16 Ağustos 2013 Cuma

Hayallerim, aşkım ve şivem..


Hayatın değişim hızı çağlar ilerledikçe akıl almaz boyutlara ulaşıyor. Sözgelimi bundan 30 yıl önce aldığınız bir ev eşyasının ömrü ile bugünkü eşyaların ömrü arasında neredeyse on misli fark var. Bu kullanım ve deformasyon hızı hayatı da bir şekilde değiştiriyor. Ve korkarım ki, insan hayatında değişim ne kadar hızlı olursa yaşadığımızı o kadar az duyumsayarak hissetmemize neden oluyor. Dünkü eşyalarımızın yerinde yeller esiyor, çocukluğumuzun sokakları, mahalleleri çoktan başka bir şeylere dönüşmüş durumda. Metropollerden izbelere uzandıkça bu ivmenin gittikçe zayıfladığı da bir gerçek. Ama değişim denen o rahatsız edici hastalık bir şekilde oralara da ulaşıyor. Bu nedenledir ki, uzun aralardan sonra gittiğimiz köylerimiz, bahçelerimiz, tarlalarımızın yerlerinde yeller esiyor. Sadece onları değil, bir şekilde geçmişimizi de kaybetmiş oluyoruz aslında. Çocukluk çağlarımız puslu bir hayal olarak kalıyor ne yazık ki.

Sinema bu anlarda devreye girince, ortaya çıkan işin başarılı olup olmadığına bakmaksızın mutlu olanlardanım. Geçmişe dair bir hikaye mekan tasavvurlarıyla beraber ele alınıp filme aktarıldığında sadece basit bir hikaye değil, bir dönemin insanları, sosyo kültürel yapısı vs. de ele alındığı için çok ilgimi çekiyor.

Bu hafta vizyona giren Tepenin Uşakları isimli film bu nedenle bu satırların yazarından pozitif ayrımcılık görecektir kimse kusura bakmasın.


Film aslında son derece yalın bir öyküyü gayet mütevazı şartlarla perdeye aktarıyor. Hikaye şöyle: “12 Eylül 1980 darbesinin hemen öncesinde Trabzon'un Çiçeklidüz köyünde 'Alamancı' babasının yokluğunda hem eve reislik eden, sığır güden hem de okuyup doktor olma hayali kuran Hikmet'in en büyük hayali ise Züleyha'sına kavuşmaktır. Ancak Züleyha'nın babası Sabri Ağa'nın, hem köyün geleceği hem de kızı için başka planları vardır. Öte yandan yedi köyün ortaklaşa kullandığı ve üzerinde maçlar yaptığı 'Tepe'yle ilgili hiç de hoş olmayan entrikalar çevirmeyi düşünmektedir. Tepe ise, bir çay tepsisi kadar bile düzlüğün zor bulunduğu o coğrafyada özellikle gençler için çok önemli bir alandır. Bu tepe üzerinden bir tür iktidar oyunu oynanırken, tepe olduğundan çok fazla anlamlar içerdiğini kısa zamanda tüm ahaliye gösterecektir. Bir noktadan sonra mesele sadece feodal sıkıntıların baş gösterdiği sıradan köy sorunlarını aşar. Sabri ağa, önünde engel olarak gördüğü her şeyi kendi yöntemleriyle çözmeye çalışırken Anadolu insanını engin zekasının ve saflığının da şahidi oluruz.

Açıklıkla vurgulamak gerekiyor ki, böylesi yalın (hadi basit demeyelim) bir öyküyü bu kadar amatör tarz ve kısıtlı imkanlar altında başka bir dönemi anlatan film için görmüş olsak, aşağıdaki değerlendirmeyi yapmamız hem sair filmlere haksızlık olur, hem de mevcut filmi gereksiz yere abartarak bu köşeyi suiistimal etmiş oluruz.

Ve fakat profesyonel acımasızlığın hoyratlığına dalmadan filmin bir takım zaaf ve handikaplarından bahsedelim. Bir kere zayıf bir senaryoya sahip Tepenin Uşakları. Diyaloglar her ne kadar doğal seyri içinde sırıtmasa da, bir drama güzergahına çok bağlı kalmadan akıyor. İyi niyetli oyunculuklara kimsenin diyecek bir şeyi olmaz, ama abartılı ve cılız rol çabasını aynı karede görmek bir sinema filminden ziyade öğrenci kısa filminde denk geldiğimiz şeylerden.


Buna bir de sıklıkla yapılan kamera hareket hataları, ters açılar filan eklenince Tepenin Uşakları’nın iyi niyetli bir amatör çalışma olarak nitelemek en doğrusu olacak sanırım. Ama filmin verdiği mesaj ve dilinin hakim olduğu samimiyet de amatörlüğün çok çok üzerinde. Bunu da ısrarla vurgulamak gerekiyor. Tepenin Uşakları’nı çiğ mizansenler, kadraj hataları ile değerlendirmeye kalkışırsak şüphesiz ciddiye almayanlar olacaktır ama şahsi kanaatimce, bir ülke sinemasının dört başı mamur film üretimi için bu tür örneklere de ziyadesiyle ihtiyaç vardır. Elbette kusursuz, hatta normal bir film bile diyemeyiz ama Tepenin Uşakları, en başta içerdiği samimiyet, verdiği olumlu mesajlar ve en başta anlattığım, unuttuğumuz dönem ve değerleri perdeye taşıdığı için izlenmeyi hak eden bir yapım.

En başta belirttiğimiz gibi, en azından sinemanın, geçmişe dair kaybettiğimiz, mekan ve hislere dair hikayeler bulup çekmesi başlı başına bir sevinç ve mutluluk vesilesi. Hele hele, her şeyin hızla değiştiği, değişmek ne kelime kirlenerek dönüştüğü bir dönemde geçmişin saf ve duru tablolarına geri dönmek belki ‘Neden?’ sorusunu kendimize sorabilmemiz açısından da yardımcı olabilir.


Yönetmenin tercih ettiği açılar, amatör oyunculukla bizi sıklıkla bir müsamere izliyoruz zehabına kaptırsa da, filmin sıcaklığı ve tarzı tüm bunları öteleyip seyir zevkini çok fazla zedelemiyor. Her ne kadar tamamı yerinde kullanılmamış hissi verse de güzel müzikleri de cabası.

Hasılı kelam; Hayallerine sıkı sıkı sarılan, sahip olduklarının kıymetini bilip bunun için mücadele eden Anadolu insanlarının yalın ama sahici bir hikayesi var Tepenin Uşakları’nda. Bir ülke sinemasının oluşmasını istiyorsak Tepenin Uşakları gibi filmlerin sayısının artmasını istemeliyiz. Ve izlemeliyiz de elbette!