30 Kasım 2012 Cuma

Muhtaç olduğun kudret film karelerinde mevcuttur!




Malum; Muhteşem Yüzyıl dizisi dolayısıyla ‘sinema ve tarih’ üzerine çokça tartışma yapıyoruz bu günlerde. Topa siyasetçilerin de girmesiyle, bir miktar toplumsal gerilim noktası da oluşturuyor bu tartışma. Esasen tarih başlı başına bir problematik. Galiba esas sıkıntı bizim tarihimize bakarken ‘kurmaca ve gerçek’ arasında sıkışıp kalmamızla ilgili. Hele bizim gibi, tarihi zengin, tarihçisi epey fukara olan bir memleket için. Bizdeki tarihçilerin kahir ekseriyeti pop-corn tarihçi maalesef. Ve sinema, kendi çıkarları uğruna bir oyun hamuru gibi görüyor tarihi. Alıyor eline ve istediği şekli verip, kimi zaman gerçeği tepetaklak edip perdeden bambaşka bir tarih sunuyor bize. Ve bizler, filmlerin başarısı nispetinde inanıyoruz bize sunulan geçmişe. Birazdan bu meseleyi biraz daha açacağız.

Ben Affleck ismi pek çok sinemacı için bir muammamdır. Zira oyuncu olarak bulunduğu  ‘sade suya tirit’ filmlerle pek bir kıymet-i harbiyesi yoktur Affleck’in. Hatta çoğu eleştirmen için, ‘Kötü’ bir oyuncudur. Ancak aynı şeyleri yönetmenlik ve senaristliği için söylemek zordur. Zira geçmişinde Gone Baby Gone ve The Town gibi kalburüstü iki filmi saklar Affleck. Ki bu nedenledir, çoğu kişi onu kurt sinemacı Clint Eastwood’a benzetir.

Ben Affleck: Kötü oyuncu, iyi senarist ve yönetmen. 

Ben Affleck, Joshuah Bearman’ın Tahran’dan Kaçış’ından (Upuzun bir makaledir) yola çıkılarak (Buna Antonio Mendez’in Master In Disguise’inden bazı bölümleri de eklemiş) senarize ettiği tarihsel bir olayı ele aldığı Argo ile karşımızda.

Aslında hiç de fena bir açılış yapmıyor film. Story-board ağırlıklı bir anlatım ile meselenin cemaziyülevveli veriliyor önce: "Dönemin İran Devlet başkanı, ülkedeki yabancı petrol şirketlerini kovup, doğal zenginlikleri İran halkına kazandırınca Amerika ve İngiltere onu indirip yerine, bir kukla gibi kullandıkları Şah’ı getirdi. Şah dönemi ise, İran halkını büyük acılar çektiği, baskı ve zulmün zirve yaptığı bir devirdi. Nihayet halk sürgündeki din adamı Humeyni’ye destek verip, İran devrimini gerçekleştirdi…”

Sabırsız Amerikan milliyetçilerini epey kızdıracak, hatta salondan çıkmasına sebep olacak bu giriş sekansından sonra, onların hoşuna gidecek bir filmi akmaya başlıyor.

Argo, her ne kadar karakterlere çok fazla yaklaşmayı tercih etmese de, Kanada Konsolosunun evine sığınan 6 Amerikalının kurtarılma hikayesini anlatıyor. 

Hikâye şöyle: İran Devrimi’nden sonra yapılan rutin gösterilerin birinde halk, Amerikan konsolosluğunun önünde büyük bir nümayiş tertip eder. 
Amerikalılar, ‘nasıl olsa protestocular içeri girmez’ diye rahattır. Ancak öyle olmaz ve değişik detay planlar ile bilinçli olarak organize edildiği anlaşılan halk, kapıları kırıp içeri girer. Elçilikte bir panik başlar. Kimi belgeleri imha ederken, kimi de kaçmayı düşünür. Argo, kalanları bırakıp elçilikten kaçan 6 Amerikan vatandaşının hikayesine yoğunlaşıyor.

Film, ilerledikçe adeta renk değiştiriyor ve başlarda haklı gibi görünen İranlıların tamamı (Bir tek Kanada konsolosunun hizmetçisi Seher hariç) kötü kişiler olarak sunuluyor. Ben Affleck’in film diliyle hakikatin peşine düşmek gibi bir kaygısı olmadığını anladığımızda ise, Argo, çoktan Amerikan milliyetçiliğini gıdıklayan klişe bir vatanseverlik kostümüne bürünmüş oluyor.

