Ünlü Fransız eleştirmen Melchior de Vogue (diplomatlık,
antropologluk, oryantalistlik gibi daha pek çok kostümü de vardır) –ki merhum
Cemil Meriç, Vogue için ‘Rus romanının Kristof Kolomb’u’ der- 1892’de kaleme
aldığı ‘Rus Romanı’ isimli kitabında şöyle yazmıştır: “Romanı zevk için okuruz
umumiyetle, hastalanmak için değil. ‘Suç ve Ceza’yı okumak, kendini isteyerek
hasta etmektir. Kitabı okurken, daima bir ruh sancısı duyarsınız. Her kitap,
yazarla okuyan arasında bir düello; yazar bize bir hakikat, bir hayal veya bir
korku aşılamaya çalışır; biz de ya kayıtsızlığı-mızla karşı koyarız ona, ya
aklımızla. ‘Suç ve Ceza’da yazarın dehşet verme kabiliyeti, orta bir
hassasiyetin dayanamayacağı kadar büyük. Ürpertici eserlerin en tanınmış
ustaları, bir Hoffmann, bir Edgar Poe, bir Baudelaire, Dostoyevski’ye kıyasla
birer göz boyayıcı, birer edebiyatçı… ‘Suç ve Ceza’, ‘Macbeth’ten beri yazılan
en derin suç psikolojisi etüdü.” Cemil Meriç ise bu tespite, şu tepkiyi verir:
“Doğru ama insanı tanımak böyle bir üzüntüye değmez mi?”
Hem Vogue, hem de Meriç hiç de haksız değildir. Nasıl
olsunlar? Meriç, ‘Bu Ülke’de ‘Suç ve Ceza’ ile ilgili şu notu düşer: “Dosto,
ıstırabın romancısı. Istırabın, isyanın, merhametin ve şuuraltının…
Raskolnikov, fahişe Sonya’nın önünde eğilirken ‘Senin önünde değil, acı çeken
bütün insanlığın önünde diz çöküyorum.’ der. Suç ve Ceza, insan ruhunun
uçurumlarını, mağaralarını, dehlizlerini tarayan bir kitap…”'Suç ve Ceza'
şüphesiz yukarıda bahsi geçen övgü ve tespitleri layıkıyla hak eden bir kitap.
Okuduğum zamanki bilinç seviyem mi, yoksa dünyaya Dostoyevski gibi
bakamadığımdan dolayı mı bilemiyorum, Raskolnikov ile belli bir ruhani temas
sağlayabilmeme rağmen bazı şeyleri anlamakta epey güçlük çekiyordum.
Zorlanıyordum, zira romanı anlam ummanının bitimsiz alanına çeken o kırılma
anı, cinayeti işleme sürecini ve cinayet kararı alındığı anı anlamak mümkün
değildi benim için. Edebiyatla içli dışlı olup, dramanın temellerine dair
birikim yaptıkça bırakınız bu sorunun cevabın almak, izahta gittikçe zorlanmaya
başladım. Tefeci kadının kanına niye girmişti Raskolnikov? Cevabı, yıllar sonra
keşfedeceğim başka bir ummanda bulacaktım: Cemil Meriç. Bu Ülke’de suça ve
suçluya bakış açımı kökünden sarsıp, değiştiriyordu merhum: “Yaşadığımız
dünyada suç kaçınılmaz bir olay. Büyük adamla sokaktaki adam ayrı kanunlara
tâbi. Daha doğrusu, büyük adam için kanun yoktur. O, bir gayenin emrindedir;
insanlığın hayrı için kalabalığın suç saydığı herhangi bir hareketi
işleyebilir. Meselâ bir Kepler’le bir Newton’un keşifleri, şu veya bu sebepten
dolayı içtimaileşemiyorsa, bu sebepleri ortadan kaldırmak için çekinmemek lâzım.
Ama bu uğurda bir, beş yüz kişi feda edilecekmiş... Varsın edilsin. Bütün kanun
koyucular, Solon, Muhammed veya Napolyon, suçludurlar. Suçludurlar çünkü
ataları tarafından konulan, çağdaşları tarafından saygı gösterilen yasaları
çiğnemişlerdir. Kan dökmekten de çekinmemişlerdir bu uğurda. Yeni bir
hakikatin, yeni bir düzenin müjdecisi olmak isteyen, bir kelimeyle söyleyecek
sözü olan herkes suç işlemek zorundadır.”
