Benim gibi Esma Recepova'yı geç keşfedenlerdenseniz bu ayıp sizin! Hani hiç değilse, 2013’te (ben yıllardır izlemeyi bırakmış
durumdayım) Eurovision’da makendoya’yı temsil ettiğinde denk gelmişsinizdir. Roman
müziğinin sultanı Makedon şarkıcı.
Esma ilerleyen yaşına rağmen (72’yi devirmek üzere) hala
durmuyor söylüyor. Bugüne kadar 50’ye yakın ülkede 9 bine yakın konser vermiş. Dile
kolay yüzden fazla single, 20 albüm üzerine 6 tane de film. Sanat hayatı u
kadar dolu bir insanın özel hayatı boş sanmayın. Esma, genç kızlığından beri
beraber müzik yaptığı Stevo Teodosievski ile evlendikten sonra 5 çocuk yaptı.
Rakam yanlış yazılmadı, emin olun tamı tamına 47 tane de evlatlık çocuğu var. Yani
52 çocuk annesi bir kadın Esma.
UNICEF onur ödülü aldı, Nobel Barı Ödülü’ne aday gösterildi.
Kendini şöyle anlatıyor Esma: büyükannem Yahudi, dedem Romalı
bir Katolik, annem ise Müslüman. Babamla tanışınca tüm aile Müslüman olmuş…
2010 Kültür Başkenti organizasyonları kapsamında İstanbullu
sanatseverler onu dinleme şansı bulmuştu.
Aşağıda onun en çok bilinen eseri var: Türkçesi yabancı
değil: Gelem gelem…
Sadece sanatçıların değil sanat eserlerinin de bir kaderi vardır. Kimi şanslıdır, bahtı açıktır kiminin. Kimi de bahtsız. Yıllar boyu yazılamayan romanlar, çizilemeyen resimler, çekilemeyen film senaryoları vardır. Bu talihsizliği ‘kara baht’ olarak da niteleyebiliriz. Nitekim Hollywood yıllardır bu kadersiz yapıtlara ‘Black List’ adını vermiştir. Her yıl aralık ayında açıklanır üstelik bu kadersiz projeler. İkibinli yılların hemen başında film sektörü ciddiye almaya başladı ve sinemaseverler de haberdar oldu bu kara listeden. Bazı sanat eserleri de uzun yıllar yaşadıkları bahtsızlığı kaderin garip cilvesi ile bir anda aşıverirler. 1997 yapımı Oscar’lı başyapıt Good Will Hunting, bunlardan biridir. İki okul arkadaşı Matt Damon ve Ben Affleck, yıllarca koltuklarının altında bu proje ile çalmadık kapı bırakmamalarına rağmen bir türlü gerçekleştirememişlerdir. Kader daha sonra bu ikilinin yüzüne gülmüş, proje hem Hollywood’un güçlü şirketlerinden biri tarafından hayata geçirilmiş, hem de Robin Williams gibi bir usta isim oynamıştır Can Dostum’da. Ve iki kafadar arkadaşa şöhret ve sinemanın kapıları ardına kadar açılmıştır.
1985 doğumlu Damien Chazelle de sinemaya şanssız başlayan yönetmenlerdendir. Bu genç isim, yıllarca yanında taşıdığı projesini bir türlü uygulama imkânı bulamaz ve genç bir müzisyenin hayatını anlattığı Whiplash, 2012 yılında Hollywood’un bir türlü gerçekleşmeyen filmler, yani ‘black list’ine girmiştir. Aynı yıl artık uzun metrajdan umudunu kesen Chazelle, filmini kısa çekmek zorunda kalır. Ancak kader ona da minik bir göz kırpmasında bulunur. Zira bu kısa filmde ünlü bir oyuncu oynamayı kabul eder: ‘J.K. Simmons’. 18 dakikalık bu kısa film, 2013 yılında Sundance’da seyirciyle buluştuğu an izleyenleri çok etkiler. Ve o festival dahil pek çok festivalden ödül alınca, genç yönetmen, yapımcı bulmakta zorlanmaz. Kısa filmi adeta bir kartvizit görevi görmüştür.
Hiç vakit geçirmeden, bir yıl sonra uzun metraj filmi için kamera arkasına geçer Damien Chazelle… Whiplash, bu kez iki saatlik bir film olarak çekilmeye başlanır. Aslında kâğıt üzerinde konusu da çok basittir filmin: Öğretmen-yazar babası (Paul Reiser) gibi bir ‘sıradan’ olmaktan korktuğu için, Buddy Rich ya da Jo Jones düzeyinde, mükemmel bir caz davulcusu olmayı aklına koyan, hırsı yeteneğini çok aşan New Yorklu 19 yaşındaki çırak baterist Andrew Neiman (Miles Teller) isimli bir veledin hikâyesidir film. Eksik söyledim, elbette filme esas tadı veren bir de öğretmeni var Neiman’ın; sertliği ve disipliniyle Hitler’e rahmet okutturacak kadar faşist, konservatuvardaki tüm öğrencilerine korku salmış, usta hocası Terence Fletcher (J.K.Simmons)… Film, bu ikili arasındaki gerilimli mücadeleyi konu edinmektedir.
Hikâyenin neredeyse tamamı Amerika’nın en seçkin müzik okulu sayılan Shaffer Konservatuvarı’nda geçiyor ve özellikle caza aşina izleyiciye daha fazla seyir zevki vaat ediyor Whiplash. Ancak… Sadece müzisyenleri anlatan, yani konusu müzik olan bir film değil Whiplash, başrolde müziğin olduğu; müziğin düşündürtüp, müziğin hüzünlendirdiği, müziğin gerip, müziğin korkuttuğu bir film aynı zamanda. Bu yönüyle diğer müzik içerikli filmlerden epey ayrı duruyor.