Filmdeki CIA uzmanı Tony Mendez (Ki onu yönetmenimiz Ben Affleck canlandırıyor) Kanada elçisinin evine sığınan altı Amerikalıyı kurtarmak için enteresan bir fikir geliştiriyor. Kendisi Kanadalı bir film yapımcısı kılığında Tahran’a gidecek, kısılıp kalmış altı kişiyi de film ekibinden insanlarmış gibi göstererek kirişi kıracaklardır. Bunun için sahte bir film yapımı kurgulaması lazım.

İki usta isim; John Goodman ve Alan Arkin oldukça iyi iş çıkarmışlar. 

Bu ‘Kanadalılık’ esprisi aslında belirli gerçekliği olan bir durum. Bilmiyorum, Amerikan Devleti, yurtdışına çıkan vatandaşlarına dağıttığı broşürlerde, ‘Eğer Amerikalı olduğumuz için bir tehlike hissederseniz hemen Kanadalı taklidi yapın’ diye yazıyor mu ama bir Amerikan vatandaşı için, tehlikeyi hissettiği an Kanadalı kimliğine gizlenmek, çok popüler bir gerçeklik aslında.

Hikayemize devam edecek olursak; Tony Mendez’in film yapma numarasını inandırıcı kılabilmek için Hollywood’dan profesyonel yardım alması gerekiyor. Bunun için Lester Siegel, John Chambers isimli iki Hollywood çakalını buluyor. Filmin en beğendiğim kısım da bu sahneler oldu açıkçası. Tamamen düzmece (fake)  olan bir filmi legalize etmeye çalışırken, hem Amerikan film endüstrisine sağlam vuruşlar yapıyor, hem de filmi eğlenceli hale getiriyor.

Filmin bu bölümleri adeta aforizma gösterisi gibi. Maymunlar Cehennemi filmini izlerken akla gelen, ‘yalandan film çekme’ fikri, bir ara o kadar ciddi kara mizah yükleniyor ki, biraz daha ısrar edilmiş olsa, ana öyküden sapacak duruma gelecekmişiz. Örneğin, ‘Bir şebeğe bile bir gecede yönetmenlik öğretirim’ diyor kahramanımız. Diğeri ise, ‘Hollywood, yalanın meslek olduğu şehir!’ diyor.

Filmin en büyük zaaflarından biri neredeyse 'iyi' İranlının olmaması. Bir tek Seher var hizmetçi, onun da hikayesi izleyiciye geçirilemiyor. Argo ne yazık ki, 'Kötü'yü verirken bile yeterince altını çizemiyor. Dönen dolabı çözmeye çabalayan İranlı tamamen karton olarak kalıyor. 
Ancak, sadece bu bölümlerde bir derinleşme ve alt metin okuyabiliyoruz. Geri kalan kısımlarda kendini hiç zahmete sokmuyor hikâye. Tabiri caizse, yüzeydekileri toplamakla yetiniyor Affleck.

Mesela yan öyküler derinleşmiyor bir türlü… İhtimal ki, bir miktar trajedi barındıran ‘Tom ve ailesi’nin yan öyküsü, başta ve finalde, kaba fırça darbeleriyle geçiştiriliyor. Rehinelerin iç dünyalarına girmeyi denemektense, aksiyonun hızına kaptırıyor kendini.

Film her ne kadar daha çok politik-gerilim türüne göz kırpsa da, vaktiyle bu türün ustalarından izlediğimiz yapımlara çok fazla yanaşamıyor Argo. Misal bir Costa Gavras, Sydney Pollack ciddiyeti yok. Kaba bir bakışla, ‘dürüst’ bir görüntü verse de, film ilerledikçe politik-gerilimi bırakıp kuru bir milliyetçilik damarına saplanıp kalıyor.

Her şeye rağmen özenli bir film Argo. Bir kere çok büyük bir yapım emeği var. Bu sahne Türkiye'de çekildi. Muhtemelen Eminönü civarları. Bütün tabelalar kapatılmış, Türkiye olduğunu akla getirecek bir emare yok. 
 ‘Kriz çözmede Hollywood etkisi’ denen bir realite de var galiba. Daha önce, hikâye olarak farklılık içerse de, çözüm benzerliği açısından benzer filmler görmüştük. Sanırım Argo’yu diğer, benzer çözüm içeren filmlerden ayıran en büyük özelliği, hızlı kurgusu ve kadrajları. Affleck, bol miktarda yakın ve omuzda çekim ile yer yer seyri zorlaştırsa da, bir tür gerçeklik hissi vermeye çabalıyor. Başlarda çok benzettiğim Wag The Dog’dan da ayrılıyor bu yönüyle. 

Ama hakkını teslim etmek lazım son derece özenli bir film Argo. Filme ritimli kurguyla belli bir adrenalin pompalamayı başarıyor. Tıkır tıkır işleyen bir film mekaniği var. Mekanlar, tiplemeler, dekorlar ve aksesuar oldukça etkileyici. Renkler ve ‘gren’li anlatım inandırıcılık hissini yukarı çekiyor.

