16 Eylül 2010 Perşembe

Susarak anlatmak


Diyecektim ki; 
Bakma böyle sessiz göründüğümüze. 
İçimize akar nehirlerimiz bizim.
Ne yükseklerden dökülürüz bin bir vaveylalarla da,
şelalelerimizin altında halı gibi serili huzur göllerimiz sakinleştirir bizi.
Sustum!


Diyecektim ki;
Bakma öyle durgun göründüğümüze.
Ya büyük bir seferden gelmiş, soluklanıyoruzdur,
Ya da yeni bir yolculuk fısıldanmıştır kulağımıza...
Prangalara vursalar bile bizi, gidemesek de yerimizde zıplarız biz!
Sustum!


Diyecektim ki;
Bakma öyle ürkek göründüğümüze...
Yüreklerimiz yiğit yuvasıdır bizim.
Kaf dağının arkasındaki yedi başlı ejderhayı alt etmek için gözümüzü kırpmadan fırlarız ileri.
Ne ki bunun dedikodusunu yapan hafif meşreplerden değiliz biz!
Sustum!


Diyecektim ki;
Bakma böyle renksiz göründüğümüze...
Dalgacı Mahmut bizden öğrendi gökyüzünü boyamayı...
Denizi yırtıp, içine koyu mavi mürekkep damlatmayı da ona biz öğrettik.
Gökkuşağının tüm renkleri göğüs ceplerimizde daima hazırdır.
Hayatımız da, ölümümüz de...
Dünümüz de, bugünümüz de, yarınımız da renkli Türkçe ve sinemaskoptur bizim.
Sustum!


Diyecektim ki:
Bakma öyle tatsız tuzsuz göründüğümüze...
Bin bir çeşit tadı vardır sevdalarımızın.
Ne ki dünyanın acılarına baktıkça kaçar ağzımızın tadı bizim.
Bir misyonumuz da budur esasen;
bir yandan yoğururken geleceği bir oyun hamuru gibi,
bir yandan ferahfeza lezzetler akıtırız inceden.
Sustum!


Diyecektim ki:
Bakma öyle sevgisiz göründüğümüze...
Sentetik sevgi gösterilerinden hazzetmeyiz biz.
Ve boşa harcayacak bir gram sevgimiz de yoktur.
Hedefi vuramayan oku atıp, bununla caka da satmayız.
Cömertizdir üstelik!
Büyük-küçük, uzak-yakın demeden istenmeden uzattığımız ilk şeyimiz sevgidir bizim.
Sustum!


Diyecektim ki;
Bakma öyle zevksiz göründüğümüze...
Sadelik bize geçmişimizden miras.
Başta hayallerimiz ve rüyalarımız olmak üzere,
işlerimiz, ibadetlerimiz, sıradan meşgalelerimiz bile haz vericidir.
Haz alırız maddi ve manevi olan her şeyden...
Bir adımız da zevktir bizim...
Sustum!


Diyecektim ki;
Bakma öyle hissiz göründüğümüze...
Gözyaşlarımız azığımızdır bizim.
Çin'de Maçin'de bir kuşkanadı incinse yankısı yüreğimizden gelir.
Haksızlığa öfkelenir, düşene en çok biz üzülürüz.
Yol gitmekten başka şey bilmez ayaklarımız, hele tekmelemeyi asla öğrenemedik bugüne kadar.
En çok avuç içlerimiz nasırlaşmıştır, el uzatmaktan bizim!
Sustum!


Diyecektim ki;
Bakma öyle yüzsüz göründüğümüze...
İdeallerimiz uğruna kalınlaştırdık yüzümüzün derisini biz.
İş bu nedenle;
bin kere kovsan da kapından bizi, yine geri döneriz.
Ufkumuz nefsimiz adına çizili değil ki, alıngan olsun ruhumuz...
Kimsenin ateşle terbiye edilmesine razı gelemeyiz biz.
Sustum! 

Diyecektim ki;
Bakma öyle tepkisiz göründüğümüze.
Yaralarımıza üflerken öğrendik ıslık çalmayı.
Ve karanlıkta öğrendik küçücük pencereden adını sayıklamayı.
Sahipsiziz, garibiz, yetimiz, biliriz.
Kucaklarken tüm dünyayı, ihanetin ateşten kucağına atılırken bile şikayet etmeyiz.
Zira biliriz; yapan da O’dur, susturan da O’dur, saracak olan da…
Sustum!

13 Eylül 2010 Pazartesi

Muhibe Anne...


