Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Ağustos 2015 Pazartesi
Şiiri vatan edinmiş bir sürgün yürek: Mahmud Derviş
Bir şiirlik canı vardır zalimin, çoğu zaman bir kelime başlatır bir kıyamı. Ve keskindir kenar; kanatır. Sürgünü uzaklaştırmak zannedenler aldanır hep, attıkça uzağa öfkeyi, gerilimle daha büyür ve kıyama durur. Bir dirgen sivriliğiyle direnir mısralar.
Kelimeler…
Onlar direnir en çok… Ve en fazla cümleler ağır gelir çoğu kez zalimin dar yüreğine… Aynı kelimeler genişletir oysa sevda dolu yürekleri. Zincirleri kıran, zindan duvarlarını yıkan, mesafeleri ortadan kaldıran… Bizim de kullandığımız aynı harflerdir ama harp düzeni alabilmesi için başka şeyler gerekir. Kullanmasını bilen için tehlikelidir de. Üstelik herkese göstermezler tesirli yüzlerini. Orada; dikenli çalılıklar arasında gizlenir ve biz ölümlü sıradanlara göstermezler kendilerini. Şairler bir tek onları görür, uzatır ellerini ve alırlar. O yüzden en çok şairler kanar. Avuçları, yürekleri kadar çizik çiziktir onların.
Filistinli Sevgili’ye şöyle seslenir mesela şair:
“Gözlerin bir diken
yüreğe saplanmış,
çıldırasıya sevilen,
işkencesi dayanılmaz olan!”
13 Mart 1942’de Celile’nin Birwa köyünde dünyaya gelir Mahmud Derviş. Çocukluğunu yaşamadan iki şey ile tanışır: Sığınmacılık ve sürgün!
Henüz 6 yaşındayken toprakları İsrail işgaline uğrar ve ailesiyle beraber Lübnan’a sığınır. Yaşı küçük olmasına rağmen bu travma, hayatının en büyük kâbuslarından biri olarak belleğinde iz bırakır Derviş’in.
Daha sonra kaleme alacağı ‘Aynı’ adlı şiirinde sanki bugünleri anlatır Derviş:
“Biz de ağlarız, düştüğümüzde dünyanın kenarına…
Dikmez rüyalarımız gözünü diğer insanların üzüm bağlarına.
Adlarımız, günlerimiz gibi hep aynıdır, tatmin eder bizi bir türkü.”
Ancak vatan sevgilidir Doğu insanı için. Bitmeyen bir hasret, sessiz bir kordur yürekte sönmeyen.
“Çok güller atmak zorunda kalacağım,
Celile’de bir güle ulaşabilmek için.”
diye hasretini dile getirmiştir. Daha sonra kendi vatanlarına ‘sızarak’ tekrar dönerler. Ne ki köyleri haritadan silinmiştir. Bu nedenle Darü’l-Assad’a yerleşirler. Kendi vatanlarında ‘sığınmacı’ kimlikleriyle var olurlar. Oturum iznini ‘mevcut-namevcut’ yani ‘var-yok’ olarak alırlar. Fiziken vardırlar ama hukuken yok sayılırlar kendi topraklarında. Onlar tüm mal ve mülklerine el konulup, kendi vatanlarında mülteci konumundadırlar artık. Ve Derviş son nefesini verene kadar değişmez bu durum!
Ve Hayfa, ilk büyük aşk… Ailesi başka bir köye nakledilmiş, kendisi Hayfa’ya geçmiştir. Taşlarını en çok hatırlar bu tarihî beldenin. Elbette umut vardır en fazla öfke ile sarmalanmış. ‘Karmil’in İnişi’ şiirinden:
“Hayfa taşlarında yuva yapmış.
Bir tarla kuşunun üstündeki bir damla su;
denktir tüm denizlere…
Ve yıkayıp temizleyebilir işleyeceğim,
Tüm hataları…”
10 yıla yakın burada ikamet eder. Okur, çalışır, en önemlisi güzel dostluklar edinir. Âşık olur, şiirler yazar. İsrail Komünist Partisi’ne yakın Al-İttihad gazetesinde ve Al-Cedid dergisinde redaktörlük yapar bir süre. Doğuştan sakıncıladır ama yazıları ve siyasî görüşleri gerekçesiyle ‘şehirden çıkışı yasaklı’lar listesindedir. 3 yıl süren bir ev hapsi… Hiçbir gerekçe, yargı kararı, hukukî neden olmadan belli zaman dilimlerinde evinden alınıp hapse atılır Mahmud Derviş. Aslında çıkması mümkündür şehirden ama o da biliyordur ki, kaçarsa bir daha dönemeyecektir hayatını, yüreğini şekillendiren bu kente. Ama kararı verir ve ayrılır, tekrar dönemeyeceğini bile bile kopar geçmişinden yüreği kan ağlayarak.
İlk durak Moskova’dır. Hayfa’da yaşarken İsrail Komünist Partisi’ndeki etkinliklerde yer alması; sosyalist düşünceye olan yakınlığı; başka bir ülkeye gidebilmenin imkânsızlığı gibi zorluklar birleşince mecburi rotadır aslında Moskova. Ancak, bir söyleşisinde bu kentte yabancı olduğunu tek cümleyle özetler: “Orada gerçek bir evim olmadı!”
Gerçi nerde olmuştur ki sürgün bir insanın evi! Üniversite kampüsünde küçük bir odada kalmaya başlar. Moskova’nın tarihî ve kültürel zenginliklerini bir ölçüde tadar. Hatta biraz da Rusça öğrenir bu esnada. Bir yıla yakın bir zaman dilimi içerisinde Rus halkının çektiklerine şahit olur hayretler içinde ve tıpkı Nazım gibi büyük hayal kırıklığı yaşar. Moskova’nın ‘Yoksullar Cenneti’nin bir ütopya olduğunu idrak eder. Hayallerinin şehri imajı yerle bir olmuştur burada.
Şehirdeki yoksulluğun yanı sıra insanların gözlerindeki korkudan etkilendiğini söyler bir söyleşisinde. Özgüvensiz bırakılan ezilmiş Rus insanı görmüştür bir yıl boyunca. Şöyle diyor kendi ifadesiyle: “Bizim hayallerimiz, ideallerimiz, Sovyetik söylem ve Sovyetler gerçeğiyle, bir ölçüde yüzleşebildim orada.”
Yaşadığı bu acı tecrübe, ruhundaki özgürlük rüzgârını dindirmek bir yana daha da kamçılar. Hayalini kurduğu özgür, dayanışmacı, mutlu topluma olan inancı daha da güçlenir Derviş’in.
“Mısır’da asla aynı değildir saatler…
Her dakika bir anıdır Nil kuşlarının yenilediği.
Oradaydım…
Nil’in oğluyum ben, bu ad yeterli benim için…”
Sonraki durağı Mısır’dır. ‘Sirhan Kahvesini Kafeteryada İçer’ isimli şiirini burada yazar ve ilk kez Al-Ahram’da yayımlanır şiir. Kahire, Derviş’in hayatı için önemli bir merhaledir. İsrail’e kesin olarak ‘dönmeme’ kararını burada alır şair. Tedirgin ve huzursuzdur. Ancak bir sabah uyandığında karşısında Nil’i görür. Duyduğu ezan sesi onu kendine getirir. Çok iyi dostlar edinir Kahire’de. Al-Ahram’ın Yazarlar Kulübü’ne üye olur ve Necip Mahfuz, Yusuf İdris gibi isimlerle aynı ofisi paylaşır. Sıcak ve bir o kadar da şairin kendini geliştirmesine vesile olan uzun sohbetlerin yanı sıra, Mahfuz’un çalışma disiplini ve ciddiyetinden etkilenir Mahmud Derviş.
Bu dönemdeki en büyük üzüntüsü ise ‘meftun’ olduğu dönemin iki büyük sanatçısı Taha Hüseyin ve Ümmü Gülsüm ile hiç karşılaşmamasıdır. Kahire ve burada yaşadığı dostluklar, şiirini derinden etkiler. Kahire, bir metropol karmaşasına rağmen tarihî, kültürel olarak hep zengindir ve Derviş’in ruhunda büyük etki bırakır.
1972 yılında ‘yıkıntıların geometrisi’ dediği Beyrut’a geçer. Beyrut Kasidesi ne güzel anlatır:
“Feyruz’un sesi.
Yıkıntıların geometrisi.
Denizin ve ölülerin mantosu.
Yıldızlara ve çadırlara çatı…”
Şairin bile tam izahını yapamadığı bir sevdadır Beyrut. Ancak bahtsızlığa bakın ki, oraya yerleşir yerleşmez iç savaş patlak verir. Kan, bitmeyen yıkımlar ve gözyaşları, ardı arkası kesilmeyen bombalamalar, birçok dostun kaybı, sevgisizlik, nefret, kuşku, çaresizlik, şairin ruhunda onulmaz yaralar açar ve şiirini de olumsuz etkiler. Tüm olumsuzluklara rağmen burada Al-Karmel dergisini yayımlar. Sabra ve Şatilla katliamları, zaten zor olan Beyrut’ta ikameti tamamen zorlaştırmıştır. Ardından
“Şam’da biliyorum kim olduğumu kalabalık içinde.
