Sizi bilmem ama teknolojinin gelişmesiyle özellikle
animasyon sektörü -bir yönüyle alkışlıyoruz elbette- gittikçe insani
sıcaklıktan uzağa düşüyor. Fantastik hayvanların, oyuncakların, arabaların
insani hislerle bezenmiş hikayeleri, belki tek başına sıcak ve güzel
görünebilir ama 'fıtrî-doğal' olandan uzaklaştırdığını düşünüyorum. Hele bir de
buna 3D teknolojisi eklenince sadece ırklar, türler, cinsler birbirine
girmiyor, nevzuhur yaratık modelleri de arz-ı endam ediyor ve gerçeklik ile
fantastik olanın sınarları birbirine karışıyor.
İş bu nedenle, klasik iki boyutlu animasyonlara gün geçtikçe
daha çok hasret duyuyoruz. Bilvesile Aslan Kral'ı hasretle yad ederim.
Fransız yapımı 'Zarafa-Zürafa' teknik ve estetik olarak hasretini
duyduğumuz türden bir animasyon. Sadece
iki boyutlu ve klasik çizgi film formunda oluşuyla değil, içerdiği hisler ve
anlattığı hikayenin temelleri anlamında da klasik damaklara hitap ediyor.
Hikaye hiç yabancı değil aslında: 19. Asrın sonlarına doğru
Afrika'nın ücra köylerinden birinde köle tacirleri ve hırsızlar cirit
atmaktadır. Maki ve Soula esir olarak düştükleri köle tacirinin kampında
tanışırlar. Köyleri yakılmış, akrabaları katledilmiştir. Maki özgürlüğüne
düşkün bir çocuktur ve kamptan kaçar. Bir süre sonra bir zürafa kabilesiyle
yolu kesişir. Ama kötü kalpli tacir onu gelip bulur. Sürünün lideri olan
zürafayı da öldürür. Sıra tam Maki'ye gelmiştir ki, gizemli çöl tuaregi Hasan
girer devreye. Taciri kovar. Öldürülen zürafanın çocuğunu ise Mısır Paşası'na
götürmek üzere alı koyar. Maki ise ölen zürafanın ruhuna, çocuğunu koruyacağına
söz vermiştir ve Hasan'ın peşine takılır. Etkileyici bir yolculuk sonrasında İskenderiye'ye
ulaşan üç hayvan, iki insandan oluşan kafile burada başka bir görev üstlenirler;
zürafa Fransa Kralı'na, Mısır'ı Türkler'den kurtarmak karşılığında hediye
olarak götürülecektir. Marsilya'dan Alpler'e, oradan Paris'e uzanacak heyecanlı
yolculuk başlar. Bu esnada köle taciri ve sadık köpeği Hamok da
kahramanlarımızın peşini bırakmayacaktır.
Bir hikaye çölde geçiyorsa 'epik' olması kaçınılmaz oluyor,
ki Zürafa bu anlamda müzik tercihlerini de, hikayenin gelişimini de epik türe
uygun olarak seçmiş. Ve elbette bir yol filmi…
Temel karakter seçimleri yerli yerinde ve işin kuralına
uymaktan milim sapmıyor. Filmin biraz
kısa oluşunun nedeni, hedef kitle profili önemsenerek yan öyküleri fazla
derinlemesine ele almaması. Ki bu da akılcı bir tercih gibi görünüyor.
Format animasyon olunca temel karakterleri uçlara çekmenin
hiç bir mahzuru olmuyor. Zürafa da böyle yapıyor aynen. İyiler de, kötüler de
alabildiğince sivriltiliyor ve en uç noktalarına yerleştiriliyor arketiplerin.
Bu anlamda Köpek Hamok tiplemesi önemli bir yer işgal ediyor filmde.
Tema belli aslında; "insanın insana yapabileceği
kötülük ve hayvan-insan dostluğunun her türlü zorluğu aşabilmesi." Zürafa,
buna ilaveten, çocuksu bir Maki-Soula etkileşimi koyuyor ki, her kültürde bunun
karşılığı var. Doğru tercih yani.
Ne var ki, büsbütün tutarlı ve kusursuz değil film. Hatta
bazı önemli ve tehlikeli zaafları bile bulunuyor. İnanca yaklaşımında
gösterdiği tarafsızlık ve özeni, tarihe yaklaşımında görmüyoruz Zürafa
filminin.
Klasik bir çöl ve köle hikayesi izlerken, kendi içinde,
iyiler, kötüler ve kahramanlarla ilerliyoruz. İskenderiye'ye geldikten sonra
tekrar devreye giren anlatıcı, filmin rotasını değiştiriyor birdenbire. Tarihi
gerçekliği bükerek öykümüze hizmet etmesini istiyor yazarlarımız. Ve bunu
yaparken de klişenin dibine kadar iniyor; Mısır Paşası'nı Nasrettin Hoca prototipinde
görüyoruz mesela.
Bunda herhangi bir sakınca olmayabilir belki, ancak başka
bazı tarihi gerçekler tahrif edilerek veriliyor ki, özellikle çocuklara hitap
eden bir filmde böylesine doğru olmayan -çizgi film de olsa- ekimler, bir takım
sıkıntılara neden olabilir.
İşgalci olan Fransa değil de, Türklermiş, Fransızlar
kurtarıcı olarak gelmiş gibi anlatılıyor filmde. Bahsedilen zaman dilimi, İskenderiye'nin
Osmanlı'nın bir ili olduğu dönem. Kendi şehrini korsanlar ile kuşatan bir ülke
olarak Osmanlı hiç de sahici durmuyor açıkçası.
Neyse ki çok sürmüyor bu fasıl, tekrar eski matematiğine
geri dönüyor ama filmin tutarlılığına ciddi bir çizik atıyor bu durum. Burada
da Budizm'e şöyle bir uğrayıp yola devam ediyoruz. Geyik reenkarnasyon geçirip,
Alpler'de kelebek olarak geri dönüyor.
Çizgi de olsa hiç kan göstermemesi önemli bence.
Bir takdir edilecek yön ise, Kraliyete bakış açısı. Irkçı ve
kibirden patlayacak burjuvaya bir çizi film formunda yapılabilecek en sert
eleştiriyi yapıyor Zürafa. Mizahın keskin diliyle yapıyor bunu. Bunu gördükten
sonra Osmanlı'yı hırsız ve köle tacirleriyle ortak korsan gibi çizdiği için
fazla kızamıyoruz belki ama, nihayetinde animasyon da olsa tarihsel bir hikaye
anlatıyor Zürafa.
Stilizasyonu, estetik tercihleri, müziği ve anlatımıyla
şüphesiz güzel bir film, keşke içeriği için de aynı şeyi söyleyebilseydim.
Çocuklarınıza izletecekseniz, 'bir miktar tarih anlattıktan sonra yapın' derim.