Elbette bunda, Affleck’in şimdiye kadar çalıştığı en yüksek bütçeli film olmasının da etkisi var. 45 milyon dolar (Şu ana kadar sadece ABD’de 90 milyon dolar gişe yaparak zarar etmeyeceğini belli etti) bütçeli film, bu yaklaşımıyla doğal olarak gerçek mekânlarda, yani İran’da çekilemezmiş. Bunun yerine ülkemizi tercih etmişler. İran sahnelerinin tamamı Türkiye’de çekilmiş.


Türkiye'den geçen her film gibi, Ayasofya'ya uğramadan edemiyor Argo. Üstelik senaryo gereği hiç de gerek yokken. Maksat turistlik olsun!
Aslında kısmi olarak Türk yapımı bile sayılabilir Argo. Çoğu mekan ülkemizden... İçinden Türkiye'nin geçtiği her Amerikan filminde olduğu gibi Sultanahmet-Ayasofya hinterlandı Argo’da da var. Sultanahmet Camii avlusuna girilip, oradan her nasılsa (bizim bilmediğimiz bir geçiş kapısı olsa gerek) Ayasofya’nın içine geçiliyor. Bunlar doğrudan ülkemizi gösteren sahneler. Bir de, İran’da çekim yapamadıkları için, İranlaştırılmış Türk sokakları, çarşı-pazarı var. Sanat, makyaj, yapım ve oyuncu kadrosunda çalışan Türk sayısı hiç de az değil.

Oyunculuklarda özellikle Goodman ve Arkin çok başarılı. Affleck, yüzündeki o ‘ebleh’ ifadeyi sakalla ciddi anlamda kapatıyor. Ve kendine çok fazla diyalog yazmayarak, oyunculuk yönünü filme fazla dahil etmemesi akıllıca. Sair oyuncular istenileni vermişler. Lakin, bu tür her filmde olduğu gibi, İranlıları oynayan oyuncularda doğal bir ‘Kötülük’ maskesi var.

Argo, Amerikan sistemini ak kaşık gibi göstermiyor ama Amerikalılık tuhaf ve tabansız bir diğerkâmlıkla abartılıyor nedense.

Filmin gerilim dozunun en yüksek olduğu sahne; hava limanı geçişi. Girişinde her ne kadar 'yaşanmış hikaye' dese de, bu kısım kurmaca. 
Toparlayacak olursak, galiba iki Ben Affleck var. Biri; vasatın da altında bir popüler Amerikalı aktör, diğeri; ele aldığı her konuya layıkıyla eğilen ve iyi bir sinema çıkarmayı başaran, akıllı adımlarla ilerleyen bir senarist-yönetmen Affleck. Açıkçası Gone Baby Gone ve The Town ile yönetmenlik yolunda artan bir ivme ile yükselirken, takıldığı ‘ucuz’ milliyetçilik ve klişe tarlasından dolayı ciddi bir duraksama dönemi yaşıyor. Belki de beklenti yüksek tutulduğu için (aralarında benim de bulunduğum) bazılarına hayal kırıklığı yaşatıyor. Argo, ilk sekansı dışında adım adım Amerikan seyircisini mutlu etmek için çekilmiş gibi bir yapıda ilerliyor ve ‘Muhtaç olduğun kudret film karelerinde mevcuttur’ mesajı veriyor.

Filmin içeriğiyle ilgili oluşan sorular, aslında sinema ile tarih birlikteliği için sorulan sorulardan ibaret. Anlatılanların ne kadarı kurmaca, ne kadarı gerçek? Cevapların bazılarını biz, senaryoya kaynaklık eden kitaplardan dolayı biliyoruz. Mesela, filmdeki gerilimin tırmandığı anlardan biri olan çarşı-Pazar sahnesi gerçekte yaşanmamış. Keza finaldeki havaalanı sahnesi de tamamen kurmaca.

Gerçeğin kalan parçasını film dışı okumalarla öğrenme imkanımız var elbette ama izleme şansımız yok sanırım. Misal, İranlıların çektiği ‘Şahı gizlendiği Amerikan toprakların alıp getirip, hesap soracak bir ekibin hikayesi’ni anlatan bir filmi hiçbir zaman görmedik. Onun yerine Ghobadi’nin ‘Şah zamanında çok iyi sevişirdik, şimdi her şey yalan oldu’ içerikli Gergedan Mevsimi var elimizde.

Hasıl-ı kelam, Affleck, iyi bir sinema ile, hakikatin peşine düşmektense, Amerikalı izleyicilerin vatanseverlik hislerini okşayan ve ‘Bahsi geçen film Oscar için emir ve görüşlerinize hazırdır!’ içerikli bir filme imza atmış.