Ben kendimim Şam’da.
Ne benzerim, ne de hayaletim gibi”
dediği Şam’a, oradan da Yaser Arafat’ın tavsiyesi üzerine Tunus’a geçer. Ancak buradaki hayatı da kıstırılmıştır.
“Buradaki ne evim ev gibi,
ne de sürgünüm sürgün gibi”
diye serzenişte bulunur ‘Teşekkürler Tunus’ şiirinde. Bu hazin sıkışıklık ona ‘Ben’de kendine Paris’i yeni istasyon olarak belirletir ve Tunus, Kıbrıs, Paris arasında mekik dokuyarak hem ülkesi için çabalar, hem de şiir yazmaya devam eder. O artık sürgün bir şairdir; direnme ve direnişin şairi!
Sağlık sorunları baş göstermiştir. Akabinde geçtiği Ramallah’ta gördüğü baskı ile beraber sıkıntıları katlanır. Bunaldıkça Amman’a kaçar.
Mahmud Derviş için bazı şehirler aziz ve içli bir hayaldir: Mekke, Medine, Kudüs ve İstanbul! “İstanbul çoğumuzun rüyalarının kentidir. Ve buna da bütünüyle layıktır…” der. İstanbul’u sevmesinde Nazım Hikmet ve şiirlerinin de etkisi büyüktür.
Dünyanın mevcut yapısını hiç de iç açıcı olarak görmeyen Derviş için hep bir umut kapısı vardır. Bir yönüyle sûfî iyimserliğine sahip olan şair, Mevlânâ’yı insanlığın ortak mirası ve ışığı olarak görür. Yunus Emre’yi sadece Fransızca çevirilerden tanıdığı için mahzundur ama ruhen çok yakın hisseder kendini Derviş, Yunus’a.
Sanatı, “Bu dünyadaki varlığımızı, bulunmamızı ve ‘ebedî/sonsuz olma’ yanılsamamızı meşrulaştıran bir şey” olarak tanımlayan Mahmud Derviş, ölümün sanat tarafından tümüyle ‘yere serildiğine’ inanmaz. Ancak, ölüme takmamak için, onun varlığı ile fazla tasalanmadan birlikte yaşamak için, buna inanmak gerektiğini düşünür. Ona göre “Aksi takdirde, yaşamak, ilerlemek çekilmez olur, imkânsızlaşır.” Ve ölüm… Şaire göre ölüm; “fani olan bu dünyadan, sürekli, ebedî olan öteki dünyaya bir geçiş olarak algılanır. Yok olmaya mahkûm olandan, ‘sürdürülebilir’ olana bir kapı misali”dir…
Sanatçı, hayatının değişik dönemlerinde pek çok ödüle layık görülür. Afrika-Asya Yazarlar Birliği’nin Lotus Ödülü’nü 69’ta, Lenin Barış Ödülü’nü 83’te, Fransızların Uluslararası Sanat ve Edebiyat Şeref Ödülü’nü 93’te, Filistin Mahmud Hamchari Ödülü’nü 94’te, Amerika’nın Lannan Vakfı Kültürel Özgürlük Ödülü’nü 2001’de, Uluslararası Nazım Hikmet Ödülü’nü 2003’te, Hollanda Prens Claus Ödülü’nü 2004’te, Bosna Stecak Ödülü’nü 2007’de alır. 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilir. Kendisi, ödüller için düşüncesini şöyle açıklar: “Nobel Edebiyat Ödülü’nü ne düşündüm ne de rüyasını gördüm. Beni ona layık gören dostlarıma müteşekkirim. Ancak, Borsa’da bir değer olmak benim doğamda olmayan ve şiddetle karşı olduğum bir şey.”
9 Ağustos 2008 tarihinde Houston / Teksas’ta geçirdiği kalp ameliyatı sonrası oluşan komplikasyonlar sonucu, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamaz ve bedenine sığmayan gezgin ruhu tamamen özgür kalır. Yaklaşık 50 kitabı, 20’den fazla dile çevrilen şair Mahmud Derviş, tam anlamıyla ismiyle müsemma bir sanatçıdır. Mahmud; yani övülmeye değer ve Derviş; yani alçak gönüllü ve fakir…
Ardında ‘Kimlik Kartı’ şiirinden çivi gibi şu dizeleri bırakır:
27 Temmuz 2015 Pazartesi
Safahat ve Sinema
Merhum Mehmet Akif, sadece Sebilü’r-Reşad, Sırat-ı Müstakim
gibi mecmualarda makaleleri, şiirleri, çevirileri yayımlanan bir şair ve yazar
değildi. Aynı zamanda Milli Mücadele yıllarında çok ciddi bir aksiyon insanı,
bir vaiz, asker, eğitimci, veteriner, hatip ve milletvekiliydi. Ancak iştigal
ettiği şey ne olursa olsun Mehmet Akif’i ifade edebilecek ortak kelime şuydu:
Belagat! Bir yönüyle çile dolu, çoğu zaman ıstırap ve sıkıntılarla bezeli
hayatına baktığımızda, onu kâh cami kürsüsünde vaaz verirken, kâh bir dergide
çeviri, makaleler yazarken, kâh elinde divit şiir yazarken, kâh cephede
çarpışan askeri motive etmek için coşkun konuşmalar yaparken gördüğümüzde
kullandığı kelimelerin, alt alta dizdiği mısraların muazzam bir belagatle
etkileyiciliği had safhaya tırmandırdığını görürüz.
Çağlara meydan okuyan eseri Safahat ise şairin bambaşka bir
yönünü; tasvir ve görsel betimleme gücünü de çarpıcı şekilde ortaya koyar.
Akif’in sinemayla ilişkisi hakkında net bir bilgi yok elimizde ancak
metinlerinde kullandığı tasvirler, mekânlar ve karakterler, Allah vergisi bir
yeteneğin apaçık delili olarak bugün elimizde bulunuyor. Bu yazı, merhum Milli
Şair’in şiirlerine bir sinema metni olarak bakmayı deneyecek ve ancak aylık bir
dergi nispetinde yüzeysel de olsa Akif’in sinematografik okumasına çaba
harcayacak.
Mehmet Âkif’in şiirlerinin toplandığı Safahat, elbette pek
çok araştırma ve analize kaynaklık etmiş, bu çalışmalarda edebî, siyasî,
sosyal, ekonomik ve kültürel pek çok değerli içerik üretilmiştir. Safahat
önemli bir nazım formunda, önemli bir toplum ve dönem okumasıdır. Klişe tabirle
bir toplumun sahici aynasıdır bu ölümsüz eser. Sadece bir şiir kitabı değildir
şüphesiz; Akif’in hissiyat ve fikirlerini, inanç ve yaşayışını dercettiği mühim
bir metindir. Bu metinler kimi zaman bizatihi gerçek, kimi zaman da hayalîdir.
Ancak aslolan eserin tamamına sinen hakikat elbette! Mithat Cemal, onun sanatını anlatırken
‘Şiirin Mimar Sinan’ı’ der. Şüphesiz bu tabir bir estetik kadar bir inşayı da
kast etmektedir.
Kelimelerin rengi
Sanat, tabiatı gereği koyuluğu sever. Bir eser kapalı olduğu
nispette cazibelidir. ‘Müphem’ diye tabir eder eskiler. Belirsizlik, sanatçının
yeteneği oranında esere siner ve saçmalıktan mucizeye uzanan geniş bir skalada
kendi dalında ürünler verir. Aslında bu durum sanatçının kabiliyeti kadar
muhatabın bakışıyla da ilgili bir durumdur. Ne ki Akif’te böylesi bir
esrarengizlik minimum düzeydedir. Akif, şiirlerine karanlığın gizlenmesine asla
izin vermez. Kuntay, bu durumu ‘şahsî ihtizaz’a bağlar. Şiire getirdiği râşe
(titreme) Safahat’ın ilk şiirinde başlar. Hasta, Küfe, Mahalle Kahvesi,
Meyhane…
Şüphesiz her sanatçı gibi Akif de kendinden önceki başka
sanatçıların tesirinde kalmıştır. Ziya Paşa, Abdülhak Hamit gibi ustaların
tesirinden bahsetmek mümkündür. Ancak bu etki asla derinliklerine tesir etmez
ve Akif’in metinleri derinleştikçe özgünleşir. Bir çeşit yabancı etkilerin
anımsatma safralarından kurtularak nev’i şahsına münhasır belagat tablolarına
dönüşür Safahat. Özetle kendi olmayı başarabilen nadir değerlerden biridir
Mehmet Akif. Belki de bu sürecin uzun sürmesinden dolayı biraz geç meşhur olur
merhum şair. Zira o, beklemeyi de bilendir. Otuz yıllık bir kendini ve sanatını
arayıştan sonra coşkun bir akarsu gibi çağlar Akif’in sanatı. Tasvirleri net,
karakterleri bildik, mekânları tanıdık, anlamlar ise uzak değildir okura.
Şiirinde loşluk yoktur şairin. Kalp etrafında dönen bir fasih sanattır onunki.