Türkan Saylan toprağa karışmış bir kişi. Arkasından konuşmak elbette bize yakışmaz. Ancak ülkemizdeki belli bir grubun Saylan’dan azize çıkarmaya çalıştığını da biliyoruz. Malum, son olarak onun ismini taşıyan bir TV dizisi çekiyorlar.

Özellikle internet ortamında hiç de küçümsenmeyecek bir grup da bu durumdan rahatsız… Hatta bu diziye karşı kampanyalar filan düzenliyor…

Ki ben karşıyım bu tür kampanyalara… Başkasının sözünü kesmesindense, kendi söyleyecek sözü olmalı insanın bence…

Zira ben biliyorum ki, isimsiz binlerce, milyonlarca Türkan Saylan’dan daha azize ve daha kutsal kadın var bu ülkede. Ancak gelin görün ki, aldıkları terbiye ve edepleri gereği hep mütevazı ve mahcuplar…

Muhibe Anne de bunlardan sadece biri.

Çok ilginç bir kişiliktir Muhibe anne!

1933 doğumlu, yani tamı tamına 77 yaşında. Oğlunun işinden dolayı yaklaşık 10 yıldır Amerika’da yaşıyor. Benim de orada bulunduğum sırada evine konuk olmak, menkıbelerini dinlemek, yemeklerini yemek, dualarını almak nasip oldu çok şükür. Tek kelime İngilizce bilmez Muhibe Anne. Ama her hafta sokaktaki Amerikalı komşularıyla çayda bir araya gelir, artık hangi dili konuşursa, anlaşır onlarla. Arkadaşım diyor ki, ‘beni çok şaşırtıyor, komşularımız hakkında en sağlıklı bilgileri o veriyor. Filancanın kocası savcı imiş, falancanın oğlu okula başlıyor bu sene’ gibi…

Bir gün evde ondan başka kimse yokken kapı zili çalmış. Açmış Mevhibe Anne. İki tane Yehova Şahidi. Adamlar bilmiyorlar tabi başlamışlar İngilizce bir şeyler anlatmaya. Muhibe Anne de başlamış Kelime-i Şahadet getirmeye. Adamlar tam 20 dakika konuşmuşlar, Muhibe Anne de 20 dakika ‘Eşhedüannaaaa’ diye devam etmiş. Sonunda herifler pes edip çekip gitmiş. Diyor ki Muhibe Anne; “5 dakika daha dursalardı Allah’ın izniyle Müslüman olacaklardı!’

Diyeceksiniz ki, iyi güzel de, referandum ile Muhibe Teyze’nin ne alakası var?

Anlatayım…

Referandum öncesi Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, ‘İmkan olsa ölüleri bile mezardan kaldırmak lazım’ lafını duyunca duramamış. Oğluna, ‘Beni ülkeme götüreceksin’ diye tutturmuş. Virginia nere, Türkiye nere!!!

Kolay mı gelmek?

Ama Nuh diyor peygamber demiyormuş Muhibe Anne.. Sonunda arkadaşım dayanamamış ve bir haftalık iş izni alarak annesini alıp Türkiye’ye gelmiş.

Macera bitmiyor tabi. Havaalanında oy kullandırtmamışlar ona. ‘Kaydın burada değil, Ankara’da demişler… Seçimden bir gün önce İstanbul’da kalıp seçim günü Ankara’ya gitme niyetindeymiş. Ne acı ki, akşam abdest alırken banyoda ayağı kaymış ve kolu kırılmış 77 yaşındaki annemizin. Acı içinde kıvranmış, kolu alçıya alınmış. Doktor mutlak istirahat demiş ama kim dinler ki?

Seçim sabahı binmiş arabaya, gitmiş Ankara’ya ve oyunu kullanmış… ben bu satırları yazarken gülümsüyordu yüzü eminim… 77 yaşın verdiği huzur ve tevekkül ile üzerine düşen vazifeyi yapmanın rahatlığıyla acılarını çoktan unutmuş durumda…

Şimdi ekranlara bakıyorum, yenilgi şaşkınlığı ile ‘neden böyle oldu’nun cevabını arıyor bazı partiler. Her seçimde milletten yedikleri tokat ile sersemleyen siyasiler için çok önemli ve hikmetli bir gerçekliktir Muhibe Anne’nin hikayesi…

Akledenler için çok da ibretler vardır tabii…

6 Eylül 2010 Pazartesi

BARAN: Viranelerde defineler vardır!



