3 Ocak 2011 Pazartesi

Hür Adam (1): Va Esefa!


Aslında sanatın konuşulması, tartışılması, protestosu, övülmesi güzel şeylerdir. Bir sanat eseri bu tür hareketliliği sağlıyorsa memnun olmak lazım. Lakin bunu yaparken, ‘koman, yaşatman, urun’ türü artık çağdışı kalan zihniyeti de bırakmak gerekir.

Mehmet Tanrısever’in yapımcılığını ve yönetmenliğini yaptığı Hür Adam filmi, henüz vizyon imkanı bulmadan tüm bunlara neden oldu.
Dediğim gibi bu iyi bir şey. Ne ki, tartışmayı yaparken bazı şeyleri de karıştırmamak lazım. Bu yazıda film hakkında estetik ya da teknik değerlendirme yapmayacağım şüphesiz. Zira filmi izlemedim. Ancak, tıpkı benim gibi izlemeden topa giren bir düşence ve bir eylemi de yazmak boynumun borcu oldu.

İlki, film hakkında yapılan suç duyurusu. Üstelik bunu yapanlar kendilerine ‘hukukçu’ diyen kesim. Ankara Barosu’ndan birileri, Hür Adam hakkında suç duyurusunda bulunup, filmin gösterime sokulmamasını ve yapımcılarını, yazarlarını, yönetmeninin cezalandırılmasını istemiş. Neler yok ki şikayet dilekçesinde: “Tehdit, hakaret, yargı kararını etkisiz kılmak, Atatürk’e ve manevi kişiliğine hakaret, basın yoluyla hakaret; halkı ve toplumu kin, nefret ve suç işlemeye teşvik; iftira, terör propagandası, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ortadan kaldırma amaçlı organize eylemler…”

Peki, bütün bunları nasıl yapmış gösterime girmemiş bir film. Yine dilekçeden okuyoruz: “Filmin internet sitesindeki fotoğraf, fragman ve yazılar incelendiğinde pek çok sahnede, “Atatürk’e yönelik gerçeğe aykırı iftira ve hakaretler içerdiği görülecektir.” Fragmandan bu kadar suç devşirilebiliyorsa, filmden herhalde direkman idamlık suç çıkarılır sanırım!

Şikayetçilerin ciddi anlamda kafa karışıklığı yaşadığı gerçeği de ayrı tabi. Filmi mi, yoksa filmin anlattığı kişiyi mi suçluyorlar sıklıkla karıştırılıyor. Hani bu metine bakıp, doğrudan, ‘bu zihniyet Bediüzzaman ve inanç düşmanı’ gibi bir yorum yapmakta da zorlanmaz insan. Ama ben öyle yapmayacağım şüphesiz…
Bir de eleştiri var film hakkında. Yazan kişi çok sevdiğim, uzun yıllar mesai paylaştığım bir insan. Zihnine, birikimine, bilgisine inanılmaz derecede saygı duyduğum ‘üstadım’ hatta: Mustafa Özcan.


Belki ki yazmadan önce epey tereddüt yaşamış olan Özcan, tıpkı Ankara Barosu hukukçuları gibi, fragman ve hakkında yazılanlardan yola çıkarak bir eleştiri getiriyor. Mealen diyor ki; “Bediüzzaman Said Nursi, bir aksiyon ve mücadele adamı değildi. Bir gönül adamıydı.” Hatta filme bir alternatif isim bile teklif ediyor: Kul Adam!

Ülkemizde sıklıkla yapılan bir hatayı tekrara düşüyor üstadım. Bir filmi içindekilerle değil, içinde olmayanlardan ötürü eleştiriyor. ‘Niye böyle değil?’ demeye getiriyor. Oysa önümüzde bir biyografi çalışması yok, belgesel de olmayan sinema filmi var. Ve senarist, yapımcı, yönetmen, kendi bakış açısıyla çeker bu filmi. Şüphesiz üstadım Özcan kamera arkasına geçse, bambaşka bir Bediüzzaman portresi ortaya çıkarırdı.

