Hayatın değişim hızı çağlar ilerledikçe akıl almaz boyutlara
ulaşıyor. Sözgelimi bundan 30 yıl önce aldığınız bir ev eşyasının ömrü ile
bugünkü eşyaların ömrü arasında neredeyse on misli fark var. Bu kullanım ve
deformasyon hızı hayatı da bir şekilde değiştiriyor. Ve korkarım ki, insan
hayatında değişim ne kadar hızlı olursa yaşadığımızı o kadar az duyumsayarak
hissetmemize neden oluyor. Dünkü eşyalarımızın yerinde yeller esiyor,
çocukluğumuzun sokakları, mahalleleri çoktan başka bir şeylere dönüşmüş
durumda. Metropollerden izbelere uzandıkça bu ivmenin gittikçe zayıfladığı da
bir gerçek. Ama değişim denen o rahatsız edici hastalık bir şekilde oralara da
ulaşıyor. Bu nedenledir ki, uzun aralardan sonra gittiğimiz köylerimiz,
bahçelerimiz, tarlalarımızın yerlerinde yeller esiyor. Sadece onları değil, bir
şekilde geçmişimizi de kaybetmiş oluyoruz aslında. Çocukluk çağlarımız puslu
bir hayal olarak kalıyor ne yazık ki.
Sinema bu anlarda devreye girince, ortaya çıkan işin
başarılı olup olmadığına bakmaksızın mutlu olanlardanım. Geçmişe dair bir
hikaye mekan tasavvurlarıyla beraber ele alınıp filme aktarıldığında sadece
basit bir hikaye değil, bir dönemin insanları, sosyo kültürel yapısı vs. de ele
alındığı için çok ilgimi çekiyor.
Bu hafta vizyona giren Tepenin Uşakları isimli film bu
nedenle bu satırların yazarından pozitif ayrımcılık görecektir kimse kusura
bakmasın.
Film aslında son derece yalın bir öyküyü gayet mütevazı
şartlarla perdeye aktarıyor. Hikaye şöyle: “12 Eylül 1980 darbesinin hemen
öncesinde Trabzon'un Çiçeklidüz köyünde 'Alamancı' babasının yokluğunda hem eve
reislik eden, sığır güden hem de okuyup doktor olma hayali kuran Hikmet'in en
büyük hayali ise Züleyha'sına kavuşmaktır. Ancak Züleyha'nın babası Sabri
Ağa'nın, hem köyün geleceği hem de kızı için başka planları vardır. Öte yandan
yedi köyün ortaklaşa kullandığı ve üzerinde maçlar yaptığı 'Tepe'yle ilgili hiç
de hoş olmayan entrikalar çevirmeyi düşünmektedir. Tepe ise, bir çay tepsisi
kadar bile düzlüğün zor bulunduğu o coğrafyada özellikle gençler için çok
önemli bir alandır. Bu tepe üzerinden bir tür iktidar oyunu oynanırken, tepe
olduğundan çok fazla anlamlar içerdiğini kısa zamanda tüm ahaliye
gösterecektir. Bir noktadan sonra mesele sadece feodal sıkıntıların baş
gösterdiği sıradan köy sorunlarını aşar. Sabri ağa, önünde engel olarak gördüğü
her şeyi kendi yöntemleriyle çözmeye çalışırken Anadolu insanını engin
zekasının ve saflığının da şahidi oluruz.
Açıklıkla vurgulamak gerekiyor ki, böylesi yalın (hadi basit
demeyelim) bir öyküyü bu kadar amatör tarz ve kısıtlı imkanlar altında başka
bir dönemi anlatan film için görmüş olsak, aşağıdaki değerlendirmeyi yapmamız
hem sair filmlere haksızlık olur, hem de mevcut filmi gereksiz yere abartarak
bu köşeyi suiistimal etmiş oluruz.
Ve fakat profesyonel acımasızlığın hoyratlığına dalmadan
filmin bir takım zaaf ve handikaplarından bahsedelim. Bir kere zayıf bir
senaryoya sahip Tepenin Uşakları. Diyaloglar her ne kadar doğal seyri içinde
sırıtmasa da, bir drama güzergahına çok bağlı kalmadan akıyor. İyi niyetli
oyunculuklara kimsenin diyecek bir şeyi olmaz, ama abartılı ve cılız rol çabasını
aynı karede görmek bir sinema filminden ziyade öğrenci kısa filminde denk
geldiğimiz şeylerden.
Buna bir de sıklıkla yapılan kamera hareket hataları, ters
açılar filan eklenince Tepenin Uşakları’nın iyi niyetli bir amatör çalışma
olarak nitelemek en doğrusu olacak sanırım. Ama filmin verdiği mesaj ve dilinin
hakim olduğu samimiyet de amatörlüğün çok çok üzerinde. Bunu da ısrarla
vurgulamak gerekiyor. Tepenin Uşakları’nı çiğ mizansenler, kadraj hataları ile
değerlendirmeye kalkışırsak şüphesiz ciddiye almayanlar olacaktır ama şahsi
kanaatimce, bir ülke sinemasının dört başı mamur film üretimi için bu tür
örneklere de ziyadesiyle ihtiyaç vardır. Elbette kusursuz, hatta normal bir
film bile diyemeyiz ama Tepenin Uşakları, en başta içerdiği samimiyet, verdiği
olumlu mesajlar ve en başta anlattığım, unuttuğumuz dönem ve değerleri perdeye
taşıdığı için izlenmeyi hak eden bir yapım.
En başta belirttiğimiz gibi, en azından sinemanın, geçmişe
dair kaybettiğimiz, mekan ve hislere dair hikayeler bulup çekmesi başlı başına
bir sevinç ve mutluluk vesilesi. Hele hele, her şeyin hızla değiştiği, değişmek
ne kelime kirlenerek dönüştüğü bir dönemde geçmişin saf ve duru tablolarına
geri dönmek belki ‘Neden?’ sorusunu kendimize sorabilmemiz açısından da
yardımcı olabilir.
Yönetmenin tercih ettiği açılar, amatör oyunculukla bizi
sıklıkla bir müsamere izliyoruz zehabına kaptırsa da, filmin sıcaklığı ve tarzı
tüm bunları öteleyip seyir zevkini çok fazla zedelemiyor. Her ne kadar tamamı
yerinde kullanılmamış hissi verse de güzel müzikleri de cabası.
Hasılı kelam; Hayallerine sıkı sıkı sarılan, sahip
olduklarının kıymetini bilip bunun için mücadele eden Anadolu insanlarının
yalın ama sahici bir hikayesi var Tepenin Uşakları’nda. Bir ülke sinemasının
oluşmasını istiyorsak Tepenin Uşakları gibi filmlerin sayısının artmasını
istemeliyiz. Ve izlemeliyiz de elbette!