Öyle der şeyhi Şakir’e: “Hârabat ehline hor bakma Şakir; viranelerde defineler vardır…” En esaslı destanlar bu nedenle çıkmaz görkemli mekânlardan. Büyük hikâyeler perişan mezbeleliklerden başlar yükselmeye. Büyük aşklar da öyle. Bana bir tane saray aşkı gösteremezsiniz ki destansı ve erdemli olsun. Sarayda entrika vardır, ihanet, sadakatsizlik ve intikam vardır. Erdem tütsülü bir buğu gibi gezinir harabe koridorlarında. Sadakat seslendirilmeyen kadim bir melodidir. Yokluk, yoksulluk besler duyguları. Varlık zehirli bir gıdadır, enfüsi bir yanılsamadır. Hani memleketimizde genelde oylarıyla gündeme gelir ya çobanlar. Çobanın aşkı her daim üstündür burjuva ve sentetik kristal aşklardan.

Bilenler bilir beni. Öyle çok sert bir Doğu/Batı zıtlaşmasına inanmam. Ancak aradaki farkın bayağı derin olduğunu da bilirim. Stendal’ın Aşka Dair’inde tasvir ettiği Batı tipi aşklar ile Doğu sevdalarının farkını gerek masallarda, gerek kitaplarda, gerekse -çok az da olsa- filmlerde görmek mümkündür. Aşkı aşağılaya aşağılaya -onlar yücelttiklerini zannediyorlar ne talihsizlik!- ‘köpeklik’ düzeyine indiren (Bilmeyenler şaşıracaktır. Elbette ‘Aşk Köpekliktir’ furyasına gönderme yapıyorum) Batı hayranı Doğu modeli de var ama bizim bu haftaki konumuzun dışında.

Bu haftaki önerimiz, aşk üzerine çekilmiş en muazzam filmlerden biri olan Mecid Mecidi’nin Baran’ı… Öyle bir aşk ki mezbeleliğin içinden fışkıran bir pürüzsüz gül yaprağı sanki. Ego, bedbinlik, hodgamlık batağında çırpınırken etrafa sıçrattıklarıyla övünen Batı tipi aşkın tam karşısında dimdik ve asil bir şekilde duran Doğulu bir aşk hikâyesi Baran.

Önce hikâyeyle ilgili bir özet geçeyim: Baran, Tahran’da bir inşaatta kaçak olarak çalışan babasının iş kazasında ayağının kırılması üzerine onun yerini almaya karar veren genç bir Afgan kızının, erkek kılığına girerek inşaatta çalışmaya başlaması ve kız olduğunu fark eden aynı inşaattaki bir Azeri gencin ona âşık olmasının hikâyesini anlatıyor. Bu hikâye fonunda savaşın, göçmenliğin, kimsesizliğin, iyiliğin, kötülüğün, paranoyanın ve daha birçok kavramın etrafında gezdirip duruyor bizi yönetmen Mecidi. Film dünyanın birçok ülke festivalinde sayısız ödül aldı.

Belki çok kısa olarak yönetmenden de bahsetmek lazım: Mecid Mecidi sinemaya 1978’deki İran Devrimi sonrasında oyunculukla adım atar. Öncesinde tiyatro ve dramatik sanatlar alanlarında oyunculuk ve yönetmenlik eğitimi görmüş, daha çok çocuk yönetmenliği konusunda uzmanlaşmıştır. Fakat devrimle birlikte sinemanın etki alanını hesaba katarak bir grup arkadaşıyla sinema yapmaya karar verir ve tiyatrodan uzaklaşır. Bu birlikteliğin önemini her röportajında dile getiren Mecidi’nin devrimin rüzgârıyla sinemaya idealist bir anlam yüklediği gözlenir. Özgün bir dil kurmak için gerekli kaynaklara sahip olduğunun bilinciyle yola çıkan Mecidi, yetkinlik arayışını sinemanın her alanında görev alarak devam ettirir. Muhsin Mahmelbaf’ın Boykot (Baykot, 1985) filmi dâhil olmak üzere beş-altı filmde oyunculuk yapan Mecidi, nihayet Baduk (1992) adlı kısa filmle yönetmenliğe ilk adımını atar. Sonra birbirinden muhteşem filmler gelir: Baba, Cennetin Rengi, Cennetin Çocukları ve Baran…

Anlattığı hikayelerin tamamında üzeri ıslak bir tülle kaplı sevda, yokluk, hüzün ve emek hâkimdir. Mecid Mecidi küreselleşmenin ülke sinemalarını fena etkilediği ve genelde hâkim rengin Hollywood olduğu dönemlerde bile anlatım dili ve atmosferinden asla vazgeçmediği gibi, dudak ısırtıcı bir özgünlük yakalamayı başarıyor filmlerinde. Tıpkı bizim Semih Kaplanoğlu gibi.