Tanrısever ve filmine yapılanlar bana Mel Gibson ve The Passion of The Christ filmine yapılanları hatırlattı. O da benzeri tepkilerle karşılaşmış, daha film çekim aşamasındayken eleştirilmiş, hatta aforoz edilmekle tehdit edilmişti. Bir peygamberin hayatının, aksiyon filmi formatında olamayacağını söyleyen çevreler pek de az değildi. Şöyle demişti Gibson eleştirilere karşı: “"Bence İsa'dan daha büyük bir kahraman öyküsü yoktur. Ve filmim tüm zamanların en büyük macera öyküsüdür. Düşünsenize, Tanrı bir insan şekline bürünüyor ve insanlar da Tanrı'yı öldürüyor. (Elbette Hıristiyan inancına göre -MNH)Artık bu da aksiyon değilse, hiçbir şey değildir!"

Elbette Bediüzzaman’ın eserleri, iç mücadelesi, murakabesi ayrıdır, derindir ve önemlidir. Ancak onun hayatının tamamına bakıp da, ‘bu hikayede macera yoktur, aksiyon yoktur’ demek insafsızlıktır. Daha genel bir değerlendirmeyi filmin vizyondan sonraya bırakalım.

Ayrıca; üniversitelerinde bitirme tezi olarak ‘porno’ filmlerin çekildiği bir ülkede, bundan rahatsızlık duymayıp, tek parti rejiminin kan kusturduğu bir inanç insanı hakkında ipe sapa gelmez iddialarla suç duyurusunda bulunan sevgili hukukçular! Öpüyorum gözlerinizden!

Deney : Circe’nin domuz ahırı!


Merhum Cemil Meriç güzeller güzeli kitabı Bu Ülke’de Circe’den bahseder. Homeros’dan alıntıdır aslında. Circe mitolojik bir afettir ve adada yaşar. Adaya çıkanları sarayına çeker ve dokunduğu an hayvana dönüştürür. Kimi domuz olur, kimi kurt, kimi eşek. Ulis avucuna sakladığı moli otu sayesinde kurtulur bu efsundan ve kılıcını çekip bu dilberi esir alır. Arkadaşlarının serbest bırakılmasını ister. Ama Circe, ‘bakalım onlar istiyorlar mı?’ diye karşı çıkar. Ahıra gidilir ve hiçbir hayvan insan olmak istemediğini söyler. Misal; kurt ‘ne münasebet’ der, ‘İnsanlar benden daha vahşi ve acımasız’ vs…

Stanford Üniversitesi’nin öğretim üyelerinden Philip G. Zimbardo, 70’li yılların ortalarına doğru bir deney yaptı. Kendi soy ismini verdiği deneyde, bir grup üniversite öğrencisini mahkumlar ve gardiyanlar olarak ikiye bölüp, izole edilmiş bir ortama koydu. Tipik bir hapishane simülasyonuydu bu. Deneyin amacı, öğrencilerin rollerine kendilerini ne kadar kaptıracaklarıydı. Deney toplam iki haftalık bir sürci kapsıyordu. Ancak daha üçüncü gün olaylar çıkmaya başladı. Gardiyanlar kendilerini oynadıkları role kaptırmış, mahkumlar da şiddet eğilimi göstermeye başlamıştı! İşin tuhafı, hepsi yüksek okul öğrencisi olan bu gençler bir oyun oynadıklarının bilincindeydiler. Derken olaylar çığırından çıktı ve daha bir hafta bile olmadan deney iptal edildi. Ancak buna rağmen son derece ilginç veriler elde edilmiş oldu.

Bu enteresan konu 2001 yılında Alman yönetmen Oliver Hirschbiegel tarafından başarılı bir şekilde filme alındı. Filmin senaristi Mario Giordano (Aynı isimli kitabı da var) işin içine ustaca bir gazeteci ve Nazi de sokmuştu filmde. 2002 yılında İstanbul Film Festivali’nde de en iyi film seçilen Deney- Das Experiment, bir düzineden fazla ödül sahibi oldu.