Zira ciddi anlamda bir gerilim de içeriyor film… Davulun derisi gibi geriyor insanı ve bagetler zillere dokundukça artıyor gerginliğimiz. İki başkahramanın notalar arasına gizlenerek yaptıkları mücadele, zaman zaman öyle yerlere gidiyor ki, dişlerini sıkıyor seyirci…
Söylediğimiz gibi hikâye iki kişi üzerinden yürüyor, dolayısıyla iki oyuncunun rolü önem kazanıyor. Sırasıyla bakacak olursak: İlki genç oyuncu Miles Teller. Genç dediğime bakmayın, yönetmen sadece 2 yaş küçük Teller ve filmde çok daha genç bir karakteri son derece başarıyla canlandırıyor. Amerikalı genç kuşak izleyicinin merakla takip ettiği epey filmde de rol almış; Fantastic Four, Project X, The
Spectacular Now, 21 & Over, Divergent… İkinci önemli karakter ise müzik öğretmeni Fletcher… Bu karakteri deneyimli oyuncu J.K. Simmons canlandırıyor. Simmons tam bir usta… Fletcher gibi sevimsiz ve zor bir karakteri o kadar ustaca canlandırıyor ki, seyirci sadece görünmez bir bağ kurmuyor, sevmeye başlıyor. Simmons’u Örümcek Adam serisindeki minik ama çarpıcı rolünden hatırlıyoruz. Hani şu çıkarcı medya patronu Jonah Jameson! Yaşı yeterli olanlar ise esasen bir dizi yıldızı olan Simmons’u ünlü Oz dizisinden de hatırlayacaktır.
Tıpkı hikâyelediği kahramanı Andrew gibi saygın bir müzik okuluna girip bateristlik eğitimi almış, müzikle hep haşır neşir olmuş yönetmen Chazelle’in bir caz trompetçisiyle öğrenci bir kızın ilişkisini anlattığı ilk filmi ‘Guy and Madeline on a Park Bench’ (2010) de müzik ağırlıklıydı. Bir sonraki projesi ise ‘La La Land’ adıyla tasarladığı yine bir caz piyanistinin hikâyesini anlatacağı bir film. Zaten başka alana hiç meyletmemeli galiba!
Büyük bölümü kapalı mekânlarda yakın plan çekimlerle, çoğunlukla ruhsal ve fiziksel çatışma halindeki iki başkarakterinin üzerine yoğunlaşılmış sahnelerle bezeli film, (sanatta) mükemmeliyeti yakalamak uğruna katlanılacak çabaların sonu var mıdır ya da iyi-vasat sanat yapmaktansa bu işi sürdürmekten vazgeçmek mi gerekir, sorularının etrafında gezinip duruyor ama net bir cevap vermekten de kaçınıyor.
Aslında Whiplash, epeyce miktar, filmin genç yönetmen Damien Chazelle’in hayatından da esintiler taşıyor. Zira Chazelle’in de ciddi bir müzik formasyonu geçmişi var. Kolej döneminde caz bateristliği eğitimi alan Chazelle, aynen filmdeki tekinsiz kahraman Andrew Neiman gibi hiç de fena olmayan bir müzik meslek okuluna kayıt yaptırmış ve aynen kahramanı gibi iyi bir davulcu olma hayalleri kurmuş. Ancak hayat bize her zaman hayalimizdeki seçenekleri sunmayabiliyor. Aslında iyi de olmuş!
Bu kadar da değil üstelik. Chazelle de tıpkı filminin kahramanı gibi kendine münhasır yöntemlerle müfredat dışı bir eğitmen ile hayatı kesişmiş. Bitmedi; filmde çalınan Caravan ve Whiplash parçaları da genç yönetmenimizin geçmişteki favori şarkılarından. Gelin görün ki, bu noktadan sonra işler romantizm çizgisinden bir miktar sapıyor. Zira Damien Chazelle, ne kadar çalışıp didinse de, asla virtüöz düzeyine yaklaşamamış. Üstelik bu yolda ruhunu ve bedenini yıpratmasına rağmen. Bir noktadan sonra şevki kırılmış, umudunu yitirmiş ve bagetlerini fırlatıp atmak zorunda kalmış. Hocaları her ne kadar aynı performans ile çalışması halinde çok iyi bir müzisyen olabileceğini söylese de, o en iyisi olmak istediği için öğretmenlerinin gösterdiği hedef onu tatmin etmemiş. Zira iyi ile mükemmel arasındaki o derin uçurumu ancak sanatçılar bilir!
Tam da bu noktada o kadim tartışmaya kısaca göz atmak yerinde olacaktır. Evet, soru şu: ‘Sanatta iyi, mükemmelin düşmanı mıdır?’ Ya da soruya şu noktadan yaklaşacak olursak; ‘Bir sanatı iyi derece icra edenlerin o sanatta ‘deha’ olmaları mümkün değil midir?’ ‘Vasatın hiçbir kayd u şartta kıymet-i harbiyesi yok mudur?’ Bu sorular meselenin alt limiti perspektifiyle düşündürücü. Bir de üst limit var elbette… Sanatta mükemmele ulaşmak için, hayattan vazgeçmek mi gerekir? Whiplash’ın kullandığı estetik dille soracak olursak: ‘Ziller ruh için mi çalar?’
