Okurlarım hatırlarlar mı bilmem ama bir Çitlenbik (‘m’ ile
değil) vardı Türk sinemasında vaktiyle. Bilumum ‘cik’li filmlerde (Sezercik,
Ayşecik, Yumurcak vs) görürdük onu. Katıksız bir protogonist, iflah olmaz bir
yardımseverdi ve küçük kahramana gelen kötülük önce ona uğrardı. Ele avuca
sığmayan Çitlenbik, bir keresinde kocaman eşeği Sezercik ile beraber eve
sokmuştu da üvey babasından hakaret ve zılgıt yemişti.
Vizyona giren sıra dışı film Düşler Diyarı - Beasts Of The
Southern Wild’in kahramanı Hushpuppy’i görünce aklıma Çitlenbik geldi. Filmin
esas kahramanı küçük bir kız. Ki bu 6 yaşındaki Hushpupy (Çevirmenler ismin
karşılığı olarak ‘cimcime’yi uygun bulmuşlar ama bana ‘havkuçu’ daha iyi gibi
geldi) kocaman filmi neredeyse tek başına sürüklüyor. Hem de sadece oyunla
değil, aynı zamanda sesiyle.
Düşler Diyarı, Lucy Alibar’ın bir oyunundan sinemaya
uyarlanmış. Senaryoyu ise yönetmen Benh Zeitlin, Alibar ile birlikte kaleme
almış. Oyunu bilmiyorum ama filmi çekerken, yazılı metinden epey sapıldığı
yazılıp çizildi vaktiyle.
Filmin hikayesini yazarak ilerleyelim de, neden
bahsettiğimiz biraz daha belirginleşsin: İnsanoğlu tabiatın fabrika ayarlarını
bozdukça bozmuş, dengesizlik küre-i Arz’ı kıyametin kıyısına kadar getirmiştir.
Altı yaşındaki Hushpuppy, Louisiana'daki bentlerin güneyinde neredeyse
‘Mezbelelik’ denebilecek bir yerde ailesi ve kendileri gibi olanlarla perişan
bir yaşam sürmektedir. Onu yaklaşan kıyamet gününe hazırlayan babası Wink
esrarengiz bir hastalığa yakalandığında, dengeler artık tamamen bozulmaya
başlamıştır. Mevsimler arası ısı farkları uçuruma dönüşür, havalar ısınır,
buzullar erir ve tarih öncesi yaratıklardan oluşan bir ordu donmuş
mezarlarından kalkar. Kahramanımız Hushpuppy'nin (Ki bütün hikayeyi onun anlatımıyla
takip ederiz) dünyanın bir ucuna gidip annesini bulması ve dünyayı fabrika
ayarlarına geri getirmesi gerekmektedir.
Aslında post-apokaliptik bir tablo değil bize sunulan. Son
derece gerçekçi ve güncel tablolar ile başlar hikaye. Ne ki bir Yeşilçam
melodram iyimserliğinde de değil elbette. Ne batılı kadar sert, ne doğulu kadar
umutlu, ortalarda bir yerlerde dolaşıyor Düşler Diyarı. Kurguladığı kendi his
dünyasında, rasyonel bir akıbete koşar adım giden insanlık için minik bir
tahlisiye simidi gibi adeta.
Biz başrol oyuncusu için küçük diyoruz ama Düşler Diyarı’nın
yönetmeni de henüz 30 yaşında ve üç kısa filmden sonra çektiği ilk uzun metrajı
Düşler Diyarı. Ve kabul etmek lazım ki, son derece etkileyici bir giriş yapıyor
profesyonel aleme. Bir kere, son derece riskli bir alanda kamera oynatıyor Benh
Zeitlin. Gerçeklik ile fantastik dünya arasında o kadar kıvrak hareket ediyor
ki, herhangi bir noktada biraz tökezlese film çökecekti belki de. Bu etkileyici
başarı mebzul miktarda ödül getirdi kendisine ve filmine. Oscar’ın da en
şaşırtan adaylarından biri oldu. Şu ana kadar uluslar arası 35 ciddi ödülü olan
film 4 dalda da Oscar adayı, ki bu dalların arasında yönetmenlik ve senaryo
adaylığı da var. Gerçekten büyük başarı anlayacağınız.
İsterseniz farklı bir
masal, deyin, isterseniz hafif dozajlı bir anti-ütopya. Fark etmiyor, Düşler
Diyarı, kendine açtığı yeni ve sulu bir arazide emin adımlarla ilerletiyor
öyküyü.
Düşler Diyarı, etkileyici anlatımı güçlü bir sinematografi
ile destekliyor. Bu tür filmlerde alışık olmadığımız derecede diri bir ‘cut’
kurguya sahip. Tabiat resimlerinde ise, öyle aman aman bir ‘editing’ yok, neyse
o! Bu tercih de filmi inandırıcı ve gerçeklik ile sürekli temas halinde
kılıyor. İşin künhüne vakıf olmayan bir izleyicinin ‘bu ne acemilik’ hissine
kapılma riski de var elbette.
Henüz 8 yaşında ve ilk filminde Oscar’a aday gösterilen
‘bıcırık’ Quvenzhane Wallis, sırtına yüklenen devasa ağırlığı şaşırtıcı bir
şekilde taşıyor. Düşler Diyarı, neredeyse tek başına küçük kızın omzunda
ilerliyor. Üstelik sadece ‘dozunda’ verdiği oyun değil, sesini de çok iyi
kullanıyor film. Küçük yüreğe konuşlanmış büyük duyguları ‘voiceover’ ile
geçirirken, bazı anlarda öyle üst noktalara ulaşıyor ki, etkilenememek mümkün
değil.
Film, öyküsünü kıyametin kıyısından, yani sonun başlangıcına
dair düşük desibelli ayak seslerinden alıyor ve şaşırtıcı derecede
derinleştiriyor kendini. Sonunda bir bakıyorsunuz ki, enteresan bir döngü olmuş
ve başlangıca gelinmiş bir şekilde. Ciddi söylüyorum, sinemada her babayiğide
nasip olmayacak bir kabiliyettir bu. Bu manada bildik ‘kıyamet konsept’lerinin
epey üzerinden geçiyor.
Hele hele yaban domuzlarıyla karşılaştığı bir sahne var ki, akıldan
kolay çıkacak türden değil.
Filmin müzikleri için belki haklı eleştiriler gelebilir. Ama
ben çok beğendim.
Düşler Diyarı, başlarda seyirciyi epey mesafeli tutuyor
kendine. Ancak küçük onuncu Wallis in olağanüstü performansı ve yüreklere
işleyen sesi, bir süre sonra farkında olmadan sarıyor sizi. Ve belki de
farkında olmuyoruz ama soğuk ve sert olan dil, epeyce ısınıyor, yumuşuyor pelte
kıvamına geliyor. O andan itibaren tadından yenmiyor film.
Yılın en iyi filmlerinden olduğunu rahatlıkla
söyleyebiliriz.



