11 Ağustos 2025 Pazartesi

Sevabına retorik dersleri: Yetersiz Bakiye!


 

“Kişiye yalan olarak her duyduğunu anlatması yeter”

Hz. Muhammed (SAV)


Maalesef kedi değil insan, yaralarını yalayarak iyileştiremiyor bu yüzden. Değişik şeyler deneyip duruyor bidayetinden beri. Hele ki günümüzde, bazen duadan başka sürecek bir şey bulamıyor yaralarının üzerine, eli kalem tutuyorsa, bazen de kelimelerle sarıp sarmalıyor o yaraları.

Toprağı bol olsun Albert ustanın (Einstein) en sevdiğim lafıdır: “Basit anlatamıyorsa bilmiyordur!”

İsterseniz yazıya bir okuma parçasıyla başlayalım.

Piccadilly’deki Kraliyet Akademisi’nin tiyatro binası, o akşam Londra’nın nemli sisini altınla yıkanmış gibi parlıyodu. At arabalarının tekerlekleri yağmur damlalarıyla cilalanmış kaldırım taşlarında “tak tak” yankılanırken, içeride, tavandan sarkan avizelerin kristalleri mum ışığını yüzlerce kıvılcıma bölüyordu. Salona adım atan konteslerin ipek elbiseleri, her hareketle yumuşak bir fısıltı çıkarıyor; kontlar yakalarına sinmiş tütün ve limon kolonyası kokusu, sahne önünde bekleyen kemanların reçine kokusuna karışıyordu. O gece, Londra yalnızca bir opera izleyecek değildi; iki ayrı kıtadan, iki ayrı estetikten gelen bestecinin gökyüzünde çarpışan yıldızlarını seyredecekti: George Frideric Handel ve Giovanni Bononcini. Bir Alman ile bir İtalyan sanatçı, Londra’nın göbeğinde müzikal atışmaya hazırlanıyordu.

Handel, sahneye çıkmadan önce kuliste ellerini hafifçe ovuşturdu, sanki notaları değil, yıldırımları yönlendirecekmiş gibi duruyordu. Onun müziği, Gotik katedrallerin taş kemerlerinden süzülen bir dua kadar ağırbaşlı, Tanrı’yla yapılan eski bir sözleşme kadar sarsılmazdı. Bononcini ise, perde diğer tarafta, tel tel taranmış saçlarının arasında Akdeniz güneşini saklar gibi gülümsüyor; melodileriyle, bir yaz akşamında açık pencereden içeri giren meltem gibi dinleyicinin ruhuna dokunmayı bekliyordu. Salondaki aristokratlar ikiye bölünmüştü: Bir kısmı Handel’in müziğini kralların ve imparatorların dili sayıyor, diğer kısmı Bononcini’nin zarafetini aşk mektuplarının şairane nefesi olarak görüyordu.

İlk nota, tıpkı karanlık göğe düşen ilk yağmur damlası gibi sessizliğin yüzünü yarıp geçti. Handel’in orkestrayı yöneten elleri, sanki görünmez bir mabedin kubbesini inşa eder gibiydi; kemanlar ağır ağır yükseliyor, viyolalar geniş bir nehir gibi derinleşiyordu. Her akor, sanki Westminster’ın taş duvarlarında yankılanıyor, Tanrı’nın kelamı notalarla yeniden yazılıyordu. Seyircilerden kimileri, Handel’in müziğinde bir imparatorluk yürüyüşünün heybetini duyuyordu. Misal; altın varaklı locasında oturan yaşlı bir kontes, gözlerini kapatıp gençliğinde duyduğu kilise orglarının titreşimlerine dönmüştü.

Sonra sıra Bononcini’ye geldi. Onun elleri, orkestra çukurunda tel koparır gibi değil, bir güvercinin kanadına dokunur gibi hafif hareket ediyordu. Flütler sabah çiyinin damladığı yapraklar gibi tınladı, obualar incecik bir melodiyle salondaki her kalbe pencere açtı. Bononcini’nin aryası başladığında, hanımların yelpazeleri daha hızlı ritim tutmaya başladı; bir gencin dudaklarında, melodinin bıraktığı hafif bir gülümseme gezindi. Handel’in müziği taş sütunlar gibi sağlamdı; Bononcini’ninki ise mermerden oyulmuş bir çiçek kadar narin.

Ve perde kapandığında, alkışlar bir fırtına gibi patladı. Ancak fırtına iki yöne esiyordu: yarısı Handel’in, yarısı Bononcini’nin üzerine. Fuayeye çıkan kalabalık hâlâ bölünmüş, dudaklarının kenarında tartışmaların keskin izi vardı. “Handel’in notaları ilahi,” diyen bir beyefendiye karşılık, “Ama Bononcini’nin melodileri insanın kalbini ele geçiriyor,” diye cevap verdi genç bir hanım. Tüm bu ihtişamın ortasında şair John Byrom, eli paltosunun cebinde mırıldandığı o alaycı dizeleri ısıtıyordu: “Ne tuhaf! Böylesine büyük bir kavga, Tweedle-dum ile Tweedle-dee arasında.” Ve Londra, o gece sahnede iki devin yürüdüğünü sandı; oysa belki de aynı yıldızın iki farklı ışığını seyretmişti.

“Çan çan çan..”

Bu tekrarı aklınızın bir köşesine yazın birazdan kullanacağız.

