28 Ocak 2013 Pazartesi

Belki üstümüzden Zürafa geçer!



Sizi bilmem ama teknolojinin gelişmesiyle özellikle animasyon sektörü -bir yönüyle alkışlıyoruz elbette- gittikçe insani sıcaklıktan uzağa düşüyor. Fantastik hayvanların, oyuncakların, arabaların insani hislerle bezenmiş hikayeleri, belki tek başına sıcak ve güzel görünebilir ama 'fıtrî-doğal' olandan uzaklaştırdığını düşünüyorum. Hele bir de buna 3D teknolojisi eklenince sadece ırklar, türler, cinsler birbirine girmiyor, nevzuhur yaratık modelleri de arz-ı endam ediyor ve gerçeklik ile fantastik olanın sınarları birbirine karışıyor. 

İş bu nedenle, klasik iki boyutlu animasyonlara gün geçtikçe daha çok hasret duyuyoruz. Bilvesile Aslan Kral'ı hasretle yad ederim.

Fransız yapımı 'Zarafa-Zürafa' teknik ve estetik olarak hasretini duyduğumuz türden bir animasyon.  Sadece iki boyutlu ve klasik çizgi film formunda oluşuyla değil, içerdiği hisler ve anlattığı hikayenin temelleri anlamında da klasik damaklara hitap ediyor.

Hikaye hiç yabancı değil aslında: 19. Asrın sonlarına doğru Afrika'nın ücra köylerinden birinde köle tacirleri ve hırsızlar cirit atmaktadır. Maki ve Soula esir olarak düştükleri köle tacirinin kampında tanışırlar. Köyleri yakılmış, akrabaları katledilmiştir. Maki özgürlüğüne düşkün bir çocuktur ve kamptan kaçar. Bir süre sonra bir zürafa kabilesiyle yolu kesişir. Ama kötü kalpli tacir onu gelip bulur. Sürünün lideri olan zürafayı da öldürür. Sıra tam Maki'ye gelmiştir ki, gizemli çöl tuaregi Hasan girer devreye. Taciri kovar. Öldürülen zürafanın çocuğunu ise Mısır Paşası'na götürmek üzere alı koyar. Maki ise ölen zürafanın ruhuna, çocuğunu koruyacağına söz vermiştir ve Hasan'ın peşine takılır. Etkileyici bir yolculuk sonrasında İskenderiye'ye ulaşan üç hayvan, iki insandan oluşan kafile burada başka bir görev üstlenirler; zürafa Fransa Kralı'na, Mısır'ı Türkler'den kurtarmak karşılığında hediye olarak götürülecektir. Marsilya'dan Alpler'e, oradan Paris'e uzanacak heyecanlı yolculuk başlar. Bu esnada köle taciri ve sadık köpeği Hamok da kahramanlarımızın peşini bırakmayacaktır.


Bir hikaye çölde geçiyorsa 'epik' olması kaçınılmaz oluyor, ki Zürafa bu anlamda müzik tercihlerini de, hikayenin gelişimini de epik türe uygun olarak seçmiş. Ve elbette bir yol filmi…

Temel karakter seçimleri yerli yerinde ve işin kuralına uymaktan milim sapmıyor.  Filmin biraz kısa oluşunun nedeni, hedef kitle profili önemsenerek yan öyküleri fazla derinlemesine ele almaması. Ki bu da akılcı bir tercih gibi görünüyor.

Format animasyon olunca temel karakterleri uçlara çekmenin hiç bir mahzuru olmuyor. Zürafa da böyle yapıyor aynen. İyiler de, kötüler de alabildiğince sivriltiliyor ve en uç noktalarına yerleştiriliyor arketiplerin. Bu anlamda Köpek Hamok tiplemesi önemli bir yer işgal ediyor filmde.

Tema belli aslında; "insanın insana yapabileceği kötülük ve hayvan-insan dostluğunun her türlü zorluğu aşabilmesi." Zürafa, buna ilaveten, çocuksu bir Maki-Soula etkileşimi koyuyor ki, her kültürde bunun karşılığı var. Doğru tercih yani.

Ne var ki, büsbütün tutarlı ve kusursuz değil film. Hatta bazı önemli ve tehlikeli zaafları bile bulunuyor. İnanca yaklaşımında gösterdiği tarafsızlık ve özeni, tarihe yaklaşımında görmüyoruz Zürafa filminin.

Klasik bir çöl ve köle hikayesi izlerken, kendi içinde, iyiler, kötüler ve kahramanlarla ilerliyoruz. İskenderiye'ye geldikten sonra tekrar devreye giren anlatıcı, filmin rotasını değiştiriyor birdenbire. Tarihi gerçekliği bükerek öykümüze hizmet etmesini istiyor yazarlarımız. Ve bunu yaparken de klişenin dibine kadar iniyor; Mısır Paşası'nı Nasrettin Hoca prototipinde görüyoruz mesela.


Bunda herhangi bir sakınca olmayabilir belki, ancak başka bazı tarihi gerçekler tahrif edilerek veriliyor ki, özellikle çocuklara hitap eden bir filmde böylesine doğru olmayan -çizgi film de olsa- ekimler, bir takım sıkıntılara neden olabilir.

İşgalci olan Fransa değil de, Türklermiş, Fransızlar kurtarıcı olarak gelmiş gibi anlatılıyor filmde. Bahsedilen zaman dilimi, İskenderiye'nin Osmanlı'nın bir ili olduğu dönem. Kendi şehrini korsanlar ile kuşatan bir ülke olarak Osmanlı hiç de sahici durmuyor açıkçası.

Neyse ki çok sürmüyor bu fasıl, tekrar eski matematiğine geri dönüyor ama filmin tutarlılığına ciddi bir çizik atıyor bu durum. Burada da Budizm'e şöyle bir uğrayıp yola devam ediyoruz. Geyik reenkarnasyon geçirip, Alpler'de kelebek olarak geri dönüyor.

Çizgi de olsa hiç kan göstermemesi önemli bence.

Bir takdir edilecek yön ise, Kraliyete bakış açısı. Irkçı ve kibirden patlayacak burjuvaya bir çizi film formunda yapılabilecek en sert eleştiriyi yapıyor Zürafa. Mizahın keskin diliyle yapıyor bunu. Bunu gördükten sonra Osmanlı'yı hırsız ve köle tacirleriyle ortak korsan gibi çizdiği için fazla kızamıyoruz belki ama, nihayetinde animasyon da olsa tarihsel bir hikaye anlatıyor Zürafa.

Stilizasyonu, estetik tercihleri, müziği ve anlatımıyla şüphesiz güzel bir film, keşke içeriği için de aynı şeyi söyleyebilseydim. Çocuklarınıza izletecekseniz, 'bir miktar tarih anlattıktan sonra yapın' derim.