Tabiat belgeselcileri biz sıradan insanların hayatları boyu
göremeyeceği ilginç dünyaları bin bir zorlukla filme alıp evlerimizin içine
kadar getirir. Ne ki uzun yıllar yapılan her iş gibi, bu iş de yapana bir süre
sonra ünsiyet kazandırdığından, belli bir süre sonra ‘profesyonel hissizliği’
denen marazi duruma dönüşür. Bizim izlerken etkilendiğimiz, içimizin
kaldırmadığı, gözümüzü kapadığımız o müthiş ve gerçek sahneleri çekerken, onlar
sakin şekilde kahvelerini yudumlarlar. Özellikle ‘vahşi’ olarak nitelenen doğal
hayat belgesellerinde izlediğimiz şeyler zihnimizde ‘acımasızlık’ olarak
kodlanır bir süre sonra. Muazzam bir zalimlik gösterisini izlemiş hissine
kapılır ve amatör bir merhamet açığa çıkarırız. Oysa tabiatın kendi dengesi
içinde zalimi ya da mazlumu yoktur. Fıtrattan kaynaklanan bir denge döngüsü
vardır hep.
Şöyle bir Afrika atasözü vardır: Her sabah Afrika'da bir
geyik uyanır. Uyanır uyanmaz, en hızlı koşan aslandan daha hızlı koşamazsa o
gün öleceğini bilir. Ve her sabah bir aslan uyanır Afrika'da. Uyanır uyanmaz,
en yavaş koşan geyikten daha hızlı koşmazsa açlıktan öleceğini bilir. Afrika'da
aslan ya da geyik olmanız fark etmez. Esas olan, sabah uyanır uyanmaz koşmanız
gerektiğini bilmenizdir!
Bosnalı yönetmen Danis Tanovic, yaklaşık 12 yıl önce No
Man’s Land- Tarafsız Bölge isimli şahane filmi ile ‘öteki’ üzerine en sert
şamarlardan birini atmıştı suratlarımıza. Keza hemen sonra 11 Eylül üzerine
çekilen 11 kısa filmdeki epizodu da benzer bir gerçeklik ve sertlik içeriyordu.
Ancak, her iki filmin de bir sıkıntısı vardı kanaatimce; yaşanan gerçekliği tüm
rahatsız edicilik ve çıplaklığıyla tokat olarak patlatırken, neredeyse hiç bir
şey söylememeyi tercih ediyordu Boşnak sinema adamı.
Son filmi, Epizoda u zivotu beraca zeljeza – Bir Hurdacının
Hayatı, bir tür yarı-kurmaca-belgesel formunda. Bir gazete haberinden yola
çıkılarak çekilen filmde, oyuncu olarak olayın gerçek kahramanları kullanılmış.
Hikaye şu: Nazif hurda demir toplayarak hayatını güç bela kazanmaktadır.
Nazif’in eşi Senada düşük yaptığında hastane, sigortaları olmadığı için öyle
yüksek bir meblağ talep eder ki ameliyat olmadan kasabalarına dönmek zorunda
kalırlar. Nazif, eşinin hayatını kurtarmak için, on gün boyunca daha çok hurda
toplamaya ve yardım bulmaya çabalarken çağdaş dünyanın umursamazlığı ve gizli
ayrımcılığını da göğüslemeye çalışacaktır.
Şurası kesin; Danis Tanovic büyük bir yönetmen ve sinema
için neredeyse para bile sayılmayacak bir bütçe ile (18 bin dolar) muazzam bir
iş çıkarmış. Amatör oyuncuları, yaşanan bir hadise için kamera karşısına
geçirip, bu kadar sahici oynatabilmek hiç kolay değildir.
Sakın ola ki, ‘belgeselmiş’ diyerek hemen silmeyin filmi.
Dram dozu muhteşem ayarlanmış bir kurgu var karşımızda. Gerçek taklidi yapan ve
hayatı tekrar eden bir kurmaca... Mizahı da var bolca hüznü de. Ancak, yazının
başında bahsettiğim handikabı var Bir Hurdacının Hayatı’nın.
Şüphesiz pembe bir mevzu ve atmosferi tercih etmiyor
yönetmen. Kullandığı dil ve seçtiği taraf, filmin isminden bile belli lakin
genelde sanatın, özelde sinemanın son tahlilde bir şey demesi gerektiğine
inananlardanım. Yoksa bu kadar keçiboynuzu kemirmenin anlamsızlığı kalıyor
geriye.
Zalim bir dünyada hayat mücadelesi verirken, insanı odağına
alarak acıyı harmanlamak şüphesiz etkileyici. Ancak bundan damıtılacak bir
hikmet kalmalı geriye.
Çevresi kahramanımız Nazif’i umursamaz ama yönetmen de pek
farklı değildir aslında. Kameranın kaydettiği muazzam acı karşısında son derece
soğuk gerçeklikle yapar işini. Oysa sinema bu değildir, olmamalıdır. Seyircinin
izlediği gerçeklikten minicik de olsa bir nebze ‘hisse’ kapması için odağı bir
miktar kaydırmaması şahsen beni rahatsız etti. Drama şahit olup, bunu kayda
alıp, kurguyla dahi olsa en azından bir şeyler söylemeden öylece çekip
bırakmak, bir miktar profesyonel hissizliği olarak açıklanabilir ama açıkçası
bu duruş pek de erdemli gelmedi bana.
Her şeye rağmen farklı ve izlenmesi gereken bir yapım var
karşımızda.