Byrom o akşam: “Handel ile Bononcini Arasındaki Çekişme Üzerine” başlıklı şiirini şöyle yazacaktı:

“Kimi der ki, Signor Bononcini,
Handel’le kıyaslanmaz, tam bir acemi;
Kimiyse iddia eder: Handel için,
Bononcini’ye mum tutmak bile güç işin!
Ne garip! Böylesine büyük bir kavga,
Tweedle-dum ile Tweedle-dee arasında!”

Bizim dilimizde boş gevezelik edenlere 'çan çan çan' denir. İngilizler de benzer durumlar için 'tweedledum-tweedledee' der. Görünüşe göre anlamsız gürültü çıkarma konusunda tüm kültürler ortak bir dile sahip.Bilmem Twitter’in de buradan çıktığını belirtmeme gerek var mı?

Problem ise şu, eğer bir entelektüelleşme çabanız varsa ve birikim hesabınızdaki bakiye yeterliyse, bu tabiri ödünç alırken bunu eserin esas sahibinden yapmanız daha şık olacaktır.

Gazeteci Ahmet Dönmez’in Hizmet hareketi ya da kendi tabiriyle cemaate duyduğu bastırılmış öfkesini belagat ambalajına sarmaya çalışıp, yüzüne gözüne bulaştırdığı “Cemaat Harikalar Diyarında” başlıklı yazısını retorik bağlamında analiz edeceğiz. Ancak önce söylemek istediğim birkaç husus var.

İmam Buhari’nin eseriyle birlikte “en sahih” kabul edilen Müslim’de Sahih-i Müslim ya da orijinal ismiyle el-CÂMİU’s-SAHÎH) geçen bir hadisi koydum epigrafa. Hadis ayrıca Ebu Davud’da (Edeb bölümünde) ve Buhari’nin (Nikah bölümünde) de geçer.

Müfessirler bu hadisi yorumlarken genellikle İsra suresi 36.cı ayetini refere ederler. Şöyle buyurur ayet: “Bilmediğin şeyin ardına düşme, çünkü göz, kulak ve kalp hepsi sorumludur, mutlaka sorguya çekilecektir.”

Üstad Ali Bulaç bu ayeti tefsir ederken şöyle yazar: “Temelsiz hükümlerden kaçınmak: Bu geniş bir alanı içine alan önemli yasaklardan biridir. Her ne kadar salt ahlaki gibi görünüyorsa da, sonuçları itibariyle hukuktan yönetime, basit komşuluk ilişkisinden dostlukların sarsıntı geçirmesine, ailelerin dağılmasına kadar yol açabilir. Kişi hakkında kesin bilgisi olmayan konularda biliyormuş gibi konuşur da etrafa yayarsa çeşitli zan ve yanlış Kanaatların yerleşmesine sebep olur. Gözün görmediği, kulağın işitmediği, göz ve kulağın görüş işittiğinden kesin emin olunmadığı zan ve kanaatler hüküm vermede mesnet olarak kullanılamazlar. Dedikodu, gıybet, kulaktan dolma bilgiler, uydurma haberler, aslı astarı olmayan söylentiler, yalan şahitlikler, ispiyonlar, gammazlıklar, iftira ve düzmeceler, temelsiz iddia ve tezlerde ısrarcı davranmak vs. bilumum söz ve fiiller bu kapsama girer. Bu kapsamdaki söz ve fiiller hem hedef aldıkları kişileri hem sosyal grup ve toplumları büyük mağduriyetlere uğratır, onların hak ve hukuklarının ihlaline sebep olurlar. Göz görmediği, kulak duymadığı şeyleri görmüş ve duymuş gibi davranırsa ağır sorumluluk getirir. Büyük Mahkeme'de asılsız ve temelsiz iddialarda bulunsalar bile organlar sahiplerinden davacı olacaklardır (bkz. 36/Yasin, 65; 41/F ilet 20). Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Kötü zandan sakının, çünkü kötü zan sözün en yalan olanıdır.””

Bu dibace kısmını özellikle gazetecilik gibi bireysel sorumluk ve düşünceyi bir anda toplumun geneline yayabilecek potansiyele sahip

Manfistoda söyler, uygulamada şaşar!

Daha önce kendisini Richard Kimble’a benzeten Dönmez’in (bakınız “Kimbıl Ahmet” vulgarizasyonu yapmıyorum, oysa zemin çok müsait) manifestosu ile yaşantısı ve yazıları arasındaki muazzam uçurumun bireysel kısımlarını “es” geçerek felsefi ve retorik kısmına bakacağım sadece.

Manifestosunda: "Elbette hakkı gözeterek, insaftan uzaklaşmayarak, hedefi şaşırmayarak, mazlumu unutmayarak, vicdanı kaybetmeyerek, araştırarak, sorarak, doğrulayarak... Objektif gazetecilik yaparak..."diyen sevgili yazarımız, uygulamada ise Bulaç'ın saydığı "kulaktan dolma bilgiler, aslı astarı olmayan söylentiler" kategorisine giren kulis bilgilerini doğrulamadan milletin üzerine boca ediyor.

Tamı tamına Hadisteki "Kişiye yalan olarak her duyduğunu anlatması" İhlali tam da budur.

Pek çok örnek sayabilirim ama benim yazılarımla ilintili olması dolayısıyla hemen bir çırpıda birkaçını sıralayalım: Pinhan örneği: Üç ortaklı olduğunu bildiği halde Ali Çelik'i sahipmiş gibi göstermesi. "İlkokul mezunu" vurgusu: Kişilik haklarına saldırı niteliğinde olması. Yönetim kurulu toplantısı: Sıradan yemeği "yönetim kurulu toplantısı" diye sunması. Sadece bir tek yazıdaki işlediği kabahatler bunlar.