Ünlü Fransız yazar Anatole France, sanatta asıl tehlikenin
bir ifade yeniliği, yahut özel bir zevk tadıyla verilen geçici çekicilik
olduğunu söyler. Akif’te bu tehlikenin ‘sade’likle aşıldığını rahatlıkla görmek
mümkündür. Lakin bu yalınlığı basitlik ile karıştırmamak gerekir. Doğal ve
gündelik olanla laubali olanı karıştırmaz asla Akif.
Meyhane’den:
“-Moruk, kaçıncı kadeh şimdicek sızarsın ha!
-Sızarsa mis gibi yer, yatmamış adam değil a!”
Mekân tasvirleri ve hareketler
Doğallık demişken meseleye girmiş de olduk esasen. Akif’in
sanatındaki tabiilik, kimi yorumcuların haksız yere ‘suistimal’ suçlamalarına
muhatap kalacak kadar net ve yoğundur. Aslında bu gereksiz zannın sebebi,
muhatapların sinemayı bilmemeleridir. İşte yazımızın konusu bu açıdan da önemli
hale gelmektedir. Zira Akif’in betimlemelerindeki bu ayrıntılar ‘senaryonun sol
tarafı’ dediğimiz betimleme kısmı için birer hazine durumundadır. Seyfi Baba’ya
bakalım hemen:
“Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip
Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip
Açıversem… İyi amma kapı zâten aralık…
Gâlibâ bir çıkan olmuş… Neme lâzım, artık
Girerim ben diyerek kendimi attım içeri,
Ayağımdan çıkarıp lâstiği geçtim ileri!”
‘Lastiğini çıkarmak’ pek çok şiir tahlilcisine göre
zamanında ‘gereksiz’ olarak görülmüş ancak sinematografik bakış açısıyla okunduğunda
hikâyeye nasıl bir değer kattığı apaçık ortada. Sadece Seyfi Baba değil
şüphesiz. Hasta’ya bakalım hemen:
“Çağırın hastayı gelsin.
Kapının
perdesini,
Açarak girdi o esnada düzeltip fesini,
Bir uzun boylu çocuk…”
Seyfi Baba’daki ‘lastik çıkarmak’ eylemiyle, Hasta’daki ‘fes
düzeltmek’ eyleminin bize söylediği net bir şey var: Akif şiirlerindeki bu
eylemleri nazmın okur algısındaki kurgusuna olan görsel desteğini bilinçlice
beslemesi!
Mekân ayrıntısı, karakterin özellikleri ve yapılan
hareketler. Başka hangi metinde ekonomik olarak bu kadar ayrıntılı ifade
edilebilir bilemiyorum açıkçası. Sadeliğin bu kelimelerde bir başka tehlikeyi
de bertaraf ettiğini dikkatinize sunmak isterim. Böylesi bir trajik durumda
başka bir şair duyguları kötüye kullanıp, okurun hislerini suistimal
edebilecekken Akif bunu yapmaz, olanı tüm gerçekliğiyle dozunda kelimelerle
aktarır sadece.
Keza yine ‘sol taraf’ ancak bu kez karakterin ruhî ve
bedensel portresini anlatan muazzam kelimeler. Yine Hasta’dan:
“Öyle bir levha-i rikkat ki unutmam ebedî:
Rengi uçmuş yüzünün, gözleri çökmüş içeri;
Elmacıklar iki baştan çıkıvermiş ileri.
O şakaklar göçerek cebheyi yandan sıkmış;
Fırlamış alnı, damarlar da beraber çıkmış!
Bet beniz kül gibi olmuş uçarak nûr-i şebâb;
O yanaklar iki solgun güle dönmüş, bîtâb!
O dudaklar morarıp kavlamış artık derisi;
Uzamış saç gibi kirpiklerinin her birisi!
Kafa bir yük kesilip boynuna, çökmüş bağrı;
İki değnek gibi yükselmiş omuzlar yukarı.”
Safahat’taki yerellik
Satırların arasında daha derinlemesine gezinmeden, belki bir
başka hususu da açıklığa kavuşturarak ilerlemek sağlıklı olacaktır. Mehmet
Akif, entelektüel yönüyle oldukça yüksek bir kişiydi. Onun eserlerine bakarak
kimliği ve kişiliği hakkında edineceğimiz karakter yanıltıcı olabilir. Başka
kültürleri, dilleri, medeniyetleri bilmemesinden değildi bunlara girmemesi.
Aksine bilinçli bir yerlilik vardır Akif’in eserlerinde.
Safahat’ı okurken karşılaştığımız dünya bugün için bize
şaşırtıcı gelmeyebilir. Ancak dönemin toplumsal ruh halini, özellikle
münevverlerin durumunu yakından incelediğimizde net olarak görürüz ki, dönemin
entelektüellerinde bir kimlik utancı ve yerellik korkusu vardır. Bırakanız
göğsünü kabartarak Türk olduğunu ifade etmek, eserlerde ezik ve sinik bir
asrilik ile yerelliğe aforizmaya varan bir karşı duruş görmek mümkündür.
Ve tabiatıyla Mehmet Akif’te böyle bir durum söz konusu
değildir şüphesiz. Bu yönüyle çağdaşlarından ayrılır Akif Ersoy. Onda Batı
hayranlığı, asrilik, kendi kültürel değerlerinden utanma, reddediş yoktur.
Aksine bu değerlere sımsıkı bir bağlılık hatta haykırış vardır. Üstelik göğsünü
gere gere! Belki de bu nedenle dönemin çevreleri onu başlarda gizlice,
Cumhuriyet döneminde ise alenen ‘gericilikle’ suçlamaktan geri durmamışlardır.
Oysa bugüne kalan eserlere baktığımızda kalıcı olan Akif’tir, Safahat’tır.
Bu muhafazakârlık onun dili kadar karakterlerine ve
mekânlarına da yansır. Kullandığı kelimeler özenle seçilmiş ve ‘uydurukça’dan
hassasiyetle kaçınılmıştır. Mahallî olan Akif’in ‘mahalle’lerinde ete kemiğe
bürünür ve kendi öyküsü olarak satırlarından akar gider. Bu konuda bir hayli
tutucu olan Akif, zannedileceğinin aksine olayları anlatırken alabildiğince
özgürdür. Bir meyhane tasvirinden asla kaçınmaz mesela. Zira bu mekân da
yerelliğin bir parçasıdır.
Bir toplumun yıllar süren dış ve iç zorlamalar neticesinde
yaşadığı transformasyon dönemine denk gelir Akif’in eser verdiği dönem. Gönüllü
ya da zorunlu bir değişim yaşamaktadır Türk milleti. Akif, şüphesiz kendi inanç
ve düşüncesine göre bu değişime kısmen iştirak eder, kısmen karşısında durur.
Bu tercihleri eserlerinde net olarak görmek mümkündür. Ancak ister desteklesin,
ister karşı dursun, ayaklarını bastığı yer hep ‘millî’dir Akif’in.
Dile kolay, 6 binden fazla satır vardır Safahat’ta ve bu
özenli duruş her mısraına sirayet etmiştir büyük şairin. Şüphesiz beslendiği
kaynakların en büyüğü ve mühimi kutsal kitaptır. Akif kimi şiirlerine ve
şiirlerinde anlattığı öykülerine Kur’an-ı Kerim ile epigraf yazar. Ve hadis-i
şerif kullanmaktan da çekinmez şiirinde.
İlk bölümü toparlayacak olursak, Akif’in şiirini besleyen
kaynaklar her ne can çekişen bir toplumun perişan tabloları olsa da, kanlı
canlı, yaşayan ama yerel olan kendi toplumudur.
Merhum Mithat Cemal Kuntay, Osmanlıca üzerine fikir
yürütürken (bu tartışmanın günümüzde de yapılması hoş bir tevafuk oldu), 3 yazı
vakasından bahsedip meseleyi şöyle açılımlar:
“Naima’nın çizgi ve renk nesri; ‘resim’ nesir.
Cevdet Paşa’nın ‘Kısas-ı Enbiya’sındaki; ‘ruhanî çöl’ nesri.
Namık Kemal’in mektuplarındaki; ‘lakırdı’ nesri…”
Kuntay’a göre Osmanlıca bu üçünün bileşkesinden damıtılarak
teşekkül etmiştir. Ancak, bu dilin önünde iki engelin de bulunduğu bilinen bir
hakikattir. Bunlardan ilki; münevver Ermenilerin kullandığı ve Kuntay’ın ‘doğru
ama sevimsiz’ dediği Osmanlıca ile Servet-i Fünun’cuların yine Kuntay’ın
ifadesiyle ‘hem çok güzel, hem çirkin’ olan Osmanlıca… Kuntay daha sonra bu
bahsi derinlemesine analiz eder. Biz bu kadarla iktifa edip, Akif’e geçecek
olursak, merhum şairin bunlara ilave olarak bir tür ‘ev Türkçesi’ni sıklıkla
kullandığını söyleyebiliriz.