Psikolojik ve fizikî şiddetin körüklediği hırsın, geliştiriciliği, ardından ulaşacağı başarı ve bedelleri konusunda benzersiz ve kaçırılmaması gereken bir deneyim sunarken pek çok dalda Oscar’a göz kırpıyor Whiplash.
Filmde kullanılan bateri zilleri bir planda o kadar net şekilde görülüyor ki, ‘İstanbul’ logosunu görmemek mümkün değil. Dünyanın en önemli bateri zili markası ‘İstanbul Zilleri’ filmin en önemli aksesuarlarından… İstanbul Cymbals’ın ürünleri olan bu ziller, Osmanlı’da Ermeni ustaların el yapımı olan ve dünyaca meşhur olan ziller. Günümüzde de bu kültürü devam ettiren ve dünyada bir numara diyebileceğimiz el yapımı zil üreticileri hâlâ ülkemizde bulunuyor. Buraya bu kadarını alalım ama diğer sayfalarımızda yer alan Zilciyan Ailesi’nin hikâyesini mutlaka okumanızı da tavsiye edelim.
Whiplash, daha önce aynı yönetmen tarafından (parasızlıktan) kısa film olarak çekildiği için çekim ve post-prodüksiyon aşaması son derece kısa süren filmlerden. Kısa filmde, genç oyuncu yok ama sert öğretmen Fletcher yine var. 19 gün gibi kısa bir sürede bitmiş çekimler. Yapım öncesi ve sonrasıyla toplam 10 haftalık bir sürede bitirilmiş film. Elbette bunda yönetmenin eserini Sundance Festivali’ne yetiştirme çabasının da katkısı büyük.
Filmin en gerçekçi ve en çok can yakan sahnelerinden olan ‘tokatlama sahnesi’nin hikâyesi de ilginç. Birkaç çekimde kurmaca tokadı deneyen Miles Teller ve J.K Simmons ikilisi, daha etkili sonuç almak için işi gerçek tokatlamaya kadar götürmüşler. Pek çok kez çekilen sahnenin filmde kullanılanı ise sonuncu deneme olmuş.
Genç bateristin kendini kaptırıp davul çalıştığı sahnelerin bazılarında yönetmen, oyuncu yorulsun diye ‘kes’ diye bağırmamış, sahneyi devam ettirmiş. Neticede gerçekçi anlar ortaya çıkmış. Bateristin kimi anlarda ellerinin kanadığını görüyoruz filmde. Bunların bazılarında gerçekten oyuncunun elleri çalmaktan kanamış. Yani kanlı el planlarının hepsi kurmaca değil.
Filmde bateristi canlandıran oyuncu Miles Teller, çocukluğundan beri zaten davul çalmayı biliyormuş. Ancak bu film için de haftalar boyu günde üç-dört saat davul çalma dersi almış.
Ne şahane bir filmdi öyle... Milcho Manchevski'nin tek atımlık barutuydu belki. Girişinde "üç bölümlük hikaye" diyordu ama "çember yuvarlak değildir" de diyordu. Tek hikayeyi anlatıyordu aslında. Yağmur öncesi sıkıştıran, bunaltan havayı, kasaveti ve insanların tahammülsüzlüğünü anlatıyordu Manchevski. Belki Makedonya'yı, bosna'yı anlatıyor gibi görünüyordu ama neredeyse her toplumda yaşananlardı. insana, insanlığa dair bir gergef gibiydi Yağmurdan Önce (before The Rain) filmi.
Filmin güzelliği bir yana. Çünkü can yakan hikayesinin aksine, tablo gibi resimler ile bir görsel şölen de sunuyordu Yağmurdan Önce. Ancak ille de müziği. Anastasia'nın yaptığı ve her tınısı insan yüreğinin en ince telini titreten, bize hiç de uzak olmayan o melodiler. İmkanınız olursa filmi de izleyin... Filmin linki şurada. Uzattım, buyrun...
Bakmak, görebilmenin ilk şartı. Hikmet penceresiyle bakıldığında her şey
‘O’nu anlatıyor. Modern hayatın gündelik ritminde ve alınan her nefeste
bilcümle kainat Sahib-i Aslî’sine (cc) işaret ve delalet ediyor. Ses Ve
Nefes, ilk bakışta sıradan gibi görünen günlük rutin işleri bir tür
zikir ve fikir bağlamında kadrajlayıp sarih hikmet tablolarına vesile
olacak yollar aralıyor.
Bir film ki, olanca mütevazı yapısıyla bu kadar güçlü mesaj
verir mi? veriyor işte. Zaza Urushadze'nin muhteşem başyapıtı Mandalinalar (orijinal
ismiyle Mandariinid) neredeyse her toplumun kadim ve temel meselelerinden olan ‘ötekileştirme’yi o
kadar şahane anlatıyor ki, hayran olmamak elde değil. Urushadze, Estonya
sınırları içinde Çeçen-Gürcü çatışmasından bir insanlık destanı çıkarmayı
başarıyor. Finali belki biraz karamsar, umut vermiyor ama Mandalinalar, ‘iyi
film pahalı filmdir’ ezberini de bozuyor. Unutulmuş bir mezrada iki ev, birkaç adamla
(Ama ne adam, hepsi on numara oyunculuk sergiliyor) nasıl şahane bir destan
yazılır uygulamalı gösteriyor.