"Gözün görmediği, kulağın işitmediği... zan ve kanaatler hüküm vermede mesnet olarak kullanılamazlar" Tam da Dönmez'in yaptığı şey bu.

"Temelsiz hükümlerden kaçınmak" derken Bulaç'ın kastettiği, Dönmez'in sistematik olarak yaptığı şey.

İşin esas matrak kısmı ise şurada:

Manifestoda "habbeyi kubbe yapmayın" (Ki bunu birazdan detaylı inceleyeceğiz) diyenleri eleştirirken, kendisi de gerçekleri "habbe", dedikodularını "kubbe" yapıyor. Öte yandan Hadiste geçen sorumluluk bilinci ile manifest arasında derin bir uçurum var. "Objektif gazetecilik" iddiası, pratikte "angajman gazeteciliği"ne dönüşüvermiş!

Ahmet in Borderland!

Gelelim Ahmet Dönmez’in kendince muazzam bir buluş zannettiği “Cemaat Harikalar Dünyası”nda “parodik allüzyonuna”. Dönmez’in ididalı başlığına karşı bizim mütevazı ara başlığımız kırıcı olmaz umarım. Zira; Malum olduğu üzre Lewis Carroll'ın Alice'i bir tavşan deliğinden düşerek harikalar diyarına ulaştı. Sevgili Ahmet ise çok daha karmaşık bir yolculukta: ne harikalar diyarında ne gerçek dünyada, sürekli ikisinin arasındaki sınır bölgesinde dolanıp duruyor.

Ve fakat Alice'in düştüğü yer tutarlı bir absürd dünyada en azından - oradaki çılgınlığın kendine has kuralları vardı. Ahmet'in bulunduğu "borderland" ise ne tam gazeteci ne tam propagandacı, ne tam eleştirmen ne tam savunucu olma halinin duçar olduğu bir belirsizlik alanı.

Carroll'ın Alice'i merakla sorular sorar, çelişkileri fark eder, düşünmeye devam ederdi. Sönmez ise kendi yazdığı "Cemaat harikalar diyarında" başlıklı yazısında, başkalarını Alice Harikalar Diyarında Sendromu'yla suçlarken, aslında kendi durumunu tarif ettiğinin farkında değil. Çünkü gerçek sorun harikalar diyarında olmak değil, hiçbir yerde tam olarak bulunamamak, sürekli sınırda salınmak.

Yazıyı analiz edeceğiz ancak şu retorik meselesine basitleştirerek bir göz atalım mı?

Retorik, kısaca ikna etme sanatıdır. Antik Yunan'dan beri insanlar güzel konuşmanın, etkili yazmanın kurallarını öğrenmeye çalışır. Bizim literatürümüzde buna "belagat" deniyor; "maksada ulaştıran güzel söz" anlamında.

Retoriğin üç temel sacayağı var: Logos (mantık), Ethos (güvenilirlik) ve Pathos (duygu). Yani etkili bir metin hem mantıklı olmalı, hem yazarı güvenilir görünmeli, hem de okuyucunun duygularına dokunmalı.

Peki bu nasıl değerlendirilir? Kaynak kullanımına bakarsınız; güvenilir mi, doğrulanabilir mi? Mantık zincirini kontrol edersiniz; sebep-sonuç ilişkileri tutarlı mı? Dil tercihlerini incelersiniz; hangi kelimeler seçilmiş, hangi metaforlar kullanılmış? Ve en önemlisi hedefi sorgularsınız; bu metin okuyucuyu bilgilendirmeye mi, yoksa bir angajman çerçevesinde belirli bir yöne itmeye mi çalışıyor?

Geleneğimizde belağat, sadece güzel konuşma değil, doğru söz söyleme sanatıdır da. Kur'an'ın "En güzel söz Allah'ın sözüdür" (Zümer 23) ayeti, sözcüklerin güzelliğinin hakikatle birleşmesi gerektiğini vurgular.

Ne ki eğer entelektüel bakiyeniz yeterli değilse ortaya facia boyutunda sonuçlar çıkabiliyor!

İş bu çerçevede Dönmez'in "Cemaat harikalar diyarında" yazısına bakalım. Retoriği nasıl kullanıyor, belagat kurallarına ne kadar uyuyor, okuyucuyu nereye götürmeye çalışıyor?

Öncelikle üzülerek vurgulamam gerekiyor ki, Ahmet Dönmez daha yazısına girerken ilk düğmeyi yanlış ilikliyor. Entelektüel Vitrin Süslemeciliği, diyebileceğimiz bir “yetersiz bakiye” hastalığından muzdarip zira! Misal; "Simülakra", "Omega noktası", "makropsi-mikropsi" gibi terimler derinleştirmeden lalettayin atılıyor. Bir tür “uysa da kullandım, uymasa da!” durumu. Oysa Baudrillard'ın "simülakra" kavramı, gerçeklikle kopyasının ayırt edilememesi durumunu anlatır; gel gör ki Dönmez bunu sadece "sahte dünya" anlamında/bağlamında kullanıyor. Omega noktası ise Teilhard de Chardin'in evrim felsefesinden geliyor, burada hiçbir bağlantısı yok.

Yazının bir diğer defosu ise tıbbi terimlerle yaptığı politik hücum. Bir kere; Alice Sendromu'nu politik eleştiri aracı yapmak ciddi bir kategorik hata. Tıbbi bir durumu metafor olarak kullanmak sorun değil, ama sanki bilimsel tanı koyuyormuş gibi sunmak, en hafif tabirle, entelektüel sahtekarlık.

