25 Eylül 2011 Pazar

Şiddetin şehveti ya da dün ben bir film seyrettim!


Başlarda çok şaşırıyordum ama artık vazgeçtim. Latin alfabesi kullanmadıklarından mıdır, yoksa ülkemizde vizyon bulamadıklarından mıdır bilemiyorum, ne zaman tuhaf afişli bir uzak Doğu filmi görsem, merak edip izliyorum. Ve çoğunlukla merakıma değiyor izlediğim film.

İlk başlarda memnuniyet ile beraber şaşkınlık veriyordu bu tür filmlerle karşılaşmak. Artık şaşırmıyorum nedense.

Biliyorum; son dönemde, ülkemizde özellikle genç kuşak hanımlarda ciddi bir Güney Kore film ve dizi hayranlığı trendi var. Bu dizi ve sinema filmleri o kadar etkili ki, Korece öğrenmekten tutun da, bu ülkeye ziyarete kadar birçok talep oluşturmuş durumda.

Üç ana hattan akıyor Uzak Doğu ve hassaten G. Kore yapımları.

Aşk film ve dizileri.
Korku filmleri.
Şiddet ve aksiyon filmleri.

Uzakdoğu korku filmleriyle ilgili vaktiyle Zafer ve Aksiyon dergilerinde yazdığım iki yazı mevcut. Merak edenler Google amcaya sorup bulabilirler.

Takashi Miike isimli arızalı şahsın, tuhaf ötesi Ichi The Killer, yani Koroshiya’sını tek oturuşta izleyebilecek babayiğit var mıdır bilmiyorum. Hem bırakalım Miike, Tarantino gibi sığ biçimcilere ilham kaynağı olsun.

Güney Kore sineması, sadece dünya sinemasından ayrışmaz bu anlamda, sair uzak doğu sinemalarından da sıyrılmayı başarmış, özellikle son 10 yıldır Hollywood’a ciddi derecede kaynaklık etmiş ve edecek olan bir sinemadır.

Sanırım en bariz farkı şu; ele aldığı konu ne olursa olsun, aşk, hayat, ölüm, şiddet ya da korku… Hiç farketmez, hepsinde bir yaklaşım farklılığı geliştirmeyi başarmış, sanatın o güne kadar çok dikkat etmediği unsurları ön plana çıkarmıştır.

Sanatın hassasiyetle üzerine gittiği kavramlara bakışı da ayrıksıdır G. Kore sinemasının. Masumiyet, ihanet, sadakat, korkaklık, cesaret gibi kavramlar bir dolu alt metin ve –genelde- sağlam bir görsellikle aktarılır perdeye. Elbette tüm bunlar belli bir çizgiyi aşmış eserleri için geçerlidir bu çekik gözlü sinemanın. Yoksa her ülkede olduğu gibi G. Kore’de de mebzul miktarda ‘trash’ ürün vardır!

Biliyorum bu satırları okuyan dostlarımdan hemen ‘mesela?’ sorusu gelecek ya da özel mesaj atarak, birkaç film tavsiyesi istenecektir. Hemen ilk aklıma gelenleri sıralayayım: Old Boy, A Moment To Remember, A Bittersweet Life, I Saw The Devil, The Chaser, The Man From Nowhere vs vs…

Sinemaya özel merak salanlar için bilinmeyen filmler değil bunlar ama şahsen 2006 Hong Kong yapımı Gau ngao gau yani Dog Bite Dog’u ayırıyor ve bir tür kırılma noktası sayıyorum birazdan anlatacağım filmin tarzı için.

Evet bu bir tarz. –dikkat buyurun klasik anlamda sinema akımı ya da sinema furyası demiyorum. Belki de ikisinin arasında bir yerde duruyor bu ‘tarz’ diye bahsini ettiğim şey- Bir kere 70’li yılların fantastik uzak doğu karate filmlerinden uzak, epey uzak. Sonra Bruce Lee ile başlayan uzak doğu felsefesini rasyonel etme çabası filmlerden de uzakta. Dramaturji açısından çok farklı.