“Şakaklarında vakitsiz beyazlanan teller”
ve
“Nedir meramı, ne ister bu tazeden karı?”
mısralarında geçen ‘taze’ tamı tamına ‘ev Türkçesi’dir ve
‘genç kadın’ anlamında kullanılmıştır. Keza ‘ağarmış saç’ manasında kullanılan
‘teller’ de öyledir. Akif’in, metinlerinde kahramanlarına yaptırdığı diyaloglar
günceldir ve doğaldır. Bu sebeple didaktizmden epeyce uzakta durur. Akif’in
diyalogları bir yandan hikâyeyi ilerletirken, diğer yandan karakterler hakkında
bilgi içerir. Dramada ‘ruhî ve fizikî
portre’ dediğimiz önemli kısmı Akif, diyaloglarında ustaca çözer.
Merhum Mehmet Akif Ersoy, sadece icracı değil, ciddi anlamda
bir kuramcıdır da. Sebilürreşad’da kaleme aldığı makaleler bir dilin temel inşa
yöntemlerine ait epeyce efektif çözümlemeler içerir. Enteresandır bunların
başında tasvirle yaptığı kısımlar gelir. Akif için tasvir, bir şairi aşan
derecede önem içerir. Ve şikâyetçidir de Akif: “Eski şairlerimizin heç
ehemmiyet vermedikleri, adeta şairliğe münafi gördükleri bir meslek varsa, o da
mahsusata ait tasvirlerdir. Eğer ilk devirlerde gelen şairlerimiz İran
edebiyatıyla uğraştıkları kadar Arab’ın şiir-i kadimiyle tevağğül etselerdi
yahut devr-i mutavasıtta yetişen ediplerimiz Garb’ın asar-ı edebiyyesine bigâne
kalmasalardı, bugün elimizde tasvire dair güzel güzel eserler olurdu. Vâesafa
ki, divanlarımızdaki tasvirler baştan başa hayaldir. Bahar, hazan, gurûb, tulû
gibi elvah-ı kudret bile etraflı bir surette tasvir olunamamıştır.”
Şüphesiz bu sıkıntının temellerini de çok iyi gözlemlemiş ve
kaleme almıştır Akif: “Edebiyatımızın
tasvir hususunda bu kadar geri kalmasına, bizde resmin fikdanı da sebep
gösterilebilir. Evet, eğer vaktiyle bizde de ressamlık olsaydı, belki şairlerimiz
musavvirliğin kıymetini anlayarak biraz da bu türlü, yani gördükleri gibi
yazmaya çalışırlardı. “ (Sebilürreşad/ Sayı 181)
Tasvir ve diyalog
İşte bu nedenden dolayı Kuntay, Ersoy için ‘Aruzla resim
yapan adam’ nitelemesini kullanır. Doğrudur ve şüphe yok ki, Mehmet Akif,
kelimelerle resim yapar. Onun şiirlerinde tasvirler önemli bir yer tutar.
Tasvir ise bir senaryonun en önemli bölümüdür. Meseleye drama perspektifinden
bakacak olursak; Akif, fizikî ve ruhî portrenin büyük kısmını anlatıcının
cümleleriyle halledip, diyalogla mükemmele ulaştırırken, sosyal portreleri de
tasvirlerle tamamlar.
Akif’in tasvirlerinde olay sadece resim boyutuyla kalmaz.
Diğer sanatlara da uğrar. Bir yönüyle üç boyutlu olur. Safahat’ta Asım’ı
güreştirirken çizilen muazzam bir resmin yanı sıra heykelden tatlar alırız.
Şüphesiz bir edibin en önemli özelliği gözlemciliğidir. Akif
eşyaya sadece fizikî gözle bakmaz, çok ciddi anlamda üçüncü göz olarak gönlü
kullanır. Şekilleri, renkleri algıladığımız gündelik boyutuyla değil, bir ‘iç
göz’ ile görür ve kâğıda öyle nakşeder. Hem bir derinlik, hem de muazzam bir
sadelik (basitlik değil asla) vardır dizelerinde:
“Çatlıyor sâde ufuklardaki avare serab;
Bir de çan seslerinin dalgalanan tekrarı…”
‘Necid Çöllerinden Medine’ye şiirinde geçen bu mısralar
muazzam bir sadelikle beraber engin bir derinliğin de ifadesi olur. Dahası çöl,
benzersiz bir iç tasvir ile yakınlaşır adeta. Deve çanlarının metalik seslerini
okura adeta işittirirken,
“Şu çöl dedikleri aylarca bitmeyen nakarat!”
cümlesiyle bitimsizliği şahane betimler.
Safahat’ta anlatıcılar
Mehmet Akif, şiirlerinde temel olarak iki anlatıcı arketipi
kullanır. Bunlardan biri ‘her şeyi bilen anlatıcı’dır. (Omniscient) Bu arketip
karakteri gereği, olan biteni bildiği gibi, karakterlerin iç dünyasına da
muttalidir. Özellikle genel tasvirlerini destekleyen bu anlatıcı, karakterler
ile öykü arasında bir tür yapıştırıcı/birleştirici özelliğe sahiptir.
“Şu boğaz harbi nedir, var mı ki dünyada eşi”
dizeleriyle en belirgin ve lineer halini alan bu anlatıcı,
sıfır odaklanma ile bir türü ‘nakil’ görevi üstlenir.
‘Şahit anlatıcı’ ise yine merhumun sıklıkla kullandığı
anlatıcılardandır. Özellikle insan öykülerini ortamda bulunan birinin gözlemleriyle
anlatan şair, bu karakterde çoğu kez bizatihi kendisini kullanır. Burada
anlatıcının bilgisi sınırlıdır ve dış odaklanması vardır. Ancak buna karşılık
bireysel gözlem ve betimlemede Akif’e has yerellik ve derinliğe sahiptir bu
anlatım.
Bu anlatıcı kimi zaman öykünün hemen kenarında bir gözlemci
gibi dururken, kimi zaman da Seyfi Baba’da olduğu gibi olayın kahramanlarından
biridir.
“Geçen akşam eve geldim. Dediler:
-Seyfi Baba
Hastalanmış, yatıyormuş.
-Nesi varmış acaba?”
Anlatıcı, hikâyenin içinde betimlemeleriyle ilerler ve esas
kahraman ile bir araya gelir:
“Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak
Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak!
Sola döndüm, odanın eski şayak perdesini,
Aralarken kulağım duydu fakîrin sesini:
– Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım!
Haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım.”
Hasta’da ise, bir ‘iç odaklanma’ ama olaya müdahil olmayan
karakter ile, tasvir ve gözlemiyle bir ‘şahit anlatıcı’ vardır karşımızda:
“Soydu bîçâreyi üç beş kişi birden, o zaman
Aldı bir heykel-i üryân-ı sefâlet meydan!
Bu kemik külçesinin dinlenecek bir ciheti
Yoktu. Zannımca tabîbin coşarak merhameti.”
Akif, bu hikâyede pek çok şiirinde olduğu gibi öykünün
elemanıdır ama ikinci dereceden bir kahramandır.
Karakter inşası
Bir edebî metnin amacı, hikâye oluşturmak ve bu hikâyeyi
olabildiğince inandırıcılık çizgisinde tutmaktır. Genellikle bu durum
gerçeklikle karıştırılır ama öyle değildir şüphesiz. Safahat, hikâyelerini daha
ziyade karakterleri üzerinden ilerletir. Akif’in şiirlerinde karakterlerin
tamamı yaşayan tiplemelerdir. Bu kahramanlar ya olaya bizzat iştirak edip aktif
rol üstlenir yahut bir silik karakter olarak sadece şahitlik ederler.
Bu gerçeklik algısı karakter inşasının üç aşamasında da
kendini iyiden iyiye belli eder Safahat’ta. İsimlendirme (designation),
nitelendirme (qualification) ve takdim (presentation) Safahat’ın her mısraında
rahatsız etmeyen bir doğallıkta tebarüz eder. Her isim sosyal yapısı, toplumsal
katmanı ve çevreleriyle ilişkileriyle beraber belirginleşir. Burada şairin
ustalığı devreye girer ve başta bahsini ettiğimiz Türkçenin incelikleri, mecaz,
ironi ve çağrışımlarla pek çok yan anlamla katmanlaşan bir yapısı vardır
Safahat’ın.
Karakterlerin fizikî portreleri belli bir lirizm ve şiirin
genel kuralları çerçevesinde büyük bir ustalıkla nakşedilir adeta. Burada özel
nitelikler, sosyolojik ve psikolojik boyutuyla tasvir edilir çoğu kez.
Karakterlerin ruh halleri ve duyguları hem iç hem de dış evrenleriyle mısralara
dökülür Safahat’ta. Kahramanın ait olduğu sosyal çevre, düz bir bilgi boca
edilmesiyle değil, hikâyeye katkı sağlayarak verilir okura. Kimi zaman da Akif,
kahramanları doğrudan takdim etmez, olaylara tepkisi ya da tavırlarıyla
karakteri oluşturulur. Küfe’ye bir göz atalım:
“On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,
Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:
Tekermeker küfe bîtâb düştü tâ öteye.
-Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ
Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!
O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın
Göründü:
-Oh benim oğlum, gel etme kırma sakın!
Ne istedin küfeden yavrum? Ağzı yok, dili yok,
Baban sekiz sene kullandı… Hem de derdi ki: “Çok
Uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz…”
Baban gidince demek kaldı âdeta öksüz!
Onunla besleyeceksin ananla kardeşini.
Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?”
Pek çok örnekle zenginleştirilebilecek bu yönler açısından
Safahat tam bir hazine olmakla beraber, bir dergi münderecatı içerisinde
şüphesiz kısıtlı olarak alıntılayabiliyoruz. Şurası muhakkak ki, İstiklal Şairi
M. Akif Ersoy’un Safahat’ı, Türk şiir tarihinde son derece önemli bir eser
olmakla beraber, sinema ile edebiyatın müştereken icra edildiği nadir
metinlerden biri, belki birincisidir. Yer sıkıntısı dolayısıyla buraya
alamadığımız daha pek çok yönüyle Safahat, bir şiir kitabı olduğu kadar bir
sinema hammaddesi olarak da önemli bir eserdir. Kitaptaki, tür, katmanlama gibi
önemli yönlere ilave olarak, Akif’in karakterlerinde iyi/kötü dengelemesi tek başına
bir yazı konusudur. Zira Akif’in pratogonist ve antogonisti sinemanın klasik
bakışını aşabilen bir zenginlik ve derinliğe sahiptir. Akif’in aktif iyileri
ile pasif kötüleri arasında kurduğu kimi zaman ironikleşen o muazzam denge
başlı başına akademik bir çalışmaya muhtaçtır. Umarız ve dileriz ki bu muhteşem
eser, bir sinemacı gözüyle hakkıyla ele alınıp gelecek nesillerin istifadesine
sunulabilsin vesselam…
24 Mayıs 2013 Cuma
Yıpratıcı bir yalnızlık senfonisi: Yeraltından Notlar
Ünlü Fransız eleştirmen Melchior de Vogue (diplomatlık,
antropologluk, oryantalistlik gibi daha pek çok kostümü de vardır) –ki merhum
Cemil Meriç, Vogue için ‘Rus romanının Kristof Kolomb’u’ der- 1892’de kaleme
aldığı ‘Rus Romanı’ isimli kitabında şöyle yazmıştır: “Romanı zevk için okuruz
umumiyetle, hastalanmak için değil. ‘Suç ve Ceza’yı okumak, kendini isteyerek
hasta etmektir. Kitabı okurken, daima bir ruh sancısı duyarsınız. Her kitap,
yazarla okuyan arasında bir düello; yazar bize bir hakikat, bir hayal veya bir
korku aşılamaya çalışır; biz de ya kayıtsızlığı-mızla karşı koyarız ona, ya
aklımızla. ‘Suç ve Ceza’da yazarın dehşet verme kabiliyeti, orta bir
hassasiyetin dayanamayacağı kadar büyük. Ürpertici eserlerin en tanınmış
ustaları, bir Hoffmann, bir Edgar Poe, bir Baudelaire, Dostoyevski’ye kıyasla
birer göz boyayıcı, birer edebiyatçı… ‘Suç ve Ceza’, ‘Macbeth’ten beri yazılan
en derin suç psikolojisi etüdü.” Cemil Meriç ise bu tespite, şu tepkiyi verir:
“Doğru ama insanı tanımak böyle bir üzüntüye değmez mi?”
Hem Vogue, hem de Meriç hiç de haksız değildir. Nasıl
olsunlar? Meriç, ‘Bu Ülke’de ‘Suç ve Ceza’ ile ilgili şu notu düşer: “Dosto,
ıstırabın romancısı. Istırabın, isyanın, merhametin ve şuuraltının…
Raskolnikov, fahişe Sonya’nın önünde eğilirken ‘Senin önünde değil, acı çeken
bütün insanlığın önünde diz çöküyorum.’ der. Suç ve Ceza, insan ruhunun
uçurumlarını, mağaralarını, dehlizlerini tarayan bir kitap…”'Suç ve Ceza'
şüphesiz yukarıda bahsi geçen övgü ve tespitleri layıkıyla hak eden bir kitap.
Okuduğum zamanki bilinç seviyem mi, yoksa dünyaya Dostoyevski gibi
bakamadığımdan dolayı mı bilemiyorum, Raskolnikov ile belli bir ruhani temas
sağlayabilmeme rağmen bazı şeyleri anlamakta epey güçlük çekiyordum.
Zorlanıyordum, zira romanı anlam ummanının bitimsiz alanına çeken o kırılma
anı, cinayeti işleme sürecini ve cinayet kararı alındığı anı anlamak mümkün
değildi benim için. Edebiyatla içli dışlı olup, dramanın temellerine dair
birikim yaptıkça bırakınız bu sorunun cevabın almak, izahta gittikçe zorlanmaya
başladım. Tefeci kadının kanına niye girmişti Raskolnikov? Cevabı, yıllar sonra
keşfedeceğim başka bir ummanda bulacaktım: Cemil Meriç. Bu Ülke’de suça ve
suçluya bakış açımı kökünden sarsıp, değiştiriyordu merhum: “Yaşadığımız
dünyada suç kaçınılmaz bir olay. Büyük adamla sokaktaki adam ayrı kanunlara
tâbi. Daha doğrusu, büyük adam için kanun yoktur. O, bir gayenin emrindedir;
insanlığın hayrı için kalabalığın suç saydığı herhangi bir hareketi
işleyebilir. Meselâ bir Kepler’le bir Newton’un keşifleri, şu veya bu sebepten
dolayı içtimaileşemiyorsa, bu sebepleri ortadan kaldırmak için çekinmemek lâzım.
Ama bu uğurda bir, beş yüz kişi feda edilecekmiş... Varsın edilsin. Bütün kanun
koyucular, Solon, Muhammed veya Napolyon, suçludurlar. Suçludurlar çünkü
ataları tarafından konulan, çağdaşları tarafından saygı gösterilen yasaları
çiğnemişlerdir. Kan dökmekten de çekinmemişlerdir bu uğurda. Yeni bir
hakikatin, yeni bir düzenin müjdecisi olmak isteyen, bir kelimeyle söyleyecek
sözü olan herkes suç işlemek zorundadır.”
Bu cümleler, sadece bir roman çözümlemesi için elime ulaşan
tahlisiye simidi olmadı, aynı zamanda Dostoyevski başta olmak üzere, anlamakta,
kendime izahta epey zorlandığım birkaç yazarı daha idrake vesile olmuştu.
Tam da bu noktada azıcık sakinleşip, yazarın hayatına genel
bir bakışta bulunmazsak, birazdan yazılanları anlatmak ve anlamak
zorlaşacaktır.
Kimdir bu Fyodor
Mihayloviç Dostoyevski?
11 Kasım 1821 tarihinde Moskova'da doğdu. Babası Yoksullar
Hastanesi'nde çalışan eski bir ordu cerrahı, annesi de bir tüccarın kızıydı.
Dostoyevski'nin çocukluğu, zorba ve sarhoş bir babayla hasta bir anne arasında
geçti. On altı yaşındayken annesini kaybetti Dostoyevski. 1837 yılında
Petersburg Askeri Mühendislik Okulu'na girdi. O sıralarda özellikle şiddet ve
cinayet konularını işleyen kitaplar okumaya başladı. Okulu bitirdikten bir süre
sonra, edebiyatla uğraşabilmek için askerlikten ayrıldı. Daha sonra büyük bir
trajedi yaşadı ve babası, köylüler tarafından öldürüldü.
Sonra gelen parasızlık ve sefalet günleri… Bunun üzerine bir
de Sara hastalığı. Nereden bakılırsa bakılsın zor ve buhranlı bir hayat.
1846'da(25 yaşında) ilk romanı
‘İnsancıklar’ yayımlandı. Çarlık rejimine karşı siyasi toplantılara katıldığı
için tutuklandı ve kurşuna dizilerek idam edilmesi yönünde karar çıktı. Son
anda çıkarılan çarlık fermanı ile cezası sürgüne çevrildi. Sibirya'nın Omsk
bölgesinde dört yıl ağır hapse ve er rütbesiyle dört yıl askerlik hizmetine
çevrildi. Büyük eziyetler, yokluklar yaşadı, akıl almaz işkencelerden geçti,
ağır işlerde çalıştırıldı. Mahkûmiyetinin son yıllarını bir askeri inzibat
taburunda geçirdikten sonra 1857'de çocuklu dul bir kadınla evlendi; ancak bu
evlilik mutluluk getirmedi.
Bu yıllar, yazarın ruhunda onarılmaz derecede derin izler
bıraktı. 1862 yılında yayımlanan ‘Ölü Evinden Hatıralar’, yazarın mahpus hayatının canlı bir
anlatımıdır. Bu arada kardeşi ile birlikte önce Vremya, sonra da Epoha adlı
dergileri çıkardı. Tüm eserlerinin anahtarı olan Yeraltından Notlar (Zapiski iz
Podpolya), 1864 yılında yayımlandı. Suç ve Ceza (Prestupleni i Nakazani-1866),
Kumarbaz (İgrok-1867), Budala (İdio-1868), Ebedi Koca (Veşnı muzh-1870),
Ecinniler (Besi-1872) gibi muhteşem eserler birbirini izledi.