Bir diğer problem ise başlık ve içerik çelişkisi. "Cemaat harikalar diyarında" diyor demesine ama nedense ama Alice'in asıl özelliklerini kullanmıyor, ya çok sevdiği ifade ile “Şark kurnazlığı” yapıyor ya da; “yetersiz bakiye!”

Carroll'da Alice sorguluyor, düşünüyor, çelişkileri fark ediyor. Dönmez ise sadece "yanılsama içindeler" diyor.

Öte yandan çok tehlikeli bir şey daha yapıyor, hadis bağlamında tahrif!

"İsabet ederseniz iki sevap, hata ederseniz bir sevap" hadisini yanlış bağlamda kullanıyor. Bu hadis içtihat konusunda, yani samimi çaba sonrası bile yanılabilecek müçtehitler için. Dönmez bunu "her türlü hata mazurdur" anlamında sunuyor.

Tipik bir “şark kurnazlığı!”

Bir de sosyal psikoloji yanılgısı var ki, belki de en fenası. "Kitle hareketlerinin gerek şartı" derken Le Bon ya da Hoffer okuyormuş gibi yapıyor ama bu konulardaki nüansları ya kaçırıyor ya da görmezden geliyor. Kitle psikolojisi daha karmaşık bir alan olduğunu bilmiyor olabilir lakin.

Son tahlilde daha giriş bölümünde anlaşılıyor ki; Ahmet Dönmez entelektüel kavramları dekoratif olarak kullanıyor, derinlemesine bilmiyor. Retorikte buna "false erudition" - sahte bilginlik deniyor ama ben “Yetersiz bakiye” olarak nitelendiriyorum.

Dediğim gibi ilk düğme yanlış iliklenince artık kavgada yumruk mu sayılacak, girişiyor Dönmez, sağlı sollu, yetersiz bakiyesine bakmadan!

Misal, Ursula K. Le Guin'i yanlış okuyor. Bu sebeple Anarres-Urras dikotomisini tamamen yanlış kullanıyor. Le Guin'in romanında Anarres mükemmel cennet değil, kendi sorunları olan anarşist toplum. Urras da salt kötü değil, hem iyi hem kötü yanları var. Le Guin'in mesajı "her ütopyanın kendi tuzakları vardır" iken, Dönmez bunu basit iyi-kötü dikotomisi yapıyor.

Ne demişti; şark kurnazlığı!

Ayrıca ne kadar farkında bilmiyorum ama çok tehlikeli bir şey daha yapıyor Dönmez; dini terminolojiyi kendi retoriğini güçlendirmek adına sığlaştırdıkça sığlaştırıyor.  "Mülaa'ne", "Gayretullah", "asrın Yezidi" gibi ağır terminolojik kavramları siyasi polemik aracı yapıyor. Mülaa'ne çok ciddi dini terim, bunu daha önce defalarca tarihi çarpıtarak bir bağlam oluşturmayı deneyip, sonunda yanlışını kabul edip özür dilemesine rağmen, bu özründe samimi olmadığını ispat edercesine tekrar yazısına malzeme yapabiliyor!

Ve yine muhtemelen birilerinden duyduğu her lakırdıyı, birer mutlak hakikat gibi üzerimize boca ediyor: Hz. Peygamber, Hz. Hamza, Hz. Ali, Halid bin Velid'i cemaat sanki mevcut siyasi hesaplaşmanın parçasıymış gibi kullandığını ima ediyor, tıpkı yazılarında binlerce defa yaptığı gibi. Kendi kurduğu bir fikre, angajman defosuyla tekrar sarılıyor. Buna, en hafif tabirle,  anokranizm diyebiliriz!

Öte yandan Nursi’den beri kullanılan “Medres-i Yusufiye metaforunu bilerek ve isteyerek çarpıtıyor. Hz. Yusuf'un hapishane kıssasını kendince güncel duruma uyarlarken asıl mesajını ıskalıyor. Hz. Yusuf sabır, tevekkül ve af örneği iken, burada cemaatin bunu "biz haklıyız" argümanı için kullandığı algısını oluşturmayı deniyor.

Ve Alice metaforunun çöp olduğu nokta…

"Halis tavşan peşinde" diyerek Carroll'ın Beyaz Tavşan'ını "bir darbeci paşaya indirgiyor. Bu hem ucuz bir mantık oyunu hem de metaforik tutarsızlık. Zira esas hikayede Alice’in temel motivasyonu meraktır, darbe yapmak değil!

Üstüne üstlük “Bir kepçe de suyundan koy” misali çok ciddi bir teolojik manipülasyon yapmaktan “ar” etmiyor. Cemaatin "Allah bizi daha büyük hizmetlere hazırlıyor" söylemini alıntılayıp, sanki teolojik eleştiri yapıyormuş gibi davranıyor. Oysa bu klasik imtihan teolojisi – bırakanız cemaati, İslam'da çok normal bir yaklaşımdır.

Son tahlilde; son derece sığ ve popülist eleştiri için entelektüel ve dini kavramları istismar etmekten gocunmuyor. Ne Le Guin'i ne Carroll'ı ne de İslam terminolojisi kavramlarını derinlemesine anlıyor!

Kavramsal Parazitlik!

Esas eğlenceli kısma geldi. Kendi çapında bir yazının ortasına kadar kendi çapında bir retorik kurmaya çalışan Dönmez, birdenbire Abdullah Aymaz’ın şu yazısına sarılıyor sımsıkı… Ve direksiyonu başka bir yöne kırıyor.