Çok defa belirttim, yineleyeyim: Amerikalılar altyazılı film izlemeyi sevmedikleri için, beğendikleri filmleri alıp tekrar çekiyorlar. Deney filmini de öyle yaptılar. Ancak çok önemli iki unsuru değiştirerek uyarladılar deneyi. Orjinalindeki Nazi gardiyanın yerini zenci gardiyan almış. Mahkum kılığında giren gazeteci ise, savaş karşıtı bir aktivist olmuş.

The Experiment ismiyle çekilen filmin yönetmeni Paul Scheuring, Prison Break gibi popüler bir hapishane dizisinin yönetmeni. Tekrar ele alınan öykü ise şöyle: Daha önce herhangi bir sabıkaları bulunmayan, işsiz güçsüz takımından olan 26 kişi, gizemli bir şirket için yapılacak olan bir deneye 14 bin dolar karşılığı katılmayı kabul ederler. Deneklerden bir kısmı gardiyon, diğerleri ise mahkum rolü oynayacaktır. En başta kurallar katıdır: Asla şiddet olmayacak ve kimseye zarar gelmeyecektir. Böyle bir durumda deney sona erecek ve kimse beş kuruş para alamayacaktır. Ancak bir yerde kapalı kalma hissi, deneklerin oynadığı rollere kendilerini kaptırmaya fena halde katkı sağlar ve başgardiyanın da gittikçe psikopatlaşmasıyla olaylar çığırından çıkar.

Marazi bir aktivisti oynayan Adrian Bordy ve kötü ruhlu gardiyanı canlandıran Forest Whitaker’in rolleriyle adeta döktürdüğü film, her ne kadar orijinali olan Das Experiment kadar olmasa da, yine de belli bir düzeyi yakalıyor. Evet, şüphesiz psikolojik ve sosyal olarak ilki kadar etkili değil belki ama filmin girişinde deneklere izlettirilen film parçacıkları ile başlayan gerilim, giderek tırmanıyor ve finalde durum kurtarılmaya çalışılıyor.


Başlarda sevdiği kadının parmaklarına bakıp, “Sen kimseye vuramazsın, bu eklemler çok temizler’ denilen bir adamın nasıl bir canavara dönüştüğünü izlemek enteresan oluyor. Ve filmin birkaç yerinde vurgu yapılan evrimin tarihsel yanılgısı da cabası. Kahramanımız bir yerde; “Evrimsel açıdan maymunlardan birazcık daha üstün olduğumuzu düşünmeyi seviyorum.” dese de ortada, “Ne kadar evrimleştiğimizi düşünmen önemli değil. İstediğin hayvanı seçip bir yere kilitle, eninde sonunda güçlü olan zayıf olanı yer”e, finale doğru ise, “Evrimsel açıdan maymunlardan üstün olduğumuzu düşünüyor musun hâlâ?’ya gelmesi, bizim kültür kodlarımız açısından çok bir kıymet-i harbiye taşımıyor. Taşımıyor, zira biz insanoğlunun iyi/kötü aralığının “alay-ı illiyin ile esfel-i safilin” kadar derin olduğunu çok iyi biliyoruz. Deneklerin ir süre sonra oynadıkları rolü içselleştirmeleri, her ne kadar Circe’nin domuz ahırındaki kahramanlarınki gibi olsa da, ‘sınayanın da sınandığı’ gerçeğini bilince resmin şeklinin değişeceğini bilmek çok farklı bir şey.

Film, biraz eklektik dursa da, doğu kültürünü bir tür –sapkın da olsa- arınma limanı olarak kullanmış. Gelin görün ki, Guantanamo’da, Ebu Gureyb’de yaşananlara bakıldıktan sonra, bir değil, bin Ganj’ da yıkanılsa da arınamaz modernite!

Son tahlilde ‘Güç yozlaştırır’ mesajı veren Deney, sadece oyunculukları için bile izlenmeyi hak ediyor. 

Karmete: Nayino