Bu cümleler, sadece bir roman çözümlemesi için elime ulaşan
tahlisiye simidi olmadı, aynı zamanda Dostoyevski başta olmak üzere, anlamakta,
kendime izahta epey zorlandığım birkaç yazarı daha idrake vesile olmuştu.
Tam da bu noktada azıcık sakinleşip, yazarın hayatına genel
bir bakışta bulunmazsak, birazdan yazılanları anlatmak ve anlamak
zorlaşacaktır.
Kimdir bu Fyodor
Mihayloviç Dostoyevski?
11 Kasım 1821 tarihinde Moskova'da doğdu. Babası Yoksullar
Hastanesi'nde çalışan eski bir ordu cerrahı, annesi de bir tüccarın kızıydı.
Dostoyevski'nin çocukluğu, zorba ve sarhoş bir babayla hasta bir anne arasında
geçti. On altı yaşındayken annesini kaybetti Dostoyevski. 1837 yılında
Petersburg Askeri Mühendislik Okulu'na girdi. O sıralarda özellikle şiddet ve
cinayet konularını işleyen kitaplar okumaya başladı. Okulu bitirdikten bir süre
sonra, edebiyatla uğraşabilmek için askerlikten ayrıldı. Daha sonra büyük bir
trajedi yaşadı ve babası, köylüler tarafından öldürüldü.
Sonra gelen parasızlık ve sefalet günleri… Bunun üzerine bir
de Sara hastalığı. Nereden bakılırsa bakılsın zor ve buhranlı bir hayat.
1846'da(25 yaşında) ilk romanı
‘İnsancıklar’ yayımlandı. Çarlık rejimine karşı siyasi toplantılara katıldığı
için tutuklandı ve kurşuna dizilerek idam edilmesi yönünde karar çıktı. Son
anda çıkarılan çarlık fermanı ile cezası sürgüne çevrildi. Sibirya'nın Omsk
bölgesinde dört yıl ağır hapse ve er rütbesiyle dört yıl askerlik hizmetine
çevrildi. Büyük eziyetler, yokluklar yaşadı, akıl almaz işkencelerden geçti,
ağır işlerde çalıştırıldı. Mahkûmiyetinin son yıllarını bir askeri inzibat
taburunda geçirdikten sonra 1857'de çocuklu dul bir kadınla evlendi; ancak bu
evlilik mutluluk getirmedi.
Bu yıllar, yazarın ruhunda onarılmaz derecede derin izler
bıraktı. 1862 yılında yayımlanan ‘Ölü Evinden Hatıralar’, yazarın mahpus hayatının canlı bir
anlatımıdır. Bu arada kardeşi ile birlikte önce Vremya, sonra da Epoha adlı
dergileri çıkardı. Tüm eserlerinin anahtarı olan Yeraltından Notlar (Zapiski iz
Podpolya), 1864 yılında yayımlandı. Suç ve Ceza (Prestupleni i Nakazani-1866),
Kumarbaz (İgrok-1867), Budala (İdio-1868), Ebedi Koca (Veşnı muzh-1870),
Ecinniler (Besi-1872) gibi muhteşem eserler birbirini izledi.
Burada bitmiyor hikaye. İlk karısının ölümünden üç yıl sonra
1867'de evlendi. Kumar tutkusu nedeniyle karısıyla ülkesinden ayrılarak
Avrupa'nın kumarhanelerini dolaştı. Bir kızı oldu, tam mutlu olacakken onu
kaybetti ve bu ölüm Dostoyevski’nin ruhunda gençliğinde yaşadıkları kadar büyük
bir hasara neden oldu. Delilik ile arasında incecik bir zar kalmıştı
sanki! 1875'te Delikanlı (Podrostok),
1876'da Bir Yazarın Günlüğü (Dnevnik pisatelja) ve 1879'da Karamazov Kardeşler
(Brat'ja Karamazovı) adlı yapıtları yayımlandı.
9 Şubat 1881'de Petersburg'da öldü.
Yeraltından Notlar’ı okurken ya da izlerken, yazarının
psikolojik roman akımının en büyük temsilcisi olduğunu, romanlarında çevre ve
olay tasvirinden ziyade insan düşünceleri, ruh halleri ve tüm bunların
psikolojik/fizyolojik sıkıntı ve sonuçlarını konu edindiğini bilmek gerekiyor.
İş bu nedenle Dostoyevski romanlarında hep marazi tiplere; hastalara,
suçlulara, asilere, sadist ve aşağılanmışlara sıklıkla rastlanır.