Felakette burada başlıyor. Satırlar boyunca Aymaz’ın retoriğini alıp alıp tepe tepe kullanıyor. Bir habbe, diyor bir kubbe ki sormayın… Bir yazar için gerçekten hazin bir durum bu.

Bakalım.

Öncelikle biraz önce belirttiğim gibi, başkasının retoriğini gasp söz konusu.

"Habbe-kubbe" tamamen Abdullah Aymaz'ın kavramsal çerçevesi. Dönmez bunu alıp kendi silahı yapıyor. Aymaz'ın yazısında bu kavramlar "temelsiz dedikodulara kanmayın" mesajı için kullanılırken, Dönmez tam tersi amaca kullanıyor.

Ve dahası muazzam bir obsesyonel tekrarlama söz konusu. "Habbe... habbeydi... kubbeydi" dizinini sayısız kere tekrarlıyor. Bu ise çok net bir retorik yetersizliğin işareti; kendi kavramsal çerçevesi olmadığı için ödünç aldığıyla idare ediyor.

Üstelik Aymaz Hoca, "habbeyi kubbe yapmayın" derken "küçük şeyleri büyütmeyin" demek istiyor. Dönmez ise aynı kalıbı kullanarak tam tersi argüman üretiyor: "büyük şeyler habbe sayılıyor" diyor.

Şöyle de bir ironik durum söz konusu:

Dönmez kendi kendiyle de sözüm ona ironik habbe-kubbe oyunu oynuyor! Kendi yazısı küçük, cemaat büyük! Kendi eleştirileri kubbe, cemaatin sorunları habbe diyor.

Ve bittabi bu bölümde Alice metaforu tamamen unutuluyor. Eee hani cemaat, Alice, harikalar diyarı, tavşan?

Çöp ettin hepsini sevgili Ahmet!

Neyse ki, sadece son satırda "Alice uyuyor" diyerek mecburi bağlantı kurmaya çalışıyor.

En art niyetli olanı ise; Aymaz'ın metninden aldığı "biz işimize bakalım" ifadesini bile kendi eleştiri aracı yapıyor. Bu çok ciddi anlamda bir entelektüel dürüstlük eksikliği.

Hasılı kelam, bu bölümde Dönmez özgün retorik üretemediğini adeta itiraf ediyor. Başkasının kavramsal çerçevesiyle kendi savaşını veriyor; işte bu da yazının başından beri ileri sürdüğün bu da retoriğin en zayıf hali, yani yetersiz bakiye!

Ahmet Dönmez Pamfletleri!

Meseleyi biraz daha renklendirelim mi?

Literatürde Pamflet deniyor;  kısa, ucuz basımlı, genellikle 5-48 sayfa arasındaki küçük kitapçık demek. Temel amacı belirli bir kişi, grup veya fikre karşı polemik yapmak, propaganda amaçlı eleştiri sunmak olan bu metinler, genellikle keskin, saldırgan dil kullanır ve hızlı, geniş dağıtım için tasarlanırdı.

16. yüzyıl İngiltere'sinde dini ve siyasi tartışmalar için sıkça kullanılan pamfletler, günümüz viral sosyal medya içeriklerinin atası sayılabilir.

Bizim bugünkü yazımızı ilgilendirecek kısmına gelecek olursak; Robert Greene'nin Shakespeare'e doğrudan hadsizce saldırdığı "Groats-worth of Wit" de bu türün tipik örneğiydi: Kısa, kişisel, saldırgan ve tiyatro çevrelerinde hızla yayılan polemik bir metin. Özellikle batı tarihi bu tür örneklerle doludur.

Thomas Paine'in "Common Sense"i (1776) mesela, Amerikan Devrimi'ni tetiklemişti. Ayrıca Martin Luther'in dini pamfletleri Vatikan’ın sütunlarını kökünden sarsıyordu. Keza Fransız Devrimi sırasında binlerce pamflet yazılmış ve yayılmıştı.

Hadi biraz Robert Greene’i tanıyalım. Cambridge mezunu "üniversite zekâsı" olarak kendini tanımlayan, ancak eğitimsiz köylü diye küçümsediği Shakespeare kadar ünlü olamayan yazardı Greene. "Bizim tüylerimizle güzelleşen züppe karga" diyerek Shakespeare'e saldıran Greene, ironik biçimde kendi eserleri unutulurken eleştirdiği "basit adam" dünya edebiyatının zirvesine çıkmıştı. Ölümünden önce yazdığı pamfletle edebiyat tarihine geçmeyi başardı ama Shakespeare'i eleştiren adam olarak - kendi oyunları değil. "Pandosto" romanının bile Shakespeare'in "The Winter's Tale"ine kaynak olmasıyla, sonunda eleştirdiği dehaya hizmet etmiş oldu. Klasik "üzümü ye bağını sorma" hikayesiydi onunkisi!

Yaş olarak evet; Greene 1558, Shakespeare 1564 doğumlu. 6 yaş büyüktü.

Ancak edebi açıdan kesinlikle hayır; Shakespeare’nin yanında onun adı bile anılmayacak kadar küçüktü!

Greene döneminde tanınan ama ikinci sınıf yazardı. "University Wits" grubunun üyesiydi, yani eğitimli ama yeteneksizdi. Eserlerini kimse bilmiyordu, bugün hiç hatırlanmaz. Elbette Pandosto hariç, zira o Shakespeare sayesinde hatırlanıyor. Bohemyen yaşam, çok içki, erken ölüm onun kaderi oldu.