Mandalinalar’ın en önemli unsurlarından biri de müziği. Film
boyunca o kadar zarif, naif ve basit bir müzik eşlik ediyor ki, gönül telimiz
sürekli ‘tın’layıp duruyor. Filmin müziklerini yapan genç sayılabilecek bir
müzisyen Niaz Diasamidze (1973) doğumlu. Etnik enstrüman ve müzikleriyle
uluslararası bir üne sahip ama ülkemizde nedense pek bilinmiyor.
Buyrun önce filmin fragmanı, ardından müziği, ve nihayet Niaz Diasamidze’den
canıl performans.
"Elveda, elveda sevgilim.. Yaşamak istemiyorum; çünkü sen bana hayatı zehir ettin.. Annen seni dünyaya getirdiğinde, ikinci bir kere sevebilecek kalbi vermemiş.. Elveda, elveda sevgilim.. Git ve kendine başka aşklar ara, başka kapıları çal, tutkulu başka bir aşkı bekle.. Benim için öldün sen.. Elveda, elveda sevgilim..Yaşamak istemiyorum; Çünkü sen bana hayatı zehir ettin.." Böyle diyor sözleri... Eğer ayrılık vaktiyse, hele de bir akşam üstü, bir de yağmurluysa hava; bu şarkıdan uzak durmak lazım.
Adı malum; Adio Kerida ya da orijinal haliyle; Adio Querida. Önce işin piri Shearmur ve Haza'dan, sonra Levy ve diğerleri...
Mecid İntizami (Majid Entezame), ünlü İranlı aktör İzzetullah İntizami'nin müzisyen oğlu. Film müzikleri de yapıyor ama esas özelliği hüznün müzisyeni olması.
Yanılmıyorsam Pablo Neruda’ya ait bir sözdür; ‘şiir, yazanın
değil, ona ihtiyacı olanındır!’
Eğer, şiir böyle ise, şarkıda hiçbir mülkiyet hakkı söz
konusu olamaz diye düşünüyorum. Çünkü şarkı daha fenadır ve (elbette her şarkı
için söylemediğimi biliyorsunuz) neredeyse insana dair hiçbir şey yoktur ki,
bir şarkı ile kesişmesin.
Sevdalar liste başı elbette. Ayrılık, özlem, vuslat…
Yaraları insanın sonra… Acıları, öfkeleri, hayal
kırıklıkları. Hepsinin karşısına denk gelen bir şarkı, türkü, bozlak illa ki
vardır.
Tanımak tuhaf şeydir, yan yana olmakla, uzun süre beraber
kalmakla ilgili değildir sevgili okur. Hiç görmediği, görüşmediği halde
tanışanların olduğunu en çok sizler bilirsiniz. Yaralar ve acılar en iyi
tanışanlardır. Müslüm Gürses bu nedenle toplumu çok iyi tanıyordu. Acılarından
biliyordu memleketini.
Bu nedenle beyaz adam çok bilmez ve anlayamaz bu
tanışıklığı.
Siz bakmayın her şeyi hoyratça tüketim malzemesi yapabilen
popüler kültürün son zamanlarda Müslüm Baba’yı da ele geçirdiğine. Reklamlarda,
magazin programlarında boy göstermesine bile sevenlerinin ‘eyvallah’
diyebileceği kadar samimim ve yakın bir tanışıklıktı bu aslında. En derin
acılara sahip olanların bile insanlara gösterdikleri bir yönü vardır.
Yaralarını örterek yaparlar bunu. Kendisine uzak duranlara yaralarını
gizleyerek, kendini göstermenin bir yolu olarak keşfetmişti belki tüketim
düzlemini. Bilmediği için dudak bükenlere, ‘gülsünler ama bilsinler’ diyerek.
Hastalık sürecinde anladık bunun doğru olduğunu. Yıllar boyu
küçümseyerek, horlayarak itenler bile bir başka yaklaşıyordu artık Müslüm
Gürses’e. Müslüm baba’ya uzak durmak, bu toplumun acılarına uzak durmak
demekti. Aradaki bu lanetli mesafeyi kendi aşmak istedi büyük sanatçı. Adımların
hepsini kendi attı.
Çünkü sahici yaraları vardı Müslüm Gürses’in. Güzel ses
herkeste olabilir.
Görüyorsunuz işte, şarkı yarışmalarında onlarca ses
beliriyor ve bir su baloncuğu kadar bile sürmüyor etkileri. Müslüm Gürses’in
etkisinin uzun ve derinden olmasının en büyük nedeni, yaralarının,
dinleyicilerinin yarasına denk gelmesindendir. Annesi öldürülmüştü ve katil
babasıydı… Belki de bütün şarkıları, bu yaranın kabuk bağlamasını önlemek
içindi Gürses’in. Sonrasında geçirdiği kaza ve mucizevi şekilde kurtuluş.
Bir ülkeyi acının prizmasından görebilmek herkese nasip
olabilecek bir şey değil. O yüzden bu görüş ve paylaşıma sahici diyoruz. Kolay
anlaşılabilecek bir denk geliş değildir bu.
Seneca, ‘Hafif acılar konuşabilir ama derin acılar
dilsizdir’ diyor. Belli ki Müslüm Baba’yı tanımak nasip olmamış. Zira, derin
acıları dile getirebildiği için farklı ve etkiliydi Gürses. Hangi türde olursa
olsun, onun yorumladığı bir şarkı bambaşka bir dile dönüşürdü. Acının diline…
Ki bu sebeple bir Müslüm Gürses Ansiklopedisi vardır bilir
misiniz?