Tekrar filmimize dönecek olursak Baran, Doğu’nun artık içselleştirdiği hayatın sert yanına çevrilmiş bir masal projeksiyonu ile minik minik hayatlar ve her biri delip geçici sahneler üzerinden âdeta yağ gibi akan muazzam bir aşk öyküsü. Deminden beri söylemeye çalıştığım şey; yeryüzünde sadece bizim ‘Doğu’ dediğimiz coğrafyaya nasip olan rikkatli ve mızrabı derinlere vuran bir dil var filmde. Öyle bir dil ki perişan bir sefaletin tam ortasından üzerinde toz zerreciği dahi bulunmayan pırıl pırıl bir aşkı anlatabiliyor. Hayatın kendisi balçıktan, duvarlar çökük, evler harabe, kapılar köhne, elbiseler perişan… Ama aşk pırıl pırıl ve neredeyse -sinema adına- ulaşılmaz. Ve sanmayın ki yönetmen bunu Shakespeare metinlerindeki gibi ağdalı tiradlar ile başarıyor.

Hayır!

Ve hatta tam tersi… Belki aşka dair tek cümle bile çıkmıyor aşığın ağzından. Maşuk ise zaten başka şeyler derdinde. Onun derdi kendine yeter! Bir film düşünün ki tepeden tırnağa aşk olan bir hikâyede kahramanlar bütün şunları kimi taşarak kimi sızarak ayan beyan söylüyorlar. Ama erkek olan aşka dair tek kelime etmeden, kadın olansa değil kelime etmek sesini bile işittirmeden yapıyor bunu. Öyle incelikli anlatımı var ki. Mesela âşık, sevdiği kızın tokasında gördüğü saç teline bile dokunamıyor! İşte Baran bu nedenle benzersiz bir yapım.

BARAKA: Ruhanî bir şah eser!



‘Göğe bakmazlar mı, nasıl yükseltilmiştir?
Dağa bakmazlar mı nasıl dikilmişlerdir?
Yeryüzüne bakmazlar mı nasıl döşenmiştir?
O hâlde, öğüt ver.
Sen ancak öğüt verirsin!’
GAŞİYE -18/21



Ben saymadım ama eminim bu konunun ehilleri biliyorlardır; kutsal kitabımızda neredeyse ayetlerin toplamının üçte biri ‘Niçin düşünmüyorsunuz, niye akletmiyorsunuz, niçin tefekkür etmiyorsunuz?’ şeklinde bitiyordur. Bu perspektiften baktığımızda bu kâinat kitabını okumak, ona bakmak, onu fark etmek ve ondan ders çıkarmak insanoğlunun belki de hayata geliş gayesidir.






Sinema keşfiyle beraber hayatı taklit etmeye başlamıştır. Henüz kurgu ve drama keşfedilmemişken tabiatı taklit ve nihayetinde belgesel film türü yaşadığımız dünyayı kamera objektifi kadranıyla kadrajlayarak önümüze sundu. Bu inanılmaz bir şeydi… O güne kadar sürekli gördüğümüz ancak boyutunu, güzelliğini, ayrıntılarını bilmediğimiz şeyler belgesel sinema sayesinde hikmet masamıza serildi.






Sonra teknolojinin gelişmesiyle belgesel sinema bu ibret ve hikmet levhalarını daha da yukarılara taşıdı. Kuşlar belgeseli ile gökyüzüne, Microcosmos ile yer altına gittik beyazperde aracılığıyla. Mars’taki çalışmaları izleyip hayrete düştük, geçmiş medeniyet canlandırmalı belgesellerle tarihi tekrar keşfettik.






Fakire sorarsanız; beni en çok etkileyen belgesel film adı için, kesinlikle Baraka derim.






Özgün ve essiz bir eser olan Baraka, ABD’nin sıra dışı yönetmeni Ron Fricke, Amerikalı son dönem filozoflardan Joseph Chemple’in “The Power of Myth / Mitin Gücü” adlı eserinden aldığı ilhamla çekmiş.