Greene, kendine göre o dönemde Shakespeare'den daha tanınmış olabilirdi çünkü üniversite mezunu ve prestijliydi, daha uzun süredir yazıyordu, dahası "Establishment" üyesiydi.

Ama vermemişti işte ma’bud; yetenek açısından hiç kıyaslanamazdı. Greene'nin Shakespeare'e saldırısı tam da bundan kaynaklanıyordu: yaşça büyük, deneyimli, eğitimli olmasına rağmen genç, eğitimsiz "köylü" tarafından geçiliyordu.

Shakespeare'e yönelik her türlü muhalefet ve entelektüel itirazın derinlerinde, varoluşsal bir kızgınlık yatmaktaydı. Bu kızgınlık, ilahi yeteneğin nasıl da adaletsizce dağıtıldığına, kabiliyetin hiçbir sosyoekonomik koşula bağlı kalmaksızın tezahür etmesine ve dehanın herhangi bir epistemolojik gerekçe aramaksızın kendini göstermesine duyulan köktenci bir itiraz haliydi. Özlem duyulan şeyin, yalnızca arzulanması nedeniyle elde edilebileceği yanılsaması, insan tabiatının en temel aldanışlarından biriydi ve bu aldanış, kabiliyetin eşitsiz tevzii karşısında duyulan ontolojik rahatsızlığın kaynağını oluşturmaktaydı.

Fethullah Gülen ile ilgili ne zaman, “İlkokul mezunu, eğitimsiz” eleştirilerin duysam aklıma hep Shakespeare gelir.

Ancak şu paradoksa cevap da veremez bu eleştiriye yapanlar.

O cahil/eğitimsiz diye üstü kapalı küçümseyen kitleler, 35-40 yıl gibi kısacık denebilecek bir süre içerisinde Türkiye gibi ülkedeki, sıradan Anadolu gençlerinden ve esnafından dünya çapında bir marka yaratmış ve başarı hikayesi yazmıştı.

Elbette bu başarı onu kusursuz ya da eleştirilmez yapmayacaktı. Tıpkı Shakespeare gibi.

Ama nefret etmek için iyi bir sebepti açıkçası.

İşte Dönmez'in başlarda giderek kıymetli bulup, önemsediğim, fakat sürecin uzamasından dolayı neredeyse patalojik birer vaka örneğine dönüşen yazılarını da genellikle acemi işi birer pamflet örneği olarak görmeye başladım. Tıpkı Greene gibi, kendinden yetenekli gördüğü birilerine karşı öfkeyle yazılmış, kısa, saldırgan ve viral olmayı hedefleyen metinler. Aradaki fark ise şu sanırım: Greene en azından kendi retoriğini kullanıyordu."

Dibine kadar ironi!

Dönmez, son derece saçma bir şekilde beni “yalancılıkla” suçladığı konuda ne kadar haklı olduğumu bu yazısında bizzat kendisi itiraf ediyor. Cemaate ne kadar öfke ve hatta nefret  duyduğunu ve bu öfkeyi baskılamak için adeta kendi canına okuduğunu gösteren kısma geldik.

Öncelikle bu kısımda muhteşem bir (Bunu çok başarılı anlamında kullanmadığım aşikar) sahte diyalog kurgusu yani “Strawman” yapıyor.

"- E ama... -- Önemli değil..." formatında hayali bir muhatap üretiyor. Bilen bilir bu klasik Strawman taktiğidir; karşı tarafı en zayıf halinde gösterip kendi pozisyonunu güçlü göstermek.

Hemen ardından buna bir tutam da Ventriloquist (Kukla Oyunu) retoriği ekleştiriyor. Esasen hem soruyu hem cevabı kendisi yazıyor ama sanki gerçek tartışmaymış gibi sunuyor. Her iki ses de onun bu entelektüel dürüstsüzlüğü konusunda ciddi gösterge olduğunu farkında değil bittabi.

Aklı sıra "Vardır bir hikmeti" cevabını alaya alıyor: Elbette bunun bir kavram istismarı olduğu çok umurunda değil! Oysa hikmet çok ciddi teolojik kavram, onu böyle kullanmak -en hafif tabirle- saygısızlık.

Sanırım Ahmet Dönmez’in en büyük yarası “Cevdet Türkyolu Cemaati Üzerine yaptı” şeklinde attığı zevzek başlık. Buna sanırım o kadar çok tepki gelmiş ki, özür dilemek yerine haklı çıkmayı deniyor.  

Yazısının bir yerinde cephesini geniş tutmak adına; “Bir zamanlar gazetenin en önemli yazarları olan ve ağır bedeller de ödeyen Ahmet Turan Alkan, Şahin Alpay, Mümtaz’er Türköne, İhsan Dağı, Ali Bulaç’ın eleştirileri de var.” Şeklinde bir ifade kullanıyor. Yemin ederim okurken kahkaha attım. Hani böyle değerli bir kümenin içinde olmak elbette önemli. Evet bahsini ettiği isimlerin hepsi cemaati eleştirdiler ama hiçbiri her duyduğu bilgiyi, kesinlik içeren ifadelerle milletin üzerine boca etmedi. Dahası hiçbiri “Cevdet Türkyolu cemaati üzerine yaptı!” zevzekliğini göstermedi!

"Simitçi, kahveci, gazozcu" sıralaması ise tam bir retorik çaresizlik göstergesi. Ciddi argüman yerine ucuz mizah ve popülist dil…

Ve anlaşılan Aymaz'ın kavramları ona ağır gelmiş. Her şeyi bu ikiliğe sığdırma çabası retorik tek boyutluluk ve yetersizlik ispatı.

