3 Haziran 2012 Pazar

Meçhule bir gemi kalkar bu limandan!


Önce biraz mitoloji: Prometheus, tıpkı kardeşleri gibi, tanrısal düzene kafa tutmuş, karşı çıkmış ne var ki öteki kardeşlerinden farklı olarak sonunda insanoğlunu yaratarak ve onlara ateşi (yaratıcılığı, bilimi, uygarlığı) vererek bu düzeni değiştirmeyi başarmıştır. Olympos tanrılarının kuvvet ve kudretine karşılık, Prometheus'da kurnazlık ve zeka vardır. Titanların isyanları sırasında tarafsızlığını korumuş ve başkaldırmamış bir Titan oğlu olarak Zeus'un gözüne girmeyi başarmıştı. Zeus ise onu kerhen ölümsüzlerin arasına aldı. Oysa o Zeus ve arkadaşlarına karşı kin besliyordu. Sonra akıllı durmadı Prometheus ve tanrılardan ateşi çaldı, insanlara armağan etti. Ceza olarak da Zeus tarafından Kafkas Dağında zincire vuruldu. Bir kartal her gece yeniden oluşan karaciğerini kemirirdi. Herakles olaya el koydu ve onu kurtardı. lakin, Prometheus; "Zeus tahtından düşmedikçe benim işkencelerimin sonu yoktur" dedi ve kadim bir özgürlük mücadelesinin yolunu açtı.

Karl Marks'ın fikirlerine getirilen temel eleştirilerden biri de, eserlerinin Prometheusçu yaklaşıma dayandığı şeklindedir. Marks, çoğu eserinde romantik çağ boyunca baskın bir kahraman olan Prometheus’a değinir; ve pek çok Avrupayı düşünür bunu, Marks’ın Prometheus’ta gördüğü insanın doğaya hükmetmesi ve teknoloji hayranlığına bağlar. Bir takım Marksist düşünürler meseleyi  "Prometheus’un yaratıcı bir kişilik olması ve bütün baskıcı sistemlere karşı duran insani özellikleri" bağlamında ele alsa da manzara tam olarak böyle değildir. Hatta romantik Marksistler, Prometheus’un ateşi tanrılardan çalıp insanlara vermesini, insanları baskıcı yönetimlerden kurtarmak ve onları aydınlatmak isteğine bağlarlar. Eh kağıt üstünde fena durmaz bu yaklaşım. Şöyle ya da böyle, işin gerçeği şudur; Yunan mitolojisindeki Prometheus’ta sembolize olan insanın yaratıcılığı düşüncesi, bugün pek çok post-modern eleştirmen tarafından ham bir üretkenlik ve teknolojik hükmetme sembolüne dönüştürülmüş ve günümüz dünya görüşünün düşünce biçimlerini etkilemiştir...



Bilim-kurgu ile felsefe arasında kurduğu sıkı köprüler ile türe ait kült filmler üretebilen bir sinemacıdır Ridley Scott. Alien ve Blade Runner bugün bile tekrar izlendiğinde seyir zevki ve içerdiği felsefeden bir şey yitirmeyen filmler. Usta yönetmen hayatının son deminde yine bilim-kurgu türüyle dalıyor felsefe deryasına. Filmdeki gemisine koyduğu isim, aynı zamanda filminin de adı: Prometheus.

Yalnız, Scott, son dönem düşünürlerinin bakış açısıyla yaklaşmıyor Prometheus mitine. Onunki biraz farklı, burjuvazinin uç beyi görevi ifa ediyor.

önce elinde olanları alt alta topluyor usta yönetmen; Alien gibi serisi çekilmiş bir kült, türe yakınlık ve ufuk açıcı bir görsellik. Ardına, esasen pek iyi olmadığı şeyleri ekliyor; Varoluşçuluk, hakikati kurcalama, Terence Mallick'in Hayat Ağacı'nda yaptığı gibi yatay değil, dikey bir anlam avı. Açıkçası Prometheus için, listenin son kısmı karnesi pek iç açıcı değil.


Film atmosfer, anlatım ve yaratık karakterlerinin yakınlığı ile her ne kadar Ailen'i aşırı çağrıştırsa da özünde başka bir derdi var (gibi).