Kendine ait bir gerçekliği, şiddet ve vahşet dozu ya da dozsuzluğu var. Sinopsisleri farklı, anlatım tekniği ve özellikle finalleriyle ayrışıyor klasik filmlerden. Ve şahsen benim için en büyük handikap, bu filmlerin içerdiği ayarsız şiddet, kan ve cinsellik sahneleri… Hani bazen bir çuval değil, bir kamyon keçiboynuzu koyuyor önümüze G. Kore filmleri. Bu işten ekmek yiyen biri olmasam, katlanır mıydım –hepsini- izlemeye emin değilim.

Gelelim bu yazının konusu olan filme. Efendim ismi Hwanghae… İngilizce anlamı Yellow Sea, yani Sarı Deniz. Lakin bazı ülkelerde Katil ismiyle de vizyon şansı bulmuş. Bizde ise enteresan bir şekilde Ölüm Denizi adıyla gösterime girdi. 


Hong-jin Na, henüz iki filme imza attı ama...
Önce yönetmeninden bahsedeyim. Genç sayılabilecek bir Koreli Hong-jin Na. Yaşı 35 civarı. Filmografisinde henüz iki film var. Zaten görüş alanıma ilk filmi Chugyeogja/The Chaser/Takipçi ile girmişti üç yıl önce. Chugyeogja, meslekten atılmış aşağılık bir polis memurunun merkezinde bulunduğu bir seri katil hikayesiydi.

Ne ki Hong-jin Na, Takipçi’de bize klasik bir ‘acaba katil kim?’ filmi sunmamıştı. Hatta, ‘Dakika bir gol bir’ dercesine daha ilk sahnede katili göstermiş, hatta kısa süre içinde enseletmişti. Film esasen, ‘Katilin katil olduğunu kanıtlamak’ kavramı üzerinden yürüyordu. Bunu yaparken de, temiz hayatların sefaleti, sefil hayatların saflığı üzerine hiç de küçümsenmeyecek vuruşlarda bulunuyor, suçu ve suçluyu övmeden anlamayı, alt tabakayı aşağılamadan üst tabaka ile karşılaştırmasını yapıyordu. O kadar bol imgelem ve alt metin içeriyordu ki film, hani bir noktada ‘inanç ve adanmışlık’ bile ıskalanmıyordu Takipçi’de..

Ve elbette bahsini ettiğim ‘tarz’ın olmazsa olmazları, şiddet, çok az da olsa rahatsız edici cinsellik ve şaşırtıcı final.

Adı geçen Hong-jin Na kardeşimizin ikinci filmi olan Hwanghae, yani Sarı Deniz, tıpkı ‘tarz’ın diğer örnekleri gibi, şaşırtıcı, sıra dışı ve zaman zaman rahatsız edici.

2010 yapımı olan filmi, belki ben biraz geç keşfettim. Ama normalin üzerinde bir süreye sahip olan film (157 dk) başlangıcı, gelişmesi ve finaliyle enteresan.
Her anlamda…

4 epizoda bölünmüş olan film giriş ve çıkış bölümünün finalinde olabildiğince sakin ve duru. Ancak, esas aksiyonun başladığı ikinci, üçüncü ve son bölümün epeyce kısmı aksiyonun, şiddetin dibine vuruyor adeta.

Anlatımdaki zeka ve sürprizler ile izleyiciyi 3 saat boyunca karşısında tutabiliyor Sarı Deniz. Hikaye öz itibarıyla klişe gibi gelebilir ama, sonraki kısımlar elbette ki orijinal:

Kuzey Koreli bir taksici olan Ku Nam(Jung-Woo), kuzey Kore - Çin sınırındaki tampon bölgede yaşayan kumar zaafı olan ayak takımı insanlardan biridir. Karısı çocuğunu üzerine atarak kaçarcasına gitmiştir. Çocuğunu annesine bırakmış, kendisi sefil bir hayat yaşamaktadır ama kumar borcu başına iş açar. Ödeyemeyeceği kadar borç birikince, kötü adamlar ona borcu ödemenin başka bir yolunu gösterirler. Güney Kore’ye yasal olmayan yollarla girip birini öldürüp gelirse, borcu sıfırlanacaktır. Hem kim bilir, belki bu esnada, kayıp karısını da bulma şansı doğar. Çünkü bir kadın uzun süre kocasını ve evladını aramıyorsa, mutlaka hayatında başka bir erkek vardır!

Teklifi yapan suç şebekesinin başı Myun Ga, filmin başında bize silik bir karakter gibi gelir ama film ilerledikçe anlarız ki, esas başroldeki adam odur. Kötüdür ama esas oğlandır!


