1 Ekim 2013 Salı

Ne olacaktı ya!



Yılmaz Onay’ın sanatçıların trajedisine dair yazdığı bir oyunda, hayattayken pek kadri, kıymeti bilinmeyen sanatçının, ölümüyle aniden kıymete binmesini toplumsal ikiyüzlülüğe dair önemli yergilere yer verir.

Tuncel Kurtiz’in ölümü her sanatçının ölümünde olduğu gibi, toplumumuzun bazı gerçeklerini tekrar hatırlattı. Yaşarken sanatının popüler kısmına ilgi duyup, sair hiçbir şeyini önemsemediğimiz insanlar, öldükten sonra ideoloji ve kampların rıhtımına dönüşüyor. Bir başka ifadeyle, millet olarak ölü üzerine binmekten haz alıyor, bunu adeta kurumsallaştırıyoruz.

Popülerliğin sığ sularında kulaç atmayı hayatı boyunca tercih etmeyen Kurtiz, hayatını vakfettiği sinemanın aksine televizyonla adını genele duyuran sanatçılardandı. Bu nedenle kamuoyu onu, 40 yaşından sonra meşhur olan TV yıldızlarından zannediyordu. Sosyal medyanın böyle bir yönü vardı, Mevlana’dan Oğuz Atay’a kadar ölmüş pek çok değeri sıklıkla ‘paylaşım’ malzemesi yaparken, yaşayanları da karakterleri üzerinden aynı delikli fıçıya tıkıştırıyordu. Ramiz Dayı aforizmaları sosyal medyanın en popüler paylaşımlarındandı.

Hayat ve gerçek tam olarak öyle değildi elbette.


Kurtiz’in öyküsü, esasen modern cumhuriyet ailesinin ve çocuğunun öyküsüydü. Asri bir ailenin proje çocuğu olarak büyüyor Tuncel Kurtiz. Soy isim bile belli bir statü ve inanış kaygısıyla tercih ediliyor: Kurt-iz… Ergenekon’dan çıkışa kadar uzanan bir modern cumhuriyetin duruş kaygısı. İsim ise sadece basit bir ideolojik kaygı (Tunç-el) içermiyor, aynı zamanda Cumhuriyet’in bir proje olarak ele alıp, dokusuyla oynadığı Dersim’in yeni isminden Tunceli’den alıyor. Babası, oğlunun ismini bir tür kariyer planı düşüncesiyle de koymuştur, “Büyüyünce Tunceli’de maden mühendisi olsun!”

Selanik kökenli mülki amir bir baba, Boşnak bir annenin üzerine titrediği bir çocuk Tuncel. Ama evde evkaf müdürü dedenin etkisi var. Misyoner okulu mezunu baba, tüm çağdaş değerler hassasiyet çizgilerine rağmen, kendi kökenlerinden de tamamen kopmayan, dahası onları reddetmeyen bir zihinsel yapıya sahip. Bu nedenle 27 Mayıs döneminin valilerinden olan babasının geniş bir kütüphanesi epey ufuk açıcı oluyor onun için. Rus klasiklerinin de, şark klasiklerinin de farkına vararak keşfetmesi bu nedenle.

Ülkenin içinden geçtiği siyasi çalkantılı dönem Tuncel Kurtiz’in hayatını da etkiliyor.  Üniversite yıllarındaki büyük iştahı tam bir eğitim fesadı yaşamasına neden oluyor. Önce hukuk, ardından filoloji, olmadı, felsefe, sonra sanat tarihi. Hiçbirinden tatmin olmuyor ve hepsini yarıda bırakıp Dormen Tiyatrosu’nda hayatının anlamını bulduğunda takvimler 1959 yılını gösteriyor.


Zafer Madalyası, Şahane Züğürtler, Ayı Masalı, Altın Yumruk, Martı, Kalbin Sesi gibi oyunlarda rol alarak mesleğinde ilerliyor. İlk sinema filmini ise 1964 yılında Orhan Günşiray’ın keşfiyle çekiyor: Şeytanın Uşakları… İhan Engin’in yazıp yönettiği filmdeki rol arkadaşları; Aliye Rona, Cahit Irgat ve Atıf Kaptan gibi ustalar. Ve Yılmaz Güney ile tanışma… Güney henüz kendi sinemasını yapma imkanı bulamadığı için Yeşilçam avantür filmleriyle vakit geçirmekte. İlk beraberlikleri bir Bilge Olgaç filmi; Üçünüzü de Mıhlarım.

