Bilmek, öğrenmek değil ‘buluş’tur. Bilmek, yol almak değil ‘varış’tır. Başlangıcı ile sonu aynı olan noktaya ulaşabilmektir bilmek. Ha sağa gitmişsin, ha sola, ha yukarı yıkmışsın, ha aşağı inmiş, farketmez. Ha içten dışa, ha dıştan içe... Kendini bildiğin an Rabbini, Rabbini bildiğin an kendini bilmişsindir artık!
Bilmek bazen bir ödül, bazen uzun ve ardışık imtihan. Beklenmedik anda vuran piyango, bilmek! Ya da gece her şeyden habersiz uyuyan çocuğun başucuna konulan sürpriz hediye! Bilmenin sabahları o yüzden çocuksu sevinç çığlığı –ve ziyadesiyle- gözyaşıyla dopdoludur.
Kimi zaman ise zorların zorudur, bilmek. Kanatan, acıtan, can yakan bir sürecin sonundaki menzil. Şairin dediği gibi, ‘gece hendeğe düşer gibi’ düşerek bilmek ya da yıllar boyu etrafında sayısız tur attıktan sonra ‘aniden karşına çıkan deniz’ gibi şaşırarak bilmek!
Kolay ya da zor, fark etmez, bilmek; bir ödül, bir armağan, yaratılmışların en cahili potansiyelini taşıyan insanoğluna!
Bilmek bir mesuliyet aynı zamanda. Bilmeyenle bir olmaktan ayrılmak. Belki ilk etapta korkarak irkilmek ama sonra korkunun da bir yaratılan olduğunu bilerek korkusuzlaşmak.
Ayrıca ‘arınmak’ demek bilmek. Ve kurtulmak fazlalıklardan. Tüm safraları birer birer atmak mesela. Bilmek, bir bahar temizliği ruhlar için, bahar sevincini yaşarken. Önce gereksiz kelimelerden, sonra boş çerçevelerden. O çerçeveler ki kimilerinin kemerlerini süsler, kimilerinin duvarlarını.
Bilmek, içi samanla doldurulmuş malayani şeyleri koymak kapının önüne. Bilmek, ruhun pencerelerini açmak, vicdanı havalandırmak. Bilmek, kalbe batan kıymıkları teker teker ayıklamak, huzur merhemiyle kapamak içteki yaraları.
Bilmek dıştan ‘âzâde’ olmak, kabuğa takılmamak. Bilmek içteki hazineyi bulmak, stoplâzmanın da içine, çekirdeğe varabilmek.
Unutmayalım; bilmek yol almak değil; varmak!
Bilmek, acımasızlığa acımadan yol vermek, acıyı kabullenmek. Bilmek, odalar dolusu kahkahayı gözyaşı süpürgesiyle bedenden dışarı atmak. Halının altında birikmiş ne kadar utanç varsa geçmişe dair hepsiyle yüzleşmek.
Bilmek, sifonunu çekmek masivanın…
Bilmek, halı misali, ruhu sarkıtıp balkondan acımadan tozunu almak. Edep kırbacını kendi kendinde şaklatmak. Hoyratlığın delişmen akarsuyundan dingin göllere ulaşmaktır bilmek. Uğultulu uçurumlardan huzurun vadilerine süzülmek.
Bilmek, mazeretin ufunetli çöplüğünden uzaklaşıp, hakikatin ‘herkes yahşî men yamân’ mertebesine ulaşmak.
Bilmek tevazuun suskun diliyle ‘kainata meydan okumak’ aslında… Bildiğini bilmek ile bilmediğini bilmek, bitişik odalarda yatan ikiz kardeştirler bu yüzden. Feraset maymuncuğunu basiret projeksiyonuyla birleştirebilmek de bilmenin getirdiği zanaatkarlıklardan biri. Paslı kilitleri fırlatıp atmak birer birer, kapıları ardına kadar açabilmek, kolları açar gibi!
Bilmek, alemi ‘idrak’ etmek, en makrosundan en mikrosuna kadar. Geçtik en klişesinden ‘büyük resmi’, resmin en minimalini görebilmek.
Bilmek, soruların küçüklüğünü görmek, cevapların büyüklüğü karşısında. Gölgeleri kovmanın ne kadar kolay olduğunu anlamak, hakikatin ışığıyla.
Bilmek kendinden başladığın yolculuğu yine kendinde bitirmek, başlangıç çizgisiyle bitiş çizgisini birleştirebilmek. Bilmek, idrak baltasıyla ‘Azer’in evindeki tüm putları tek tek yerle bir etmek. İkiye yarılan nehirleri, ortadan bölünen kamerleri, azgın dalgaların arasında yüzen sefineleri görmek gönül perdesinde.
Bilmek, Arşimet’in aradığı dayanak noktası, Epiktetos’un özgürlük zannettiği yanılgının ispatı, Diyojen’in zenginliği…
Şimdi bunu da bilmiyoruzdur biz.
Bilelim öyleyse…