Ve bizim kumarbaz taksici bin bir zorlukla Güney Kore’ye geçer. Bir yandan cinayet planı yaparken, diğer yandan karısının izini sürer. Ne var ki işler beklediği gibi gelişmez. Öyle bir batağa girer ki bir değil çok daha fazla insan öldürmek zorunda kalır, üstüne üstlük çetenin reisinin tek hedefi haline gelir.
Devamında izlemeyenler için seyir keyfini kaçırmadan hikayeyi anlatacak olursak. Belirttiğim gibi film 4 epizottan oluşuyor: Taksi Şoförü, Katil, Jaseon Klanı (Yasa dışı mülteci çetesi) ve Sarı Deniz. Giriş ve final alabildiğince duygusal ve pastoral. Orta kısımda kopuyor kızılca kıyamet.

Monoton bir hikaye bir anda dallanıp budaklanıyor. İhanet, sadakat, masumiyet alt metinler olarak üzerimize geliyor. Zalimliğin insanı nasıl canavarlaştırdığını görüyoruz Sarı Deniz’de.

Şunu söyleyeyim, kan görmeye dayanamayan, rahatsız olanların kesinlikle uzak durması gereken bir film Hwanghae. Filmdeki tüm cinayetler kesici ve delici aletlerle işleniyor zira. Öyle, aman ‘seyirciyi rahatsız etmeyelim’ diye bir kaygısı da yok filmin. Hatta tersi, sanki bizzat ‘rahatsız edelim’ diye bazı yemek sahneleri bile tuhaf.

Komik bir ayrıntı: Biz her uzak doğulu olmayan kişiler gibi, kahramanları tanıyabilmek için, daha dikkatli izlerken, (çünkü tüm çekik gözlüler birbirine benziyor bizim için) kahramana şöyle diyor kötü kahraman: “bir şapka bul da giy, buralı olmadığın belli!”

Biliyorum uzadı…

Yellow Sea, Amerikan film klişelerden sıkılanlar için çok sağlam olmasa da önemli bir sığınma limanı bence. Ama keşke böylesi hikaye üretebilen zekalara, böylesi estetik değer keşke ‘hikmet’ denen o kıyas kabul etmez derinlikle birleşebilse. İnanın o zaman harcadığınız 3 saate acımamış olursunuz. Yoksa, evet film dili açısından başarılı bir çalışma izliyorsunuz. Heyecan, adrenalin, duygu vs. şahane. Ama netice… Kekremsi bir burukluk kalıyor dimağınızda…

İşte böyle…







Asayiş berkemal mi?



Toprağı bol olsun, Michael, yer çekimine meydan okuduğu hareketi de mezkur parçada yapmıştı. 

Beyaz perdede yük bir şok yaşatmıştı Michael Jackson. Sinema ile haşir neşir olanlar, MoonWalker filmini izlerken, bir insanın tepeden tırnağa sanatçı olabileceğine dair kanaatlerini pekiştirmişlerdi belki. İlle de, filmin ortalarında adeta gizemli bir ada gibi izleyicinin karşısına çıkan Smooth Criminal sekansı…

Tarz, atmosfer, kareografi, tema ve bil umum görsel doz yerli yerindeydi. Ne fazla abartılı, ne eksik… O kadar büyük bir klasiğe döndü ki. Hangi ülkede bir ‘yetenek’ yarışması yapılsa, yarışmacılardan yarısı bu şarkı ve dansı taklit ederek takdir toplamayı denedi…

Esasen konumuz Jackson ve dansı değil. Parçası, yani Smooth Criminal…

İş bu akıllara ziyan parça iki çellistin eline düşünce bambaşka bir klasik çıkmış ortaya. Şahsen ecnebi talk Show programı Ellen’de denk geldim ve şaşırdım. Stjepan Hauser and Luka Sulic isimli iki Hırvat ‘arızalı’nın neredeyse her yorumu enteresan. Ama Michael Jackson’un parçasını yeniden yorumladıkları bahsi geçen çalışma çok başka ve neredeyse orijinaline yakın bir özgünlükte.

Uzattım, buyrun;




Stjepan Hauser and Luka Sulic - Smooth Criminal(1080p H.264-AAC) from Peter Gaľa on Vimeo.