Bir de “meta-ironi” denilebilecek bir defo var yazıda.

"Habbeyi kubbe yapma" diye eleştirdiği yaklaşımı bizzat kendisi yapıyor; kendi eleştirilerini kubbe, karşı argümanları habbe sayarak.

Bu diyalog formatının okuyucu manipülasyonu amaçladığını anlamak çok güç değil elbette.. Gerçek tartışma yerine sahte senaryoyla kendi haklılığını ispat etmeye çalışmak ise çok acınası.

Retorik çöküşün doruğu!

Dönmez’in “La ola beri gele” nevinden yazısına ekleştirdiği “Hisseli harikalar kumpanyası” tabiri ne bağlam, ne anlam açısından bir şey ifade etmiyor. Tamamen anlamsız bir uydurma. Ne Carroll'la ne kendi arfümanlarıyla organik bir bağlantısı var. Şirket-cemaat analojisi de komik ötesi yüzeysel.

Öte yandan "Alice ile Polyanna arasında" demesi büyük hata. Alice sorguluyor, araştırıyor. Polyanna ise aşırı iyimser, her şeyi güzel gören karakter. Tamamen farklı tipolojiler; bunları karıştırmak temel edebiyat bilgisinin olmadığını gösteriyor.

"Beş çayında" referansı Mad Tea Party'ye atıf ama asıl anlamını kaçırıyor. Carroll'da "zaman durmuş" ve anlamsız konuşmalar dönüyor. Dönmez bunu sadece "çılgınlık" anlamında kullanıyor.

"Kupa Kraliçesi ile kriket" referansı Carroll'dan ama yüzeysel. Orijinalinde kuralların sürekli değişmesi, adaletin yokluğu temaları var. Dönmez sadece "absürd durumu" kastediyor.

En fenası ise "Günah keçisi" sosyolojik kavram ama Rene Girard'ın derinlikli analizini popülist klişeye indirgemesi.

"Abilerimizin hataları habbe, gazetecinin çelişkileri kubbe" derken tam da kendi yaptığını yapıyor! Kendi yazılarını kubbe, eleştirileri habbe sayıyor.

Yine hayali muhatap oluşturup hem soruyu hem cevabı kendisi yazması ise okuyucu manipülasyonunun devamı. Ez cümle bu bölümde görüyoruz ki Dönmez’in yetersiz retoriği artık tamamen çökmüş durumda. Ne Carroll'ı ne sosyolojik kavramları doğru kullanamıyor. Entelektüel yetersizlik had safhada.

Çöküşün devamına bakalım.

Ahmet Dönmez yazısında "Bunlar aynada hiç görünmüyor" derken Carroll'ın "Through the Looking-Glass"ina atıf yapıyor ama asıl anlamını ıskalıyor. Carroll'da ayna perspektif değişimi, farklı bakış açısı sağlar. Dönmez ise "görmezden gelme" anlamında kullanıyor bunu.

Ve öyle bir noktaya geliyor ki, kendi çelişkisini itiraf ettiğinin farkında bile değil.

"Ahmet Dönmez küçük ama büyük... Habbe her zaman habbe değil, kubbe her zaman kubbe değil" Bu cümle kendi retorik tutarsızlığının itirafı! Relativizmi eleştirirken kendisi de relativist oluyor.

"Erdoğan soru sordurdu... 2 kitap yazdırdı... bebeği yurtdışına gönderdi" Bunlar son derece megaloman ifadeler. Adeta dünya Ahmet Dönmez etrafında dönüyor!

Sinemaya merakı olduğunu bildiğimiz ama bu klasik popüler film izleyiciliğinden bir milim ilerde olmayan Dönmez’in "Film bu sahneyle açılıyor" diyerek sinema metaforuna geçmesi gayet tabii. Ancak alakasız yerde yapıyor bunu, zira bu vurgunun Alice metaforuyla bağlantısı yok. Metaforik tutarlılık tam bir fiyasko anlayacağınız.

Film ile devam edelim. Bakın entelektüel fukaralığın seviyesine…

“Film yine Ahmet‘le bitiyor. Yalanları, iftiraları yüzüne vurulurken ve Ahmet mahcubiyet icinde af dilerken… Sonra birden Tweedledee ve Tweedledum çıkıp geliyor ve “Sen aslında gerçek değilsin. Şu an Kral seni rüyasında görüyor,” diyor.”

Anladık, Carroll’un kitabında görmüşsünüz Tweedledee ve Tweedledum’u ancak oturup bir araştırın değil mi? Kullandığınız bağlamın çok dışında hatta tamamen zıt sayılabilecek bir mana var. Carroll da zaten bunu, en başta belirttiğimiz Byrom’un şiirinden ödünç alıyor. Ahmet ise maksat “Çan çan çan” olsun mahiyetinde kattıkça katıştırıyor.

En büyük iftirayı ise soru çalma meselesinde yapmaya devam ediyor. Sadece bu bile, Dönmez’in art niyetinin, öfke ve kininin ispatı olmaya yeter. Hem iftira, hem aşağılık bir yalanı gerçekmiş gibi sunuyor.

Ve nihayetinde kendisinin de bu işin bir parçası olduğunu unutarak, pilot açıya geçiyor ve "Burası Harikalar Diyarı'dır" diyor.

Kahrolası yetersizlik!

Geldik entelektül yetersizliğin en bariz gösterge kısmına.

