11 Ocak 2013 Cuma

Çitlenbik Düşler Diyarı’nda



Okurlarım hatırlarlar mı bilmem ama bir Çitlenbik (‘m’ ile değil) vardı Türk sinemasında vaktiyle. Bilumum ‘cik’li filmlerde (Sezercik, Ayşecik, Yumurcak vs) görürdük onu. Katıksız bir protogonist, iflah olmaz bir yardımseverdi ve küçük kahramana gelen kötülük önce ona uğrardı. Ele avuca sığmayan Çitlenbik, bir keresinde kocaman eşeği Sezercik ile beraber eve sokmuştu da üvey babasından hakaret ve zılgıt yemişti.

Vizyona giren sıra dışı film Düşler Diyarı - Beasts Of The Southern Wild’in kahramanı Hushpuppy’i görünce aklıma Çitlenbik geldi. Filmin esas kahramanı küçük bir kız. Ki bu 6 yaşındaki Hushpupy (Çevirmenler ismin karşılığı olarak ‘cimcime’yi uygun bulmuşlar ama bana ‘havkuçu’ daha iyi gibi geldi) kocaman filmi neredeyse tek başına sürüklüyor. Hem de sadece oyunla değil, aynı zamanda sesiyle.

Düşler Diyarı, Lucy Alibar’ın bir oyunundan sinemaya uyarlanmış. Senaryoyu ise yönetmen Benh Zeitlin, Alibar ile birlikte kaleme almış. Oyunu bilmiyorum ama filmi çekerken, yazılı metinden epey sapıldığı yazılıp çizildi vaktiyle.


Filmin hikayesini yazarak ilerleyelim de, neden bahsettiğimiz biraz daha belirginleşsin: İnsanoğlu tabiatın fabrika ayarlarını bozdukça bozmuş, dengesizlik küre-i Arz’ı kıyametin kıyısına kadar getirmiştir. Altı yaşındaki Hushpuppy, Louisiana'daki bentlerin güneyinde neredeyse ‘Mezbelelik’ denebilecek bir yerde ailesi ve kendileri gibi olanlarla perişan bir yaşam sürmektedir. Onu yaklaşan kıyamet gününe hazırlayan babası Wink esrarengiz bir hastalığa yakalandığında, dengeler artık tamamen bozulmaya başlamıştır. Mevsimler arası ısı farkları uçuruma dönüşür, havalar ısınır, buzullar erir ve tarih öncesi yaratıklardan oluşan bir ordu donmuş mezarlarından kalkar. Kahramanımız Hushpuppy'nin (Ki bütün hikayeyi onun anlatımıyla takip ederiz) dünyanın bir ucuna gidip annesini bulması ve dünyayı fabrika ayarlarına geri getirmesi gerekmektedir.

Aslında post-apokaliptik bir tablo değil bize sunulan. Son derece gerçekçi ve güncel tablolar ile başlar hikaye. Ne ki bir Yeşilçam melodram iyimserliğinde de değil elbette. Ne batılı kadar sert, ne doğulu kadar umutlu, ortalarda bir yerlerde dolaşıyor Düşler Diyarı. Kurguladığı kendi his dünyasında, rasyonel bir akıbete koşar adım giden insanlık için minik bir tahlisiye simidi gibi adeta.


Biz başrol oyuncusu için küçük diyoruz ama Düşler Diyarı’nın yönetmeni de henüz 30 yaşında ve üç kısa filmden sonra çektiği ilk uzun metrajı Düşler Diyarı. Ve kabul etmek lazım ki, son derece etkileyici bir giriş yapıyor profesyonel aleme. Bir kere, son derece riskli bir alanda kamera oynatıyor Benh Zeitlin. Gerçeklik ile fantastik dünya arasında o kadar kıvrak hareket ediyor ki, herhangi bir noktada biraz tökezlese film çökecekti belki de. Bu etkileyici başarı mebzul miktarda ödül getirdi kendisine ve filmine. Oscar’ın da en şaşırtan adaylarından biri oldu. Şu ana kadar uluslar arası 35 ciddi ödülü olan film 4 dalda da Oscar adayı, ki bu dalların arasında yönetmenlik ve senaryo adaylığı da var. Gerçekten büyük başarı anlayacağınız.

 İsterseniz farklı bir masal, deyin, isterseniz hafif dozajlı bir anti-ütopya. Fark etmiyor, Düşler Diyarı, kendine açtığı yeni ve sulu bir arazide emin adımlarla ilerletiyor öyküyü.

Düşler Diyarı, etkileyici anlatımı güçlü bir sinematografi ile destekliyor. Bu tür filmlerde alışık olmadığımız derecede diri bir ‘cut’ kurguya sahip. Tabiat resimlerinde ise, öyle aman aman bir ‘editing’ yok, neyse o! Bu tercih de filmi inandırıcı ve gerçeklik ile sürekli temas halinde kılıyor. İşin künhüne vakıf olmayan bir izleyicinin ‘bu ne acemilik’ hissine kapılma riski de var elbette.


Henüz 8 yaşında ve ilk filminde Oscar’a aday gösterilen ‘bıcırık’ Quvenzhane Wallis, sırtına yüklenen devasa ağırlığı şaşırtıcı bir şekilde taşıyor. Düşler Diyarı, neredeyse tek başına küçük kızın omzunda ilerliyor. Üstelik sadece ‘dozunda’ verdiği oyun değil, sesini de çok iyi kullanıyor film. Küçük yüreğe konuşlanmış büyük duyguları ‘voiceover’ ile geçirirken, bazı anlarda öyle üst noktalara ulaşıyor ki, etkilenememek mümkün değil.

Film, öyküsünü kıyametin kıyısından, yani sonun başlangıcına dair düşük desibelli ayak seslerinden alıyor ve şaşırtıcı derecede derinleştiriyor kendini. Sonunda bir bakıyorsunuz ki, enteresan bir döngü olmuş ve başlangıca gelinmiş bir şekilde. Ciddi söylüyorum, sinemada her babayiğide nasip olmayacak bir kabiliyettir bu. Bu manada bildik ‘kıyamet konsept’lerinin epey üzerinden geçiyor.

Hele hele yaban domuzlarıyla karşılaştığı bir sahne var ki, akıldan kolay çıkacak türden değil.

Filmin müzikleri için belki haklı eleştiriler gelebilir. Ama ben çok beğendim.

Düşler Diyarı, başlarda seyirciyi epey mesafeli tutuyor kendine. Ancak küçük onuncu Wallis in olağanüstü performansı ve yüreklere işleyen sesi, bir süre sonra farkında olmadan sarıyor sizi. Ve belki de farkında olmuyoruz ama soğuk ve sert olan dil, epeyce ısınıyor, yumuşuyor pelte kıvamına geliyor. O andan itibaren tadından yenmiyor film.

Yılın en iyi filmlerinden olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.