Doğal olarak kitaptaki gibi insanoğlunun tabiat ve kâinatla olan ilişkisini ‘insanlık pedagojisiyle’ sorgulayan ‘Baraka’, görsellik ve müziğiyle kitabı çok aşıp, unutulmaz bir rahmani vird olarak sinema tarihindeki yerini alıyor. Yönetmen Fricke, yaşam biçimlerindeki renkliliği, değişimi ve insanın bunlara etkisini irdeliyor. Yeryüzünün efendisinin, hizmetine verilen nimetlere nasıl ihanet ettiğini anlatıyor Baraka. Bir iç dünya tecrübesinin masalsı görsellik alanına yansıması olan filmde yönetmen, ustalıkla buluşturduğu resim ve sesler aracılığı ile kişisel bir tecrübeyi, her izleyene ilham verecek ve dünya çapında etki yapacak, çok anlamlı bir şahesere dönüştürüyor.






Medeniyet tarihi, insanlığın suç galerisi…






Bu film için, kameraman-yönetmen Ron Fricke, büyük formatlı 70 mm kamerayı 20 yıl aradan sonra yeniden kullanmış. Dönen yıldız kümelerini yakalamak için, hareket kontrollü imgeleri çekme kabiliyeti olan özel bir kamera da tasarlanan bu filmin montajı için de özel bir bilgisayar yapılmış.






Filmde hiç diyalog yok. Sadece birkaç yerde mekânlara ait bilgilendirici alt yazı var. Esasen görüntüler o kadar muhteşem ki herhangi bir diyaloğa ihtiyaç da yok. İzleyici kendi bilgi birikimi nispetinde yapılan kurgudan haz alıyor ve verilmek istenen mesajı damıtıyor.






Genel kurgu açısından bakıldığında Baraka, bir çeşit insanlık tarihi… Hayvanlardan (maymun ile başlıyor) başlayıp, yerli insanlara, ilkel kabilelere, oradan şehirlere, kalabalıklara, savaşa ve yok edişe yöneliyor. Final sekansında ise ellerini boşluğa açmış bir derviş misali kurumuş ağaç ve dallarını görüyoruz. Baraka, bir yönüyle insanoğluna haddini bildiren de bir film. Dünyanın enfes manzaralarını ve ‘kulların’ yıkıcılığını gördükçe maddeten ve manen nasıl ‘ufak’ olduğumuzu idrak ediyoruz. Dünyanın evrende minik bir nokta, insanın da dünyada nasıl minicik olduğunu, karınca yuvası misali büyük metropollerin baş döndürücü hızda akmasından kavrıyoruz.






Her görüntü bir kelimenin anahtarına dönüşüyor. Her anahtar bir kapıyı açıyor ve zihnimiz o kapıdan içeri sızarak hikmet levhaları toplamaya başlıyor. Yabancı olmadığımız bir ritim ile bir idrak koleksiyonu yapıyoruz.

Öğüt ver sen ancak ögüt verirsin!


‘Baraka’ malum; Arapça kökenli bir kelime. Her ne kadar yaygın anlamı ‘bereket’ olsa da, kelimenin içerdiği ‘kutsama’, ‘soluk’ ya da ‘yaşamın özü’ seklindeki mistik anlamların her biri, dünyayı üç kez dolaşmak suretiyle 24 ülkede çekilen ve yapımı 5 yıl süren bu güçlü ve sıra dışı filmde çarpıcı bir kompozisyonla yansıyor.

Filmin yapımcısı Mark Magidson ise birçok şeyin farkında olduğunu bize şu cümlelerle bildiriyor:

“Anlatı veya altyazı olmamasını tercih ettim çünkü bu filmi ve filmin hissiyatını bambaşka bir yere koyardı. Bu nerede olduğunuzla veya neden orada olduğunuzla değil, orada ne olduğuyla ilgili. Bu aslında bir resim yapmak gibi, başta bir kavram var, sonra gidip data topluyorsunuz, çekiyorsunuz bütün bu yerlere gidip, sonra hepsini geri getirip bakıyorsunuz ve sonra da kavramla uyuşanlarla bir yapı oluşturuyorsunuz. Birincisi, yapmak istediğiniz bir fikirle başlamak ve bu fikir de insanlığın sonsuzlukla ilişkisi üzerineydi.”




Baraka’nın müziklerini yapan New Age müziğinin önde gelen ismi Michael Stearns, yerel müzikleri özgün bir akustik kompozisyonla dokuyarak, görsel zenginliği tamamlayan bir ses şöleni ortaya koyuyor.



Hasılı Ron Fricke’in muhteşem filmi Baraka, sinema perdesinden bize şöyle haykırıyor: Kendinden biraz ürk insanoğlu, sen busun işte!


Fragman