Hayranlarının oluşturduğu sitelere girip bakın hemen
göreceksiniz. Kelimeler bildiğimiz anlamlarının dışında bir yerlerde durur onun
lügatinde. Ve sadece şarkı konuşur, kelimeler acının en yalın haliyle yan yana
gelirler dizelerinde. Dilsiz kalabalıkların titreyen içli nağmeleridir dile
gelen.
Bir tek şımarık cümle, bir tek fena kelam duymadı kimse onun
ağzından. Her derin acı sahibi gibi konuşmazdı, ağzını ancak dertli bir şarkı
söyleyeceği zaman açardı ve yarasından yakalardı insanları. Emin olun, çok
nadirdir böyle bir şey. Çok istisnai bir durumdur. Sevinçleri de farklıydı,
korkuları da…
Gözyaşında gizlerdi sevinçlerini ve ‘unutursun diye’ çok korkardı
mesela…
Anlamayanlar yine anlamayacaktır ama Müslüm Gürses bir
ihtiyaçtı ve kendine ait bir şey değildi şarkıları. Çok kişinin, çok şeyine
karşılık geliyordu. Belki de bu nedenle, bizim toplumu anlamak için Müslüm
Gürses’in sesi ve tınısından yola çıkmak gerekiyordu.
Veda’ydı son albümünün adı ve şöyle diyordu:
“Dünyayı sevenler veli
değildir.
Canı terkedenler deli değildir.
İnsanoğlu gamdan hali değildir
Her birini bir efkara yazmışlar.”
Bir yıl önceydi… Burnundan soluyordu yüzlercesi. Öfkeleri yine limiti aşmış, kontrol filan hak getire. Bilmedikleri muhite, tanımadıkları sokaklardan yürüyerek gelmişlerdi. Bir bahane arıyorlardı, içten içe nefesleriyle büyüttükleri öfkelerini dışa taşırmak için. Bir sebep; haklı ya da haksız.
Yetim gibi hissetmek tuhaftır, öksüz kalmanın ilk anları kolay kaldırılacak bir şey değildir. Açık söyleyeyim, daha fenasını bekliyordum manzaranın. Olmadı korktuğum gibi. Çok şükür. Fazla dayanamadılar zaten. Protokol filan, anladıkları şeyler değildi. Resmiyete saygı duyar, inceden tedirgin olurlardı ama ‘baba’ boylu boyunca tabutta yatıyordu ilerde ve yetişemiyorlardı.
Sonra nasıl olduysa, bir alev parladı ortalarda bir yerde. Tek şey diyorlardı, ‘Müslüm Baba!’ hançerelerini yırtarcasına bağırıyorlardı. Teşvikiye, Nişantaşı, buralar temiz yerler, çok temiz. Ürktü tabi, balkonlar, pencereler, perdeler… Cam kenarından içeriye çekildi kafedeki meraklı kitleler.
Bir zapt ediş gibiydi her şey. Cenaze, sahici sevenlerini çağırıyordu sanki. Yetimler ise, gözleri kan çanağı gideni daha fazla izlemeye razı olmadı uzaktan. Yüklendiler ve omuzladılar tabutu. Cep telefonlarının şaşkın bakışları altında gidiyordu cenaze.
Önce Cemal Reşit Rey konser salonunun önüne gittiler. ‘Baba’nın naaşı oradaymış diye duymuşlardı ama içeri alınmadılar. Acıları vardı, öfkeliydiler ama susmayı tercih ettiler. Arıza çıkarmadılar burada. Ardından ‘sosyete’ semtindeki camiin yolunu tuttular. Giderken ayrı ayrı yollardan gözleri yaşlı, dilleri suskundu yine. Kameralara konuşan siyah gözlüklü insanlara aldırış etmediler. Her ne kadar son dönemde sevdalılarının kendilerine tercih ettikleriyle yüz yüze gelmiş olsalar da, vakur bir sessizlik ve metin oluşu yüklenebildiler hep.
Sonra omuzlara alındı cenaze. Bilirsiniz; her şeyi eşitleyen tek taştır musalla taşı. Hiçbir maddi güç, dünyevi kudret makam farkı oluşturamaz orada. Ve omuzladılar Müslüm Baba’nın cenazesini. Birer birer döküldü rengi beyaz olanlar, bir onlar kaldılar. Ve tertemiz beyaz adam sokaklarında yürürken tabutla, artık daha fazla tutamadılar. Camlardan kendilerine sarkan ürkek bakışlara bastılar sloganı; ‘Sosyete uyuma, Müslüm Baba geçiyor!” Sonra hızlandı tabut, yeşil araba arkasında yeşil örtülü tabut…
Bir koşu şekli vardır bilir misiniz?
Kollar dik şekilde ceketin iki yan cebini tutar. Eller sabit şekilde yapılır koşu. Ambulansın peşinden koştular öylece. Bir feryad ü figan; nereye Müslüm Baba?
Bir aşktı bu aslında… Neredeyse bir yılın geçtiği bugün bile hayran sayfası simsiyah. Ve bir zaman sayacı konulmuş. Değil günler, saatler, dakikalar, saniyeler tutuluyor; şu kadar zamandır yastayız, özlüyoruz, diye.