Burada bitmiyor hikaye. İlk karısının ölümünden üç yıl sonra
1867'de evlendi. Kumar tutkusu nedeniyle karısıyla ülkesinden ayrılarak
Avrupa'nın kumarhanelerini dolaştı. Bir kızı oldu, tam mutlu olacakken onu
kaybetti ve bu ölüm Dostoyevski’nin ruhunda gençliğinde yaşadıkları kadar büyük
bir hasara neden oldu. Delilik ile arasında incecik bir zar kalmıştı
sanki! 1875'te Delikanlı (Podrostok),
1876'da Bir Yazarın Günlüğü (Dnevnik pisatelja) ve 1879'da Karamazov Kardeşler
(Brat'ja Karamazovı) adlı yapıtları yayımlandı.
9 Şubat 1881'de Petersburg'da öldü.
Yeraltından Notlar’ı okurken ya da izlerken, yazarının
psikolojik roman akımının en büyük temsilcisi olduğunu, romanlarında çevre ve
olay tasvirinden ziyade insan düşünceleri, ruh halleri ve tüm bunların
psikolojik/fizyolojik sıkıntı ve sonuçlarını konu edindiğini bilmek gerekiyor.
İş bu nedenle Dostoyevski romanlarında hep marazi tiplere; hastalara,
suçlulara, asilere, sadist ve aşağılanmışlara sıklıkla rastlanır.
Yeraltından Notlar, Dostoyevski’nin hayatını ve kitaplarını
anlamak için bir anahtar işlevi gören romanıdır. André Gide, Yeraltından
Notlar’ı, Dostoyevski’nin yazarlık hayatının zirvesine ulaştığı, onun bütün
eserlerinin kilit taşı olarak görür. Dostoyevski, aslında uzun bir monolog olan
bu yapıtında; bize bir yanda düşkün, alçakgönüllü (bu alçakgönüllülüğü,
iğrençlik bataklığına gömülüp bundan zevk almaya vardıracak kadar), öbür yanda
da kibirli (kibri, hayatı mahvetmeye vardıracak kadar) hasta ruhlu, karşıt
duygular içinde gidip gelen bir insanın öyküsünü anlatır.
Roman kahramanının patolojik halleriyle Dostoyevski’nin
hayatı arasında bazı paralellikler vardır. Sürgün hayatı sürerken, kardeşine
yazdığı mektupta şöyle diyecektir Dostoyevski: “Mişa, bunun için kızma bana
sakın, düşün ki yapayalnızım, fırlatılıp atılmış bir taş parçasıyım sanki.
Öteden beri karamsar, hasta, alıngan huyluyumdur. Bütün bunları düşün ve
sızlanışlarım haksız, aklıma gelenler de saçma ise bağışla beni!”
Yeraltından Notlar, bu bağlamda bir benlik çözümlemesidir.
Dostoyevski, Yeraltından Notlar’da kendini ve kendi gibi hafakanlar içinde
boğuşan ruhların öyküsünü kaleme almıştır. Elbette ki yazılanlar tamamıyla
hayaldir, bir yazarın zihninin ürünüdür.
İki ana bölüme ayırabileceğimiz romanda, ilk kısım daha çok
ürkütücü gevezeliklerle bezelidir. ‘Yeraltı’ adını taşıyan bu bölümde,
kahramanımız kendini ve düşüncelerini anlatırken, toplumda neden bulunduğunu,
bulunmasının niçin kaçınılmaz olduğunu sanki açıklamak ister gibidir.
İkinci bölümde (Sulu Sepken Üzerine) ise muazzam bir
katastrofa ile birtakım olaylar anlatılır. Buradaki bazı anıların gerçek
olduğunu yazarın hayatından biliyoruz.
Sahnedeki Yeraltından
Notlar: Bilincin her türlüsü acı verir!
Daha önce (2006) Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenmişti
eser. Payidar Tüfekçioğlu’nun performansı unutulmazdı. DT’nin büyük bir başarıyla sahnelediği oyun,
yaklaşık 20 kişilik güçlü bir kadro ile perdelerini açıyordu. Bu, romanın tüm
sıklet ve yıpratıcılığının paylaşılması demekti.
Orijinal metne oldukça sadık kalınan o oyundan sonra Zeki
Demirkubuz’un önceki yıl filme aldığı Yeraltı ise serbest bir uyarlamaydı.
Demirkubuz, kendi zaviyesine göre çekip aldığı sekansları, kendi ürettiği
birtakım eklemelerle bütünleştirmiş, doğrusu çok başarılı olmuştu.
Nadir Sarıbacak, her ne kadar ismini Uzak İhtimal filmindeki
başarılı oyunculuğuyla duyurduysa da, tiyatronun içinden gelen bir aktör.
Öğretmenlik lisansından sonra tiyatro alanında yüksek formasyon alan oyuncu,
2002’de başlayan bir tiyatro kariyerine de sahip. Bu anlamda hem mektepli, hem
alaylı bir arka planı var.
Sarıbacak, son olarak sahnelediği tek kişilik gösterisinde
Yeraltından Notlar gibi, her babayiğidin cesaret edemeyeceği ağır bir yükün
altına giriyor. Yukarıda izah etmeye çalıştığımız ağır ve yıpratıcı bir eseri
tek başına yüklenmek, başlı başına bir cesaret işi.
Eserin kahramanını ete kemiğe büründürüp, üstelik
bunu güncel ve yerel dokunuşlarla Türk izleyicisine yaklaştırabilmek gibi zor
bir yönü de var Yeraltından Notlar isimli tek kişilik oyunun. Bir mayıs böceği
gibi, sayfaları çevirdikçe büzüşüp, kendi içine kapanan bir karakter var
karşımızda. Ve bu büzüşme esnasında daha sivrileşen dil ve doğrudan hedef
alınan insan…
Biliyoruz ki, her metin/tekst/replik yüklü olmak zorunda
değildir. Dostoyevski’nin tarzından kaynaklanan bir ağırlığı var zaten
cümlelerin. Nadir Sarıbacak, oyunun ilk bölümünden başlayarak gittikçe yükselen
bir ivme ile canlandırdığı karakteri ve anlattıklarını o kadar sahicileştiriyor
ki, yazara ve kitaba hakim olma oranında tat bırakıyor seyircinin zihninde.
Kostüm ve aksesuar açısından son derece mütevazı bir oyunla
karşı karşıyayız. Bir sandalye, bir şişe ve bir flütü destekleyen birkaç parça
giysi. Ki bu giysi meselesinde bir de hoşluk var. Oyun, flütü adeta
yabancılaşma efekti gibi kullanırken, kravat/şal paradoksunu ‘dördüncü duvarı
yıkma’ (Breaking fourth Wall) olarak kullanıyor.
İlk bölümdeki tedirgin edici duruş, bireysel ve yıpratıcı
gevezeliklerin, güçlü bir oyunla izleyiciye aksettirilmesiyle, herkesin
içindeki o karanlık noktaya doğru yaklaşılmasıyla etkinliğini artırıyor. Karşıt
hisler arasında mekik dokuyan bir dengesiz olan karakter, adeta bir romanı
sayfa sayfa çevirir gibi içine çekiyor izleyeni. Ve bir anda mutluluğun
korkutucu yüzüyle karşılaşıyoruz oyunda.
İtiraf etmek lazım ki; böylesi hırpalayan, yıpratan bir
metnin, daha önce Payidar Tüfekçioğlu gibi usta bir isimle, belirli bir noktaya
konulan çıtanın aşılabilme sorunsalı ve Yeraltından Notlar’ın anlatıcısının
ağırlığını tek başına taşıyor Sarıbacak.
Sıklıkla aldığı kahkaha reaksiyonu bazı anlarda kimilerini
endişelendirse de, izleyicinin klasik stand-up alışkanlıklarından
kaynaklandığına inandığımız bu durum, oyuncunun ustalığıyla hemen kendi alanına
geri dönüyor ve fazla zedelenmeden seyrine devam ediyor.
Özellikle ikinci perdedeki yemek sekansı usta aktörün oyun
gücünü adeta tepe noktaya taşıyor. O ne muhteşem bir ritim, o ne şahane bir
kişilik değişimi trafiğidir!
Kalp, insanın en karanlık noktasını saklayan
organıdır. Dostoyevski bu karanlık noktaya doğru yolculuğu ele alır Yeraltından
Notlar’da. İlk perdenin sonuna doğru başladığı hikâye anlatıcılığı, ikinci
perdenin ortalarında zirve yapıyor ve zaman/mekândan koparıyor Nadir Sarıbacak.
Son derece yıpratıcı bir kimlik sorgulamasını, aynı
yıpratıcılıkla iki saat boyunca seyirciye azami ölçüde hissettiriyor başarılı
oyuncu. Bir kere zaten yeterince zeki ve hınzır olan kaynağa yakın bir zekâ ile
yaklaşıyor tekste Sarıbacak. Kahramanın sürekli değişen ruh hali, seyircinin
algısıyla adeta oyun oynayan tavrı bazı noktalarda neredeyse ürkütücü boyuta
ulaşıyor. Oyunun isimsiz kahramanının kusursuz zekâsı, asi ve fevri iradesiyle
sürekli taş koyan yapısı, galiba ancak bu kadar net ve gerçekçi çizilebilir.
