 |
| Afiş tasarımı Halil Şeker'e ait. |
21 yaşımın son günlerini yaşıyordum Kadran isimli hikayeyi yazdığımda. Gerçi yayınlayabilmek için üç yıl daha bekleyecektim ama uzun kış geceleri zaman ile ciddi belaya girmekteydi başım. Akrep ve yelkovan bir tuhaf görünüyordu bana.
Akrep vakur ve ağırbaşlıydı, yelkovanda ise bir seri katil soğukluğu vardı sanki. Saniye ise hırçın bir şahit gibi, üzerinden geçiyordu dakikaların ve saatlerin…
İnsanın bir iç saati olduğunu keşfetmem uzun sürmedi.
Yoktu tabii o dönem Google filan… Dolayısıyla sancılı bir keşfe giriştim uzun geceler boyu. Birçok duygu gibi, bu hissi de benden çok çok önce keşfedenler, sıkıntısını çekenler olmuştu…
Ve baba yadigarı durmuş mekanik saate bakıp Kadran’ı yazdım…
Okuyan vardır mutlaka (ne yazık ki baskısı yok şu anda bu hikayenin bulunduğu Leprom isimli kitabın) takıntılı bir adamın, kendi iç saatini keşfi, bunda derinleşmesi ve zaman/mekan düzleminde hayatı yeniden kurgulamaya çalışması vardı öyküde. Kısmen başarılı da oluyordu kahraman ama hayatımızın mutlak sahibi kendimiz olmadığını çok acı bir şekilde öğreniyordu nihayetinde.
Aradan neredeyse çeyrek asır geçmişti ve bir gün oğlum elinde bir metinle geldi…
Kadran’ı senaryoya adapte etmişti ama ciddi anlamda farklılaştırmıştı da…
Açıkçası pek beğenmedim mi, yoksa hoşuma mı gitmedi öykümün değiştirilmesi hala tam olarak emin değilim.
Ama başka bir boyut katmıştı benim oğlan. Dahası, benim asla tercih etmeyeceğim çok güncel bir dil kullanmıştı yazarken diyalogları…
Biraz bozulsam da sesimi çıkarmadım ve ‘nasıl olsa çekemez’ rahatlığı ile ‘fena değil’ filan gibi kırıcı olmayan, lakin çok da teşvik edici olmayan bir tavır takındım.
Ve fakat bir geçtiğimiz yaz başıma başka bir çorap ördü oğlum. Sadece öykümü değil paramı da aldı üstelik. Bu güne kadar pek çok filmin yapımında, çekiminde, setinde bulunmuştum ama hiç birinde yapımcı sıfatım olamamıştı. Kendi iradem dışında ve adım adım yapımcılığa soyundurdular beni.
Yapımcılık dediysem asla profesyonel anlamda değil. Her gün biraz soyuldum bahse konu filmin yapım ekibi tarafından.
Önce teknik malzemeler için soğana çevirdiler beni. Sonra prodüksiyon aşamasında gün be gün yolundum tabiri caizse.
Ben yokken gizlice ofisime girilip yapılan çekimlerden hiç bahsetmeyeyim bile...
Bir de şöyle oldu; bir ahbabımın lokantasına yemeğe gittim mesela. Hesabı öderken bir hesap daha uzatıldı önüme. ‘bu nedir?’ diye sorduğumda ise, “Sizin çocuklar geçen burada film çektiler, yemek filan yediler, babam ilgilenir’ dedi senin oğlan” diye bir fatura uzatıldı filan.
Adım adım sömürdüler beni; oğlum, yeğenim ve çetesi.
Açıkçası, kısa bir film bekliyordum ama neredeyse 90 dakikalık bir film çıkarmışlardı sonunda. İşin kötüsü, bitirdiler filmi ama her gün bir yerini kurcaladıkları için bir türlü son halini ver(e)miyorlar.
Bana da izlettirmiyorlar tamamını, ‘daha tam olarak bitmedi’ diye.
Bölük pörçük ve kısım kısım görebildim çektikleri filmi.
Ortaya çıkan şeyin çok tatmin edici bir sinema olacağını fazla düşünmüyorum ama oğlum 6 kiloya yakın kaybetti ağırlığından. İşin çilesini çektiğini fark edince saygı duydum ve filmin ‘post’ aşamasında da şirketimdeki ‘art director’ arkadaşlarımı sömürmesine bu yüzden ses çıkaramadım sanırım.
Dün benden gizlice yapılan afiş çalışmasını da gördüm ve intikam olarak da, izinsiz istedim arkadaşlarımdan çalışmayı.
Açıkçası merak da etmeye başladım filmi.
Şimdilik elime geçen malzeme bunlar ve paylaşmak istedim.
Filmin afişinde yapımcı olarak adım yer alıyor ama sanırım sinema tarihinin en ekonomik filmlerinden biri olduğunu hatırlatmama gerek yok. Sadece, benim öykümden adapte ettiklerini yazmamalarına biraz bozuldum.
İşte böyle…