Aslına bakılırsa mesele sadece müzik değildi, ses hiç değildi. Şu cümleler hayranlarının ortak hissiyatı: Dostumuz, canımız, ciğerimiz, sırdaşımız, dert ortağımız, kederimiz, hüznümüz, Müslüm Babamızı kaybettik! Hasret rüzgarları çok erken esti, doyamadık sana; sesine, nefesine, şefkatine, sevgine Müslüm Baba! Acımızda, göz yaşımızda, sevincimizde yanımızdaydın. Bir evlat gibi sevdin bizi. Şimdi öksüzüz, gönlün gönlümüzdür, rahat uyu…
Çok az sanatçıya nasip olacak bir samimi karşılık, ender görülecek bir yakınlık.
Peki bu işin sırrı neredeydi? Nereden geliyordu bu benzeri zor bulunacak muhabbetin kökeni? Birkaç örnek ile okuma yapmak en iyisi sanırım.
1979.. Urfa… Memleket karışık. Siyaset kardeşi kardeşe vurdurma işlevinde zirve yapıyor. Yokluk dönemi. Gelen elektronik parçaların hemen hepsi ‘Hicaz’dan geliyor. Ama yetmiyor müziğin hasına vurgunlara. Şıh Müslüm adında bir çocuk, daha gençliğe yeni yeni adım atmakta. Bir araba teybi satın almış ve gidip Nacar (Marangoz) pazarında bir kasa yaptırmış teybe. Üzerine minik delikler açıp, küçük neonlar yerleştirmiş filan. Bir çift hoparlör koymuş iki yanına. Müzik seti değil canavar… Açtı mı sesini, yutuyor insanları adeta.
Şıh Müslüm, kalan parasıyla gidip yeni çıkan Müslüm Gürses kaseti almış. Long Play’den (LP) kayıt değil orijinal. Şeffaf ambalajını açması bile törenle… Nadirattandır… Kaseti teybe takmadan, kapak resmini ezberliyor. Bağrıyanık. Bir de kupür var cüzdanında. Filmi de çekiliyor; Bağrıyanık Ömer…
Bütün sevdiklerim gitmiş
Bütün ümitlerim bitmiş
Yaşama hevesim bitmiş
olmuşum bir bağrıyanık…
1982… İzmir… Yaz sonu ama fena sıcak… Babasıyla gurbette çalışan bir genç. Kamyonla kum taşıyorlar. Sonra arızalanıyor kamyon. Tamir için İzmir sanayisine çekiliyor. Ve genç uzaktan bir afiş görüyor, kocaman bir poster: İzmir Fuarı’nda Müslüm Gürses… İlk kez görecek Müslüm Baba’yı, dönüp memlekette anlatmak var… Soluğu fuarda alıyor. Arka sandalyelerden birinde bekliyor. Akşam 9 suları ama bir türlü çıkmıyor Baba. Geç kalıyor çocuk ama inat. Vasıta bulması zor o saatten sonra. Boş veriyor her şeye bekliyor. Saat gece yarısına yakın sahne kararıyor. Bir sürü insan ucuz plastik sandalyelerde ama minderler var enteresan şekilde. Önce orkestranın sesi duyuluyor. Tanrı İstemezse’yi çalıyor gönül telini sızlatarak. İki adam, aralarına aldıkları bir başka adamı sahnenin ortasına getiriyorlar. Müslüm Baba ayakta bile duramıyor neredeyse. Ne o orkestraya uyuyor, ne orkestra onu yakalayabiliyor. Müzik ayrı, Baba ayrı tellerden sürüyor konser. Minderlerin hikmetini anlıyor. Sahneye tespih ve minder yağıyor. Bir de sahne ile seyirci arasında minik bir havuz var. Fanatikler, arada gaza gelip, şatoya saldıran şövalyeler gibi atlıyorlar havuza. Diz boyundaki suda boğulma tehlikesi atlatanlar oluyor.
Etraftaki ızbandutların hikmetini kavrıyor; tek elleriyle çıkarıyorlar Müslümcüleri. Çıkarıp çıkarıp kenara bırakıyorlar. Müzikten bambaşka bir şey bu… Gece yarısı vesait değiştire değiştire Ödemiş’e dönüyor.
1984… Urfa… Gong Plak diye bir yer var. Her yeni Müslüm albümünde evinin önemli bir eksiğini tamamlıyor plakçı. Adı ne? Müslüm… Müslüm Böke…
Hemen yanında fotoğraf malzemeleri satan bir dükkan var. Film tab etmek Urfa’da mümkün değil, Antep’e yollanıyor. Şehrin garnizonunda fotoğrafçılık yapan Zafer isimli bir asker, her hafta çektiği resimleri buraya getiriyor. Çarşı izninde çarşıyı dolaşmıyor izin gününde, oturup Müslüm kaseti dinliyor. ‘bu var va, bu!’ diyor her seferinde, ‘benim milli marşım bu!’ şarkının adı Sev Yeter!
1985… İstanbul… Esenyurt’tan bile ötelerde, neredeyse Tekirdağ denecek yerde bir iş almış elektrik malzemeleri satan adam: Halil Elektrik; Her türlü malzeme, tesisat! Bir arabası var Ford, belki 40 yaşında. Bir gün enteresan bir şey oluyor. Tam, Avcılar Büyük çekmece arasındaki yokuştan aşağı inerken, bir otomobil görüyor takla atmış ve ters duruyor. Yanında bir adam ve oğlu. Kazazedeler. Adam sinirli oğluna basıyor küfrü sürekli. Derken, milletin yardımıyla arabayı düzeltmeye çalışıyor yardıma gelenler. Araba yerinden oynadığı an, duran oto teybi harekete geçiyor ve dertli bir Müslüm parçası fethediyor otoyolu: Güldür Yüzümü… Adam aniden fırlıyor ve ‘kımıldatmayın arabayı, teybi durduranın’ deyip saydırıyor.