Sadece metnin iyice işlenip, olağanlaştırılması değil, bu girift ve kararsız
karakterin gizemi, aksiyonu ve yer yer ele avuca sığmazlığı bazı anlarda baş
döndürücü sınırlara dayanıyor. Oluşturduğu karakter ile kurduğu bu yakın temas,
Nadir Sarıbacak’ı seyirci karşısında üstün bir konuma itiyor ve tiyatronun
ruhunda olan o yakın teması büyük bir başarıyla sağlıyor aktör.
Zorlu, can yakıcı, zihnin istiap haddini aşan, kontrolü zor
ve tehlikeli bükümleri olan bir oyun Yeraltından Notlar. Cemil Meriç’in dediği
gibi bitirebiliriz: “Ama insanı tanımak tüm bunlara değmez mi?”
4 Ocak 2013 Cuma
Fransa’da yaşanmış bir kumar ve para hikayesi
Necip Fazıl Kısakürek'in Babıali kitabı hayatıyla ilgili pek çok ayrıntıyı aktarırken, özellikle Fransa'da yaşadıkları ve kumar bağımlılığıyla ilgili ilginç maceralarla doludur.:
Genç Sair, babasının ölüm haberini
aldığı halde mirasına konmuş olmaktan mesut bir hissiz... Hiçbir şey sormadı, hiçbir müdafaaya kalkışmadı.
Parayı, parmaklarının sekline dikkat ettiği vahşi bir eda ile çekip aldı ve
odadan çıktı. Halı döşeli merdivenlerden bası önünde, iniyor.
Cebinde bir iki bin frank var...
Bununla kumar sermayesi yapacak, tahsilini devam ettirecek, Paris'teki fikir ve
sanat muhitlerini fethedecek ve bir koca (Metropolis)i satın alabilecek bir
servet kazanacak!..
Bu hayal şimşeği altında otel
kapısından çıkarken kaskatı bir vakıa ile karşılaştı. Bardaktan boşanırcasına
yağmur... Yanaklarından seller akan mareşal (Ney)in heykeline bakıp bir an düşündü:
- Acaba mesut muyum, bedbaht
mıyım? O müthiş anı asla unutamaz.
Burhan Ümit ile karsı karsıya...
Burhan ağlamaklı:
- Bırak su kuman, kuzum;
derslerine sarıl!.. Yeni ihtiraslar ara kendine!.. Seninle, tiyatro, sanat sergileri,
müze, konferans, konser, kütüphane, bohem kahveleri, serseri meyhaneleri, dansing,
kabare, bütün Paris'i delik deşik edelim... Ama su öldürücü illeti silk, at
üzerinden!.. Kendine acımıyor musun?..
- Kendime acımak için böyle
yapıyorum!
- Öyleyse?..
- Eğer benim o dipsiz uçuruma düşmemdeki
sırrı buseydin yakamı bırakırdın!
-Neymiş o sır!
Söylemedi. Sırrını dile
getirmekten kaçındı. Bunu sırrına bir nevi ihanet saydı. Talebe müfettişiyle macerasını
da tam anlatmadı. Bastı, kulübe doğru uçup gitti. Kime karsı olduğu meçhul,
öyle bir hınç içindeydi ki, kulüpte ve bir defada cebindeki paraya eşit bir kâğıt
çekebilmek için, ayakta, saatlerce bekledi. (Krupye) denilen kumar idarecisi
tam da onun parası kadar bir miktarı ilân edince haykırdı: - Banko!
Masadakiler hayretle "müthiş
oyuncu" diye lâkaplandırdıkları Genç Şaire döndüler. Bu sefil delikanlının
cebinde böyle bir para bulunabilir miydi? (Krupye) Genç Sairden (deklârasyon)
istedi. Yani para göstermesini... O, bir tomar yüzlük frangı masaya attı. Paralar
masa üstünde yelpazevâri yaygın... Paletle kendisine uzatılan çift kâğıdı aldı:
- Kâğıt almaz!
Parayı satan pişkin Fransız
kâğıtlarını açtı:
- Bankoda 9...
Yeşil çuha üstünde bir yürek kızıyla
bir ispati dokuzlusu...
Aynı paletle parasını çekip aldılar.
O da arkasını döndü, hiçbir şey olmamış gibi kapıdan süzülüp çıktı. Pırıl pırıl
cadde... Paris kaynıyor... O, Genç Sair, şehrin kapkara çatıları, esrarlı
bacaları ve her an göz kırpan ışıkları ortasında, kaybolmuş bir çocuk gibi
kimsesiz ve on parasız... Ve "Işık Beldesi" diye anılan Paris'te,
hiçbir yerden hiçbir ümit kıvılcımı göstermez bir karanlıkta... Gözleri
kaldırımlarda, "Kaldırımlar" şiirini içinde biriktire biriktire
saatlerce, yayan, oteline gitti. Odasına çıktı, aynanın karsısına geçti, uçları
simsiyah tırnaklarıyla yanaklarını kanatırcasına tarayarak ağlamaya başladı:
- Allah’ım beni kendi kendimden kurtar!
MARSİLYA treninde... Bileti üçüncü
mevki... Cebinde de, birkaç gün sonra Marsilya'dan İstanbul'a kalkacak lüks bir
vapurun ikinci mevki kamara bileti... Biletleri kendisine arkadaşları sağlamış
ve gara kadar gelerek tren kalkıncaya dek beklemişlerdir. Çünkü ne olur, ne
olmaz; tren kalkmadan fikir değiştirip atlayabilir ve yine eski uçuruma düşebilir
o... Bu şüphe, arkadaşlarının hallerinden okunmaktadır.
Tahsisatının kesildiği ay üstüne
aylar geçtiği halde yerinden kıpırdamamış, İstanbul'daki dayısından gelen
paraları hep aynı sadakatle yürek kızına yedirmiş ve isin tuhafı, Burhan Ümit
de dahil, bütün Türk arkadaşlarından büsbütün kopmuştur. Onlar, topyekûn,
nazarında bozulmasından korktukları cüce muvazeneleri içinde suların
sürüklediği çöpler... Hiçbirinde, kötü yolda da olsa, kendi kendisini asma
hasreti yok... Başlangıçta, Burhan Ümit ile Paris'in sanat ve kültür çevrelerinde
boy gösterirken bile Türklere, yeni Türkiye'ye, Tanzimat’tan beri basını almış
giden maymun makyajlarına, hatta topyekûn insanlığa (aforizm)ler savurduğunu,
bütün oluşları sahte kabul ettiğini bilen arkadaşları, bir gün onu yatağında
bastılar ve:
- Haydi İstanbul, her sey hazır!
Diyerek trene bindirdiler.
Yine bir gün, (Türketi) kahvesinde
geniş bir talebe halkasına söyle demişti:
- İnsanlık derin bir buhran
yasıyor ve ruhunu, kurtarıcısını arıyor. Elbette zamanı gelecek ve büyük bir
zuhur doğacak... Büyük bir zuhur... Köse baslarını tutacak bir heyula şahsiyet,
kollarını açarak "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye haykıracak!
Arkadaşları, karınca kararınca, boşluklarım
ve tesellilerini içki ve kadında ararken, o, bunlardan hiçbirinde ıstırabının merhemini
bulamamış ve yürek kızıyla ispatı dokuzlusunda karar kılmıştı. Bu işte bir sır
vardı ama neydi?..
Onu biraz sonraya bırakalım...
İlâve katar olduğu için bomboş
trende, bir uçtan öbür uca gidip geldi; sonra en uygun yer olarak, ışıkları
pörsük bir vagonun tahta sıralarından birine çöktü. Tren o kadar bos ki,
kendisini devlet reislerine mahsus hususî bir katarda hayal edebilir. (Dostoyevski)yi
düşünüyor. O da kumar hastası... Berlin'de saatini satıp kumara giden, öz
nefsine hakaret ihtiyacında bu (mujik) ruhlu romancının cesareti bütün Avrupa
(b'urjuva)larını hayret ve dehşete düşürmüş ve dehasına, ukdeli seciyesine dair
kasideler söyletmişti.
Hey gidi, hey, dedi kendi
kendisine; eğer benim yaptıklarımı, nefsime ettiklerimi bilselerdi o ahmak burjuvaların
çeneleri dizlerine düşerdi. Eza... O, ezayı seviyordu, nefse ezayı... Ve bunu şeytanî
yolda, hep nefsine inanarak, çalışarak ve aldanarak arıyordu.
Bu dava çetinlerin çetini...
Paris'te pek az gördüğü bir sahne
olarak, Marsilya'ya sabahın is saatlerinde indi. Kumarsız uyanık geçen bir
geceden sonra... Doğru, biletini cebinde taşıdığı vapur kumpanyasının
bürosuna...
- Vapur ne zaman hareket ediyor?
- Bilette yazılı...
- Bakmadım.
- Üç gün sonra...
Bak sen simdi ise! Marsilya'da üç
gün kalmaya mecbur... Hâlbuki cebinde, arkadaşlarının tren kalkarken
uzattıkları zarf içindeki para pek az bir şey... Marsilya, her dilin konuşulduğu
bir Bâbil kulesidir. Dört beş arsın genişliğinde veya darlığındaki pis
sokaklardan en şatafatlı caddelere kadar her renkten örnekler...