Sokakta Kan Vardı, Sayılı Kabadayılar, Krallar Kralı, Konyakçı, Haracıma Dokunma, Ben Öldükçe Yaşarım, Yiğit Yaralı Olur, ikilinin sadece birkaç yılda paylaştığı onlarca  filmden bazıları. Yılmaz Güney ile dostluğu çok derin ve her ikisinin de kaderini etkileyecek bir boyuta tırmanıyor, kendisinden bir yaş küçük olmasına rağmen Yılmaz Güney, Tuncel Kurtiz’i ‘ihtiyar’ diye çağırıyor hep. Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sını okuyor bu dönemlerde ve Yılmaz Güney’e kitaptaki Anadolu’nun sahiciliğinden bahsedip film yapma isteğini açıklıyor ama uygulamak kısmet olmuyor.

Hudutların Kanunu’nda da, Çirkin Kral’da da, Umut’ta da hep beraberler. Bir nevi Yılmaz Güney sinemasının gizli şekil vericilerinden biri oluyor Kurtiz. Ve nihayet Sürü… Hapishanedeki dostu Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı filmi Zeki Ökten çekiyor. Yol arkadaşının mahpus olması, ona kendi hayatına yön verme adına bir imkan sunuyor adeta. Ve ilk filmini yazıp, yönetip, oynuyor. Gül Hasan Antalya film şenliğinde ödül getiriyor Kurtiz’e. Hemen ardından bereketli Topraklar Üzerinde geliyor. Erden Kral’ın yönettiği ve başyapıt sayılan filmin hem yapımcısı, hem oyuncusu, hem de senaristi.


Ve 12 Eylül Darbesi ile Avrupa’ya gidiyor usta sinemacı. Darbe sonrasında ülkenin ve Yeşilçam’ın girdiği türbülans sair meslektaşları gibi onu, kalarak ‘sade suya tirit’ denebilecek ‘bunalım’ filmleri yapmak yerine ülke dışına itiyor. Almanya, İsviçre ve Avusturya’da pek çok sinema filmi, belgesel ve tiyatroda görev alıyor. Neredeyse 15 yıl sürecek bir gurbet başlıyor onun için. 1994-2001 yılları arası yine pet çok yerli filmde ve TV dizisinde oynuyor ama onu üne kavuşturan karakter Ramiz Dayı oluyor. Ezel filmindeki karakter, bir yönüyle kimliğini önüne geçiyor ve zaten Tuncel Kurtiz’i pek tanımayan yeni kuşak izleyici onu bu karakter ismiyle biliyor hep. Öyle ki, fenomen dizi Muhteşem Yüzyıl’daki Ebu Suud Efendi karakterini kabul ederken bile medya ‘Ramiz Dayı Şeyhülislam oldu’ şeklinde başlık kullanıyor.

Dengeyi kurabilmeyi öğretiyor yaşadığı hayat, popüler olanı reddetmeden arzuladığı hayatı da yaşamayı becerebiliyor son dönemlerinde. Ve üzücü haber eşinin çığlığıyla geliyor; yaptığı spor sonrasında evinde yere yığılıp en az bir film kadar renkli olan hayata gözlerini kapatıyor Tuncel Kurtiz. Hemen her sanatçının ölümünden sonra yapılan tartışmalar Kurtiz’in ölümüyle de yaşandı. Cenazesinin nereye defnedileceğinden tutun da, inancı, düşüncesi vs. Hepsi teker teker ortaya dökülüp Kurtiz, belli bir kampın neferi gibi gösterilmeye çalışıldı. Ruhani olması gereken bir veda töreninde sloganlar, dünyevi saçmalıklar gırla gitti. O kadar ki, defnedilmek için mezarlığa götürülürken, slogan ve bağırış çağırıştan en önemli şey unutulmuştu: Cenaze namazı. Konvoy durdu ve apar topar namaz eda edilip gösteri kaldığı yerden devam etti.

Yılmaz Onay’ın ‘Sanatçının Ölümü’ isimli tiyatro eserindeki cümlesinde replik gibi: Ne olacaktı Ya!