2002… Amerika… ‘Düşeş’ bir Plymouth düşürmüş iki Türk genci, kırkıncı elden. Yeni icat bir CD çalar almışlar arabaya. Şöyle Müslüm Gürses türkülerinden bir karışık yapıyorlar internetten ve yazdırıyorlar CD’ye. Pocono dağlarında geziye çıkıyorlar sonra. Kayboluyorlar… Gecenin bir yarısı bilmem hangi virajdan hemen sonra bir pizzacı görüyorlar. GPS filan yok henüz… Hem adres sormak hem de bir şeyler yemek üzere içeri giriyorlar. Şok oluyorlar tabi. Önce Orhan, hemen akabinde Müslüm Baba çalıyor pizzacıda. ‘Türk müsün?’ diye soruyorlar pizzacıya ama adam Bulgar. Fakat ‘Resul’ diyor içeri bakarak. Resul, hamurcusu… 10 yıla yakındır Amerika’da ama ‘yes-no’dan başka kelime bilmiyor. ‘Amerikalıları da Müslüm hastası yaptım’ diye anlatıyor övünerek. Müşteriler bazen Müslüm dinlemeye geliyorlarmış. O tarihe kadar çıkmış tüm kasetleri var Resul’de. Yeni albümlerin olduğunu duyduğunda gözlerinin içi gülüyor. ‘Bir gün getirir misin?’ diyor yalvararak. ‘Hayır’ diyorlar sırıtarak, ‘çünkü yanımızda, şimdi verebiliriz!’
Uçarak arabaya gidiyor Resul. CD’yi alıyor. Bir metrelik bir kaşarlı pide yapıyor teşekkür hediyesi olarak… ‘Yaranamadım’ı dinle, diyorlar nasihat olarak…
Şurada ve burada, bu ve benzeri yüzlerle olay yaşanırken durmaksızın üretiyor Müslüm baba.
Suskun olduğu için anlatmıyor bir şey, sadece şarkı söylüyor yanık yanık. Susuyor şarkı söylemediği anlarda. O kadar suskun ki, konuşturmak için kendi eşi bile çileden çıkıyor.
1999… İstanbul… Dehşet bir dedikodu düşüyor magazin basınına: yılların çifti Müslüm Gürses ve Muhterem Nur boşanıyorlar!
İnanılır gibi değil. Gazeteciler Müslüm Baba’yı arıyor, buldukları yerde soruyorlar ama cevap yok… Muhterem Nur doğruluyor haberi… Ama işin aslı çok başka. Muhterem hanım, kimi zaman günlerce evde konuşmayan Gürses’i biraz da provoke etmek için zorluyor. ‘Benden sıkıldın mı?’ diyor, ‘Başka biri mi var?’ diye numaradan ‘kıtır’ atıyor. Hiç tepki yok babadan. ‘O halde boşanalım’ diyor öfkeyle. Baba bu, altında kalır mı, ‘nasıl istersen!’ diyor. Şaka yollu başlayan restleşme Muhterem Hanım’ın sükunetiyle tatlıya bağlanıyor…
Kelimenin tam anlamıyla nev-i şahsına münhasır bir kişilik…
Siz bana bir şarkıcı gösterin ki, kendi evinde bile günlerce sussun!
Siz bana suskun bir şarkıcı gösterin ki albüm sayısını kendisi bile bilmesin?
Dile kolay; 80’e yakın albüm…
Siz bana bir sanatçı gösterin ki tam 47 tane korsan albümü yayınlansın. Dikkat buyurun korsan klip, şarkı değil albüm, albüm!
Siz bana bir ses sanatçısı söyleyin ki adına ansiklopedi açılsın…
Siz hiç fan sayfasında; ‘24 yaşındayım, 24 yıldır dinliyorum’ diye yazan bir şarkıcı gördünüz mü?
İş bu nedenle, ceketinin ceplerini avuçlarına kıstırarak koşanlar vardı cenaze arabasının ardından.
İş bu nedenle, ürkütecekti bu sahipsiz kalış, marazi sevdayı anlayamayanları.
İş bu nedenle vefatının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen, hüznü ve acıyı aynı şiddette hisseden ve özleyen bir kitle bıraktı ardında.
İzlerken, asla 'işte bu' dedirtmeyen, ama iyiliğin etrafında dolanıp duran bir filmdi Trade. Kafayı kırmış bir yönetmen, çok fazla mantık istemeyen bir metin ile açıkçası ürküten bir filme imza atmıştı. Çok büyük bir film olmasa da bağımsız bir yapımdı nihayetinde. Filmden geriye, çocuk ticaretinin acımasızlığı ile Bebe'nin etkileyici şarkısı Malo kaldı. Şöyle:
Urfa'da pürüzsüz ve güçlü sesler için kullanılan bir tabirdir bu.
Kızdırma görmemiş... Yani; ateşli hastalık geçirmemiş, ses telleri zedelenmemiş anlamına gelir. Sanatçının kimliği hakkındaki kısıtlı bilgiyi videonun giriş kısmından öğreniyoruz. Samiye Hanım'ın bulabildiğim üç yorumunu buraya koydum.
Müziğe ve Fars kültürüne azıcık aşına olanlar için Mohsen Namjoo
(Muhsin Namcu) bilinen bir isimdir. Bilinir bilinmesine de, ne kadar aykırı
olduğunu da teslim eder herkes.