Yeraltından Notlar, Dostoyevski’nin hayatını ve kitaplarını
anlamak için bir anahtar işlevi gören romanıdır. André Gide, Yeraltından
Notlar’ı, Dostoyevski’nin yazarlık hayatının zirvesine ulaştığı, onun bütün
eserlerinin kilit taşı olarak görür. Dostoyevski, aslında uzun bir monolog olan
bu yapıtında; bize bir yanda düşkün, alçakgönüllü (bu alçakgönüllülüğü,
iğrençlik bataklığına gömülüp bundan zevk almaya vardıracak kadar), öbür yanda
da kibirli (kibri, hayatı mahvetmeye vardıracak kadar) hasta ruhlu, karşıt
duygular içinde gidip gelen bir insanın öyküsünü anlatır.
Roman kahramanının patolojik halleriyle Dostoyevski’nin
hayatı arasında bazı paralellikler vardır. Sürgün hayatı sürerken, kardeşine
yazdığı mektupta şöyle diyecektir Dostoyevski: “Mişa, bunun için kızma bana
sakın, düşün ki yapayalnızım, fırlatılıp atılmış bir taş parçasıyım sanki.
Öteden beri karamsar, hasta, alıngan huyluyumdur. Bütün bunları düşün ve
sızlanışlarım haksız, aklıma gelenler de saçma ise bağışla beni!”
Yeraltından Notlar, bu bağlamda bir benlik çözümlemesidir.
Dostoyevski, Yeraltından Notlar’da kendini ve kendi gibi hafakanlar içinde
boğuşan ruhların öyküsünü kaleme almıştır. Elbette ki yazılanlar tamamıyla
hayaldir, bir yazarın zihninin ürünüdür.
İki ana bölüme ayırabileceğimiz romanda, ilk kısım daha çok
ürkütücü gevezeliklerle bezelidir. ‘Yeraltı’ adını taşıyan bu bölümde,
kahramanımız kendini ve düşüncelerini anlatırken, toplumda neden bulunduğunu,
bulunmasının niçin kaçınılmaz olduğunu sanki açıklamak ister gibidir.
İkinci bölümde (Sulu Sepken Üzerine) ise muazzam bir
katastrofa ile birtakım olaylar anlatılır. Buradaki bazı anıların gerçek
olduğunu yazarın hayatından biliyoruz.
Sahnedeki Yeraltından
Notlar: Bilincin her türlüsü acı verir!
Daha önce (2006) Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenmişti
eser. Payidar Tüfekçioğlu’nun performansı unutulmazdı. DT’nin büyük bir başarıyla sahnelediği oyun,
yaklaşık 20 kişilik güçlü bir kadro ile perdelerini açıyordu. Bu, romanın tüm
sıklet ve yıpratıcılığının paylaşılması demekti.
Orijinal metne oldukça sadık kalınan o oyundan sonra Zeki
Demirkubuz’un önceki yıl filme aldığı Yeraltı ise serbest bir uyarlamaydı.
Demirkubuz, kendi zaviyesine göre çekip aldığı sekansları, kendi ürettiği
birtakım eklemelerle bütünleştirmiş, doğrusu çok başarılı olmuştu.
Nadir Sarıbacak, her ne kadar ismini Uzak İhtimal filmindeki
başarılı oyunculuğuyla duyurduysa da, tiyatronun içinden gelen bir aktör.
Öğretmenlik lisansından sonra tiyatro alanında yüksek formasyon alan oyuncu,
2002’de başlayan bir tiyatro kariyerine de sahip. Bu anlamda hem mektepli, hem
alaylı bir arka planı var.
Sarıbacak, son olarak sahnelediği tek kişilik gösterisinde
Yeraltından Notlar gibi, her babayiğidin cesaret edemeyeceği ağır bir yükün
altına giriyor. Yukarıda izah etmeye çalıştığımız ağır ve yıpratıcı bir eseri
tek başına yüklenmek, başlı başına bir cesaret işi.
Eserin kahramanını ete kemiğe büründürüp, üstelik
bunu güncel ve yerel dokunuşlarla Türk izleyicisine yaklaştırabilmek gibi zor
bir yönü de var Yeraltından Notlar isimli tek kişilik oyunun. Bir mayıs böceği
gibi, sayfaları çevirdikçe büzüşüp, kendi içine kapanan bir karakter var
karşımızda. Ve bu büzüşme esnasında daha sivrileşen dil ve doğrudan hedef
alınan insan…
Biliyoruz ki, her metin/tekst/replik yüklü olmak zorunda
değildir. Dostoyevski’nin tarzından kaynaklanan bir ağırlığı var zaten
cümlelerin. Nadir Sarıbacak, oyunun ilk bölümünden başlayarak gittikçe yükselen
bir ivme ile canlandırdığı karakteri ve anlattıklarını o kadar sahicileştiriyor
ki, yazara ve kitaba hakim olma oranında tat bırakıyor seyircinin zihninde.