Parasına göre, çöp deresi en pis
bir sokakta en pis bir otel buldu. Burada üç gün kalabilir ve pazardan alınma
kuru yemeklerle idare edebilir. Genç Saire, ancak (Bodler) gibi mücerret pise âşık
bir sanatkârın hoşlanabileceği bir oda gösterdiler. Ölü, ölünün son nefesi
kokan bir oda... Teneşire benzer bir yatak ve bir kösede yarı açık çekmecesi şişmiş
ve çarpılmış bir konsol.... Bir koltuk mumyası ve kan izlerine benzeyen lekelerle
benekli sararmış, patiska perdeler... Yarı açık çekmecede, belki 19'uncu
asırdan kalma, betonlaşmış bir francalanın uç kısmı...
Bağırsakları paslı yaylar halinde dışarıya
fırlamış koltuk ölüsünün dizlerine oturdu. Şeytanın kulağına kadar eğilmiş,
fısıldadığını işitir gibi:
- İnsan bu hale gelince mutlaka
kumarda kazanır. Senin şu andaki şartlarına göre sansın büyük!.. Ne yap yap,
bir çare ara! Şans böyle anları gözler.
Ürperdi. Fısıltı devamda:
- Acenteye gider, kamara biletini
güverteyle değiştirebilir, farkı olan parayı alabilirsin!.. Olmadı; konsolosluk
da var... Çarene bak, biraz para bul! Durma!
Geceliğini peşin aldıkları otelden
çıktı; kumpanyaya gitti ve şeytanın dediğini kolayca yerine getirdi. Birkaç yüz
frankla Marsilya'yı hoplatacak... Ne kadar mutlu!.. Telefon rehberi... Kulüp
isimleri... Paris'te azası olduğu kulübün kartıyla giriş, yolunuş ve 10 parasız
çıkış... Ertesi günü otelde kalacak parası bile yok..
Türk Konsolosluğunun adresini
öğrendi. (Avenü Prado) dedikleri şahane cadde üzerinde... Gitti. Bütün
konsolosluklar orada ve önleri bahçeli şirin villâlar içinde... Bir hayli
arandı. Baktı; içinde ısırganların türediği bakımsız bir bahçe... İçeriden de
cızbız köfte kokusu geliyor... Basını kaldırdı: Türk Konsolosluğu...
Konsolos feleğin çemberinden geçmiş,
gayet pişkin bir kırnata... Hemen ziyaretin gayesini anladı ve dedi:
- Vatana iade tahsisatımız bitmiştir.
Size yardım edemem!
- Fakat ben hükümet talebesiyim:
(Röpatriyaj - vatana iade)sini isteyen herhangi bir serseri değilim.
- Bir şey yapamam!
- Ya ben ne yaparım?
- İsterseniz intihar edin! Biz alışığız
böyle manzaralara... Bu kadar!..
Çıktı. Akşam oluyor. Karnı da
aç... Konsolosa, kokusu gelen köftelerden küçük bir ikramda bulunmasını rica
edemezdi. Haydi, açlık çekilsin; ya geceleyeceği yer?. Yürüdü. Bir meydanlık...
At yarısı sahası... Bir tarafta, iri ağaçlardan sonbaharın silkelediği
yapraklarla kabarık bir şilte...
Uzanıp yattı ve sinir
yorgunluğundan hemen sızdı. Yüzünde bir sıcaklık... Gözlerini açtı. Güneş... Kalktı,
silkelendi. Biraz ileride bir kumsal... Ayakkaplarını çıkararak dizlerine kadar
suya girdi. İleride ağ atan balıkçılar ve kıyıda karaya çekilmiş kayıklar... Bu
kayıklardan karaya çekilmiş birinin önünde, kumlara dökülmüş kara kara şeyler...
Bunlar keçiboynuzu, kayık da keçiboynuzu yüklü bir mavna... Oturdu, zil çalan
karnını kumlardan topladığı keçiboynuzlarıyla tıka basa doldurdu; balıkçıların şarkılarını
dinledi ve güneş orta yere yaklaşırken doğruldu, yarış yeri istikametinde
yürüdü. Meydanlıkta bir bankoya oturdu ve güneş altında biraz kestirdi.
Uyanınca gördü ki, yarış sahası insanlarla dolu... En cicili bicili kılıklarıyla,
tahta bir parmaklığın sınırladığı dış yol üzerinde cevelân halindeler... Aman!
Aralarında, silindir şapkalı, dolama ipek kravatlı, göğsü dürbünlü, bizim
konsolos cenapları!.. Parmaklığa koştu. Konsolos tam önünde... Elini uzattı ve
konsolosu omuz basından kavradı. Konsolos dehşetle:
- Siz misiniz?.. Ne
yapıyorsunuz?.. Yabancılardan çekinmiyor musunuz?
- İsterseniz beni polise teslim
edin! Sizi asla bırakmam!
- Ne istiyorsunuz?
-Para!
- Çekiniz elinizi yakamdan!..
- Çekmem! Para!
- Aksama doğru konsolosluğa gelin
de görüselim: Konsoloslukta bir makbuz, imza ve 1000 frank... O da gitti, o da
kumar vergisine yatırıldı ve üçüncü geceyi mahut otelde geçirdikten sonra
vapur... Vapurda, su bir aralık Dışişleri Bakanlığı yapan Feridun Cemal
(Erkin)... O da talebe ama hali vakti iyi olanlardan... Birinci mevki
kamarasında seyahat ediyor ve lüks düşkünü yolcular arasında, daha o zamandan
bir "sefir-i kebir" edasıyla boy göstermeyi biliyor. Genç Sair,
geceleri kamarasına çekiliyormuş gibi yaparak güverteye iniyor da gündüzleri
onun yanından ayrılmıyor; böylece kendisini birinci mevki yolcusu diye
gösterebiliyor.
İkinci gece miydi, neydi,
güvertede, iyi kalpli bir Türkün şiltesinde bulduğu sığınakta fena halde üşüdü,
kalktı, lüks kamaraların bulunduğu hususî güverteye çıktı, dışarıdan
görülmemesi için camları beyaz boyalı bir kamara gördü. Kapısında "banyo
salonu" levhası... Girdi, kapıyı kilitledi, banyoyu sıcak suyla doldurdu
ve sabaha kadar orada kaldı.
Bir gece de, yine aynı hususî
güverteden geçerken garip bir hadise... Battaniyelere sarılı başı kukuletalı
bir adam, iki yanında iki ızbandut, denize doğru işaretler çakıyor, yumruk
sallıyor ve anlaşılmaz homurtularla söyleniyor. Saldırgan deli halinde bir
adam... Şezlongdan doğrulur gibi olunca iki yanındaki ızbandutlar onu kavrıyor
ve şezlonguna yatırıyorlar... Tevekkeli değil; iki gün önce vapur, gayet
yakından takip ettiği Fransa kıyılarından geçerken birdenbire durmuş ve bir motorla
gemiye dört yanı kapalı bir sedye getirilmişti... Yolculara karsı bahane su olmuştu:
- Geminin doktoru hastalandı ama
telsizle yeni doktor ve hastayı nakletmek için sedye ve bakıcı istedik...
Derken geminin lüks kamaralar
salonunda "Feridun Paşa" adlı, Mısır Kral ailesi yakınlarından (lord)vârî
bir insan... Etrafında da koca bir maiyet...
Genç Sair, çok geçmeden öğrendi ki, kimsecikler görmesin diye gece
yarıları güverteye çıkarılan mecnun halli adam, meşhur Mısırlı Prens Seyfeddin’dir;
deli olmadığının ispatı için İstanbul'a götürülmektedir, zira Prensin
akıllılığı ispat edilecek olursa muazzam bir mirasa konacaktır ve miras dışı
bırakılması maksadıyla İngiltere'de bir akıl hastanesine yerleştirilmiş, deli
olduğu iddia edilmiş ve işte taraflılarından Feridun Pasa eliyle kaçırılmıştır.
O zaman, dünyayı birbirine katan
hadise... Bütün nesir vasıtaları bu isle, bu Mısır saray entrikasıyla meşgul ve
Prensi kimin ve nasıl kaçırdığı, nereye götürdüğü, ne halde olduğu meçhul...
Hattâ meşhur (Tayms) gazetesi Prensi bulacak, yerini haber verecek ve röportaj
yapacak ilk gazeteciye 1000 İngiliz lirası vereceğini ilân etmiş...
Genç Sair bu son ikramiye
vaadinden habersiz; fakat isin gazetecilik kıymetini biliyor ve İstanbul'a varır
varmaz, Darülfünun talebeliği boyunca kadrosunda çalıştığı "Vakit"
gazetesine bu mevzuda parlak bir röportaj hazırlamayı düşünüyor. Öyle ya;
bundan sonra hayatı ne olacaktır?... Babıâli'den başka çimleneceği bir yer var
mıdır?..
İleride, yine Babıâli'den bir deli
doktorunun kim bilir kaç para karşılığında akıllı raporu vereceği zır deli,
nefis bir fırsat...
(Babıali / Sayfa 31-38)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)