1976 Türbetül Cem doğumlu sanatçıyı 2006 yılına kadar pek
kimse tanımıyordu. Ünü o kadar hızla duyuldu ki, NY Times onun için ‘İran’ın Bob
Dylan’ı’ başlığını kullandı. Ve tabii ülkemize de NYT’den sekerek girdi doğal
olarak! Bizde de kimileri ona ‘İran’ın Ahmet Kaya’sı’ dedi, kimileri ‘Cem
Karaca’sı’…
Hiç unutmam o dönem yakın bir İranlı dostuma bu adamdan
bahsettiğimde cevabı hayretle beraber, ‘sen nereden tanıyorsun?’ olmuştu.
Namjoo, Sitar’ın eline alıp, söylemeye başladığı vakit, bin
anda bulutların irtifa kaybettiklerini görürsünüz. O güne değin tepenizden
geçen bulutlar bir anda içinizden geçmeye başlar ve anlarsınız ki Namjoo’nun
müziği sizi şeffaflaştırmış!
Gariptir Namjoo. Siması gariptir, kılık kıyafeti gariptir,
enstrümanları gariptir, müziği gariptir, sözleri gariptir. İçinizde o güne
değin bilmediğiniz bir teli ulur ve tınlatır aniden. Mevlana, Yunus, Firdevsi, Eflatun,
Sokrates şarkı sözlerine garip şekilde saçılmıştır.
Hayat hikayesi kısaca şöyle:
Meşhed şehrinde geleneksel yapıdaki bir aile içerisinde
büyüdü. Edebiyat ve müziğe olan ilgisi daha çocukluğunda başlamıştı. Okuldaki
sanat etkinliklerinde aktif olarak rol alıyordu. Daha 12 yaşında iken babasını
kaybedince annesi ve ağabeyleri onu müzik okuluna göndermeye karar verdiler.
Burada Nasrullah Nasehpur tarafından eğitildi. Ailesinin karşı çıkmasına rağmen
profesyonel olarak müzik yapmaya karar verdi ve müzik eğitimine Tahran
Üniversitesi'nde devam etmek için Tahran'a taşındı. Giriş sınavını kazanmak
için bir enstrüman çalmayı bilmesi gerekiyordu. Malî durumu nedeni ile gücü
ancak bir Setar/Sitar almaya yetmişti.
1994 yılında üniversiteye girdi. Burada ağırlıklı olarak
müzik ve tiyatro eğitimi aldı. Üniversitedeki klasik öğretim sisteminden memnun
değildi. Klasik, geleneksel İran müziği ile yakından ilgilendikten sonra
denemelere başladı ve bu geleneksel müziği modern yöntemlerle birleştirip
sentez yaptı. Bu çalışmaları bazı kesimler tarafından kabul görmedi ve çok sık
zorluklarla ve engellemelerle karşı karşıya kaldı.
İran müziğini alışılmamış bir şekilde uygulaması ve
şarkılarının değişik tarzı nedeni ile, üçüncü yılında üniversiteden atıldı.
Üniversiteden atıldıktan sonra Tahran'da üç konser verdi.
2000 yılından bu yana rock müzik ve caz onun için önemli
hale geldi. Bu iki müzik türünü geleneksel İran müziği ile birleştirdi. Bu
denemeler çok kötü bir teknik ile kayda alındı. Bu kayıtların bir kısmı
kopyalandı ve tüm İran'da, bir çok insan tarafından sevilerek dinlendi.
2006 yılında özel konserler vermeye başladı ve aynı yıl
Uluslararası Rotterdam Film Festivali'nde "Hotspot Teheran" konulu
etkinlikte sahneye çıktı. Çok başarılı olan bu konser sonrası Hollanda
radyosunda onunla bir söyleşi yapıldı ve konserden bazı eserler çalındı.
İran sınırları dışında Mohsen Namjoo özellikle "Sound
of Silence" isimli belgeselle tanındı. Bu belgeselde Amir Hamz ve Mark
Lazarz, Namjoo ile birlikte, İran'ın diğer öncü müzisyenleri O-Hum, Hich-Kas ve
Emad Bonakdar'ı da göstererek, Tahran'daki underground müziği anlatıyorlardı.
Temmuz 2009 tarihinde Kuran'ı karalama suçlaması ile beş yıl
hapse mahkum oldu. Yurt dışında olduğu için hapse girmekten kurtuldu. Namjoo ile ilgili ayrıntılı değerlendirmeleri burada ve şurada bulabilirsiniz.
İşte belli periyotlarla dinlenilmesi gereken bir güzellemesi:
19. yüzyılda yayan (1809-1865) Sebastián Iradier, enteresan bir müzisyendi. 1850'li yıllarda ziyaret ettiği Küba'dan çok etkilendi ve muhteşem bir şarkı yazdı: La Paloma - Güvercin..
Öylesine muhteşem bir şarkıydı ki Güvercin, sadece bestelendiği çağın değil, daha sonraki çağların da en etkileyici parçalarından biri oldu. Büyük ustanın bir başka bestesi 'El Arreglito' ünlü Carmen Operası'na da ilham kaynağı oldu.
La Paloma, yıllar içinde pek çok şarkıcı tarafından defalarca yorumlandı. Rahmetli Esin Engin de yorumlayan sanatçıların arasındaydı. TRT'de yayınlanan Çalıkuşu dizisinde piyano ile yorumu da vardır.
Parça son olarak A Moment Remember filminde kullanıldı. İşte onlardan bazı örnekler.