Kostüm ve aksesuar açısından son derece mütevazı bir oyunla
karşı karşıyayız. Bir sandalye, bir şişe ve bir flütü destekleyen birkaç parça
giysi. Ki bu giysi meselesinde bir de hoşluk var. Oyun, flütü adeta
yabancılaşma efekti gibi kullanırken, kravat/şal paradoksunu ‘dördüncü duvarı
yıkma’ (Breaking fourth Wall) olarak kullanıyor.
İlk bölümdeki tedirgin edici duruş, bireysel ve yıpratıcı
gevezeliklerin, güçlü bir oyunla izleyiciye aksettirilmesiyle, herkesin
içindeki o karanlık noktaya doğru yaklaşılmasıyla etkinliğini artırıyor. Karşıt
hisler arasında mekik dokuyan bir dengesiz olan karakter, adeta bir romanı
sayfa sayfa çevirir gibi içine çekiyor izleyeni. Ve bir anda mutluluğun
korkutucu yüzüyle karşılaşıyoruz oyunda.
İtiraf etmek lazım ki; böylesi hırpalayan, yıpratan bir
metnin, daha önce Payidar Tüfekçioğlu gibi usta bir isimle, belirli bir noktaya
konulan çıtanın aşılabilme sorunsalı ve Yeraltından Notlar’ın anlatıcısının
ağırlığını tek başına taşıyor Sarıbacak.
Sıklıkla aldığı kahkaha reaksiyonu bazı anlarda kimilerini
endişelendirse de, izleyicinin klasik stand-up alışkanlıklarından
kaynaklandığına inandığımız bu durum, oyuncunun ustalığıyla hemen kendi alanına
geri dönüyor ve fazla zedelenmeden seyrine devam ediyor.
Özellikle ikinci perdedeki yemek sekansı usta aktörün oyun
gücünü adeta tepe noktaya taşıyor. O ne muhteşem bir ritim, o ne şahane bir
kişilik değişimi trafiğidir!
Kalp, insanın en karanlık noktasını saklayan
organıdır. Dostoyevski bu karanlık noktaya doğru yolculuğu ele alır Yeraltından
Notlar’da. İlk perdenin sonuna doğru başladığı hikâye anlatıcılığı, ikinci
perdenin ortalarında zirve yapıyor ve zaman/mekândan koparıyor Nadir Sarıbacak.
Son derece yıpratıcı bir kimlik sorgulamasını, aynı
yıpratıcılıkla iki saat boyunca seyirciye azami ölçüde hissettiriyor başarılı
oyuncu. Bir kere zaten yeterince zeki ve hınzır olan kaynağa yakın bir zekâ ile
yaklaşıyor tekste Sarıbacak. Kahramanın sürekli değişen ruh hali, seyircinin
algısıyla adeta oyun oynayan tavrı bazı noktalarda neredeyse ürkütücü boyuta
ulaşıyor. Oyunun isimsiz kahramanının kusursuz zekâsı, asi ve fevri iradesiyle
sürekli taş koyan yapısı, galiba ancak bu kadar net ve gerçekçi çizilebilir.
Sadece metnin iyice işlenip, olağanlaştırılması değil, bu girift ve kararsız
karakterin gizemi, aksiyonu ve yer yer ele avuca sığmazlığı bazı anlarda baş
döndürücü sınırlara dayanıyor. Oluşturduğu karakter ile kurduğu bu yakın temas,
Nadir Sarıbacak’ı seyirci karşısında üstün bir konuma itiyor ve tiyatronun
ruhunda olan o yakın teması büyük bir başarıyla sağlıyor aktör.
Zorlu, can yakıcı, zihnin istiap haddini aşan, kontrolü zor
ve tehlikeli bükümleri olan bir oyun Yeraltından Notlar. Cemil Meriç’in dediği
gibi bitirebiliriz: “Ama insanı tanımak tüm bunlara değmez mi?”








romani zevk icin okuruz genelde ama bence, suc ve ceza - yeraltindan notlar, bunlar da da hastalikli bir zevk var, cogumuz onun icin okuyoruz insani ogrenmek icin degil. belirli araliklarla aci cig kofte yeyip yanmak gibi bir sey bence..
YanıtlaSilHatta bu kitaplara benzer tat veren, film oneriniz olursa seviniriz..
Tesekkurler