Hikayesi şu: İçinde bulunduğumuz asrın sonlarına doğru iki bilim adamı, dünyanın değişik yerlerinde yaptığı araştırmalarda, mağara duvarlarında benzer bir piktogram farkederler. Bunun bir mesaj olduğu anlaşılır ve tıpkı Mesaj filminde olduğu gibi hazırlıklar yapılıp yola çıkılır. İşin arkasında zengin bir işadamı vardır ve gidilen yerde beklenmedik sürprizler bekler gemi mürettebatını.

Prometheus'un sair Ridley Scott filmlerinden en temel ayrışma noktası Varoluş felsefesine aşırı yüklenmesi sanırım. Scott bunu yaparken anlam alemine çok fazla kafa yormuyor ne yazık ki. Senaryoya bolca yerleştirilen, 'nereden geliyoruz, biz kimiz, ölünce nereye gidiyoruz?' türü sorular ve '300 yıllık Darvinciliği çöpe mi atacaksın' türü birer parmaklık ballar havada kalıyor maalesef.



Bu bağlamdan bakınca bir Solaris, bir Moon değil Prometheus. Ama büsbütün Avatar sığlığı da yok filmde. Yer yer taşı gediğine koymalar ve nihayetinde yönetmenin yapmak istediği eski kültünden çok kopmadan yeni ve devamı gelebilecek bir alan açma konusunda maksadı hasıl oluyor bir şekilde. Söz gelimi kahramanlarımızdan biri robota, 'Gittikçe biz insanlara benziyorsun' dediğinde, 'umarım fazla benzemem' şekilde bir cevap alıyor ki, şahane oluyor.

Öte yandan Hıristiyan teolojisine dair de fazla bir 'yedirme' yok filmde. Bayan bilim adamının babasının ölümü ve boynundaki haçı, yine, Mesaj filmindeki gibi derinlikli ve sorgulayıcı değil. İnançsızlık/iman muvazenesine dair de çok fazla bir şey bulamıyoruz.



Pekiyi ne var? 

Bir kere çok güçlü bir atmosfer tasarımı olduğu kesin Prometheus'un. Ridley Scott ilk plandan son ana kadar kendine özgü rengi ve dokuyu müthiş işliyor ve bunu büyük bir ustalıkla yapıyor film boyunca.

final doğru bir de 'sezaryen/kürtaj' faslı var ki, ülke gündemimizle örtüşüyor. Anlıyoruz ki, 'ancak bir canavarın doğma ihtimali varsa üst irade izin veriyor. Tabii şartlar elverişli ise.


Oyunculuklar genelde vasatı aşmıyor. Charlize Theron, soğuk ve gizemli gemi kaptanı rolünde dozunda bir oyunculuk sergiliyor. Diğer bazı karakterler yer yer karton bile kalabiliyor ne yazık ki. Bir de mizahlık ayrıntılar var ki evlere şenlik. Uzay gemisinde parmak arası terlik enteresan bir ayrıntı mesela. O kadar gelişmiş canlıların 'üst tekonloji' modeli gemiyi kumanda ederken kaval çalmaları ise çok hoş!

İnsanoğlunun bidayetinden beri sorduğu, 'Biz kimiz?' sorusunun cevabının peşine düşer gibi olan ama aslında, cevapla çok ilgilenmeyip, ölümsüzlüğü maddi mesafede arayan marazi bir ruhun yaşattığı macera, demek doğru olabilir bu film için.

Prometheus, sorulara cevap bulmak üzere yola çıkıyor ama nihayetinde elimizde çok daha fazla soru işareti kalıyor. Kim bilir, belki de bilim-kurgu cevabı yanlış yerde aramakta ısrar ediyor!


Sevdalı bulut

PHT: Diana Bodea 


Yüzün gündüzdü, gözün gece

Denize aşkını söyle.

Denizler aşkına, söyle!

Göster bana bir omuz,

Başımı taşıyacak.

Bunca hasret duası,

Hangi avuca sığacak?

Bütün beyaz suskunluklar

Bırak bana kalsın miras.

Sen bir hasret türküsünü

Göğün tam göbeğine as!