğindedir.
Mevsim hazan, kalplerde hüzün…
İçini dökmeye başlıyordu bulutlar.
Başbakan ağlıyordu ve…
Yağmur yağıyordu mezarlıklara…
Aylardan ekimdi…
Biz anlıyorduk ki; anneye sadece evlatlar değil, gökler de ağlar!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















