Steven Pressfield, M.Ö. yaklaşık 500 yılında yaşanan
Pers-Sparta savaşı olan Termopilai’i anlattığı Ateş Geçitleri’nde savaş
kavramına erdem perspektifiyle yaklaşır ve şöyle der: “Erdemi ortaya barış
değil savaş çıkarır. Kötülüğü barış değil savaş değiştirir. Savaş ve savaşa
hazırlık, insandaki soylu ve dürüst olanı meydana çıkarır. Onu, kardeşleriyle
bir araya getirir, bencil olmayan bir sevgiyle birleştirir. Zorunluluk
karşısında aşağılık ve şerefli olmayan her şeyi silip atar.”
Almanya’nın orta kuşak yönetmenlerinden Christian Petzold,
çektiği filmler ile kendine özgü bir sinematografisi olduğunu çoktan
göstermişti. Petzold, her ne kadar 2 bin yılı öncesinde çektiği TV filmleriyle
bilinse de, esas çıkışı 2003 yapımı Wolfsburg ile yapmış ve son dönem Alman
sinemasının en sağlam örneklerinden birini vermişti.
Çok genel bir tasnifle filmlerinde hep bir yol öyküsü
anlatan Alman yönetmen, bu yolculuğu kimi zaman içe, kimi zamansa dışa dönük
olarak yaptırdı. Artık rahatlıkla ‘usta’ titrini almayı hak eden bu Alman
sinemacı son filmi ‘Phoenix – Yüzündeki Sır’ ile çıtasını epey yukarılara
taşıyor. Ancak film özellikle ritminden dolayı epey handikap da içermiyor
değil.
“Hiçbir zafere çiçekli yoldan gidilmez” der La Fontaine.
Yüzündeki Sır, yönetmenin geçmişe yaptığı yolculuğun bir başka durağı olarak
çıkıyor karşımıza. Film, savaşın sadece bedeninde değil ruhunda da yaralar
açtığı insanların epey ağır ve derinden akan öyküsü: “II. Dünya Savaşı özellikle
Avrupa’da sadece fiziksel yıkımlara sebep olmamıştır. İnsanlar ruhen ve bedenen
de parçalanmıştır. Savaş öncesinde şarkıcı olan ancak savaşta, toplama
kamplarında gördüğü işkencelerden dolayı yüzünde oluşan ve onu tanınmayacak
hâle getiren yaralarla kurtulan Nelly, bir dizi ameliyat geçirerek yeni bir
yüze kavuşur. Bu süreçte ona yardım eden arkadaşı Lene’nin ısrarlarına rağmen
yeni bir hayata başlamayı reddeder ve Berlin’de kalarak hakkında duyduklarına
inanmak istemediği eşi Johnny’i aramaya karar verir. Karşılaştıklarında Johnny
Nelly’yi tanımayacak ve ondan hayatını altüst edecek bir istekte bulunacaktır.”
Bir tür savaş sonrası psiko-drama sayılabilecek Yüzündeki
Sır, akışıyla klasik sinema izleyicisinin alışkanlıklarına epey ters gelebilir.
Zira giderek hızlanan değil, finale doğru ritmi epeyce düşen, hatta bir ara
olayların ağır çekim aktığı hissiyatı veren bir yapıya sahip. Ancak şaşırtıcı
finaliyle sabrın armağanını da fazlasıyla veriyor. Fiziki dönüşümün insan
ruhunda oluşturduğu etkiyi anlatan pek çok başarılı film izlemiştik. Ne ki
gidilen bu girift yolculuğun ne gibi psikolojik duraklara uğrayarak ruhta
açtığı yaralar hakkında bir fikriyat oluşturabilen sağlamlıkta olanı epey azdır
sanırım. Christian Petzold, olay ve mekândan ziyade karaktere yoğunlaşarak
hikâyenin içine sızabilenler için esaslı bir serencam oluşturuyor. Elbette
bunda kurduğu başarılı atmosfer ve özellikle başarılı oyunculukların etkisi
büyük. Ve bu yönüyle Yüzündeki Sır modern sinemaya yüz vermeyen, yeni kuşağın
belki de hiç hatırlamadığı filmlerden tatlar içeriyor.
Filmde; erdem, ahlak, ihanet, sadakat, bağışlama gibi
kavramlar didaktizme kaçmadan usul usul enjekte edilmekle beraber, kolay
anlarda herkesin iyi olduğu bir dünyada, zorlukta insanın en yakınının bile
nasıl değişebildiğini anlatması ayrıca bir yazı konusu olabilir. Zaten filme
ismini veren Phoenix metaforu da bu yüzden sanırım.
Savaşın yüzlerle beraber kişilikleri, kimlikleri ve ruhları
da sildiği etkisinden yola çıkarak bir tür kimlik arayışı filmi olan Yüzündeki
Sır, ağır, farklı ve ilginç bir film. Yıkıntılar arasında yaşamak zordur, hele
hele yıkılan ruha dair bir şeyler ise...
Orijinal metin şurada


