24 Aralık 2013 Salı

Bir hurdacının hayatı


Tabiat belgeselcileri biz sıradan insanların hayatları boyu göremeyeceği ilginç dünyaları bin bir zorlukla filme alıp evlerimizin içine kadar getirir. Ne ki uzun yıllar yapılan her iş gibi, bu iş de yapana bir süre sonra ünsiyet kazandırdığından, belli bir süre sonra ‘profesyonel hissizliği’ denen marazi duruma dönüşür. Bizim izlerken etkilendiğimiz, içimizin kaldırmadığı, gözümüzü kapadığımız o müthiş ve gerçek sahneleri çekerken, onlar sakin şekilde kahvelerini yudumlarlar. Özellikle ‘vahşi’ olarak nitelenen doğal hayat belgesellerinde izlediğimiz şeyler zihnimizde ‘acımasızlık’ olarak kodlanır bir süre sonra. Muazzam bir zalimlik gösterisini izlemiş hissine kapılır ve amatör bir merhamet açığa çıkarırız. Oysa tabiatın kendi dengesi içinde zalimi ya da mazlumu yoktur. Fıtrattan kaynaklanan bir denge döngüsü vardır hep.

Şöyle bir Afrika atasözü vardır: Her sabah Afrika'da bir geyik uyanır. Uyanır uyanmaz, en hızlı koşan aslandan daha hızlı koşamazsa o gün öleceğini bilir. Ve her sabah bir aslan uyanır Afrika'da. Uyanır uyanmaz, en yavaş koşan geyikten daha hızlı koşmazsa açlıktan öleceğini bilir. Afrika'da aslan ya da geyik olmanız fark etmez. Esas olan, sabah uyanır uyanmaz koşmanız gerektiğini bilmenizdir!


Bosnalı yönetmen Danis Tanovic, yaklaşık 12 yıl önce No Man’s Land- Tarafsız Bölge isimli şahane filmi ile ‘öteki’ üzerine en sert şamarlardan birini atmıştı suratlarımıza. Keza hemen sonra 11 Eylül üzerine çekilen 11 kısa filmdeki epizodu da benzer bir gerçeklik ve sertlik içeriyordu. Ancak, her iki filmin de bir sıkıntısı vardı kanaatimce; yaşanan gerçekliği tüm rahatsız edicilik ve çıplaklığıyla tokat olarak patlatırken, neredeyse hiç bir şey söylememeyi tercih ediyordu Boşnak sinema adamı.

Son filmi, Epizoda u zivotu beraca zeljeza – Bir Hurdacının Hayatı, bir tür yarı-kurmaca-belgesel formunda. Bir gazete haberinden yola çıkılarak çekilen filmde, oyuncu olarak olayın gerçek kahramanları kullanılmış. Hikaye şu: Nazif hurda demir toplayarak hayatını güç bela kazanmaktadır. Nazif’in eşi Senada düşük yaptığında hastane, sigortaları olmadığı için öyle yüksek bir meblağ talep eder ki ameliyat olmadan kasabalarına dönmek zorunda kalırlar. Nazif, eşinin hayatını kurtarmak için, on gün boyunca daha çok hurda toplamaya ve yardım bulmaya çabalarken çağdaş dünyanın umursamazlığı ve gizli ayrımcılığını da göğüslemeye çalışacaktır.

Şurası kesin; Danis Tanovic büyük bir yönetmen ve sinema için neredeyse para bile sayılmayacak bir bütçe ile (18 bin dolar) muazzam bir iş çıkarmış. Amatör oyuncuları, yaşanan bir hadise için kamera karşısına geçirip, bu kadar sahici oynatabilmek hiç kolay değildir.


Sakın ola ki, ‘belgeselmiş’ diyerek hemen silmeyin filmi. Dram dozu muhteşem ayarlanmış bir kurgu var karşımızda. Gerçek taklidi yapan ve hayatı tekrar eden bir kurmaca... Mizahı da var bolca hüznü de. Ancak, yazının başında bahsettiğim handikabı var Bir Hurdacının Hayatı’nın.

Şüphesiz pembe bir mevzu ve atmosferi tercih etmiyor yönetmen. Kullandığı dil ve seçtiği taraf, filmin isminden bile belli lakin genelde sanatın, özelde sinemanın son tahlilde bir şey demesi gerektiğine inananlardanım. Yoksa bu kadar keçiboynuzu kemirmenin anlamsızlığı kalıyor geriye.

Zalim bir dünyada hayat mücadelesi verirken, insanı odağına alarak acıyı harmanlamak şüphesiz etkileyici. Ancak bundan damıtılacak bir hikmet kalmalı geriye.


Çevresi kahramanımız Nazif’i umursamaz ama yönetmen de pek farklı değildir aslında. Kameranın kaydettiği muazzam acı karşısında son derece soğuk gerçeklikle yapar işini. Oysa sinema bu değildir, olmamalıdır. Seyircinin izlediği gerçeklikten minicik de olsa bir nebze ‘hisse’ kapması için odağı bir miktar kaydırmaması şahsen beni rahatsız etti. Drama şahit olup, bunu kayda alıp, kurguyla dahi olsa en azından bir şeyler söylemeden öylece çekip bırakmak, bir miktar profesyonel hissizliği olarak açıklanabilir ama açıkçası bu duruş pek de erdemli gelmedi bana.

Her şeye rağmen farklı ve izlenmesi gereken bir yapım var karşımızda.