Ahmet Dönmez, kendi angajmanını okuruna geçirmek için yanlış, bağlam facialarıyla dolu yazısını bir de sahte alıntıyla süslüyor. Muhtemelen internette Türkçe olarak denk geldiği ve Cicero’ya atfedilen “"Hata yaptıklarına üzülmezler de, eleştirilmek ağırlarına gider" sözünü kendisine delil olarak sunuyor.

Bunu Cicero’nun hangi eserinden alıntıladığını söylemiyor, ki muhtemelen hiçbirini okumadığı gibi isimlerini bile bilmiyordur. Umarım bu yazıdan sonra öğrenir. Ama Cicero’nun bilinen hiçbir eserinde böyle bir cümle yok. Gösterirse özür dilerim, gocunmam. Daha detaylandırayım; hele hele Cicero’nun De Officiis (Görevler Üzerine), De Republica (Cumhuriyet Üzerine) ve In Catilinam (Catiline Söylevleri) gibi temel metinlerde asla yok.

Oysa “They are not sorry for their mistakes but angry at criticism" Cicero” yazsa sıfır sonuç çıkacağını görecek.

Naçizane bir de tavsiyede bulunayım Dönmez’e, bu kadar ciddi iddiaları taşıyan bir metinde, bir alıntı yapacaksınız, Türkçe asla yapmayın. Zira biliyorsunuz bu tür sahte alıntılar internette trilyon tane var. Şöyle gelişir: Alıntı ünlü isimlere (Cicero, Sokrates, Platon, Gandi, Mevlana vs) atfedilir. Kolay anlaşılır, güncel mesajlar içerir. Kaynak belirtilmez veya "meşhur sözü" diye geçiştirilir. Sosyal medyada viral olur.

Naçizane bir de tavsiyede bulunayım Dönmez’e, bu kadar ciddi iddiaları taşıyan bir metinde, bir alıntı yapacaksınız, Türkçe asla yapmayın. Zira biliyorsunuz bu tür sahte alıntılar internette trilyon tane var. Şöyle gelişir: Alıntı ünlü isimlere (Cicero, Sokrates, Platon, Gandi, Mevlana vs) atfedilir. Kolay anlaşılır, güncel mesajlar içerir. Kaynak belirtilmez veya "meşhur sözü" diye geçiştirilir. Sosyal medyada viral olur.

Evet Dönmez’in uyduruk atıf kullanması, retorik yetersizliğinin başka bir delili. Kaynak doğrulaması yapmıyor. İnternet mitlerine kanıyor ve entelektüel güvenilirliğini sarsıyor. İşte bu da benim kast ettiğim, pseudo-entelektüelin (entelektüel vitrin süslemeciliği) örneği; bilmiyor ama biliyormuş gibi yapıyor.

Hatırlayın Cem Yılmaz’ın enfes “10 Adımda Anadolu Rock nasıl yazılır?” şakasını. Ne diyordu, “Hadi beni boş ver, bak Dadaloğlu diyor işte!”

Öte yandan Gustave Le Bon alıntısını cemaat eleştirisi için kullanırken aslında kendi durumunu tarif ettiğinin farkında değil sanırım: "Yanılsamalar sunabilen kişi efendi olur." Dönmez tam da bunu yapıyor! Kendi takipçilerine yanılsamalar sunuyor.

"İnuitler ya da Ainular kabilesi" alıntıları ise maksat sofra zengin görünsün çabasıyla yapılmış tam bir saçmalık. İnuitler Kuzey Kutbu halkı, Ainular Japonya'nın yerli halkı. Hiçbir dilsel ya da etnik bağlantıları yok, bağlam filan da hak getire. Sadece egzotik isimler olduğu için yan yana getirmiş sanırım.

Keza Teilhard de Chardin'in evrim felsefesindeki "Omega noktası" burada hiçbir anlamı yok. Sadece bilim kurgu havası katmak için boca edilmiş.

Dönmez ne yazık ki Baudrillard'ı da tam anlayamamış. "Simülakra" kavramını "sahte evren" olarak açıklıyor ama Baudrillard'ın kastettiği çok daha derin: gerçeklik ile kopyasının ayırt edilemez hale gelmesi. Dönmez Wikipedia seviyesinde bir anlayışla kullanıyor bu kavramı.

"Grubun gözlüğü ile bakar, grubun süzgeci ile süzer" derken tam da kendi durumunu anlatıyor! Emre Uslu’nun Muteriz, benim ise Muarız dediğim; anti-cemaat grubunun ve kendi angajman gözlüğüyle bakıyor, onların süzgeciyle süzüyor.

Finalde gelinen nokta ise vahim, kusursuz bir nihilizm. "Ne önemi var? Biz Harikalar Diyarı'ndayız" diyerek tüm argümanlarını çöpe atıp Nihilizme sapıveriyor.

Bitiriyorum…

Einstein'ın "Basit anlatamıyorsa bilmiyordur" sözüyle başladık ve umarım Dönmez'in entelektüel hesabındaki bakiye yetersizliğini açık bir şekilde ortaya koyabildik.

Dikkatli okurlar hemen fark edecektir ki, temelde üç sorunda odaklandı bu yetersizlik:

Abdullah Aymaz'ın "habbe-kubbe" retoriğini alıp kendi silahı yapmak, özgün düşünce üretememenin itirafı mahiyetindeki kavramsal hırsızlık.

Cicero'ya uydurma alıntı atfedip, Carroll'ı yüzeysel kullanıp, Baudrillard'ı ise hemen hiç anlamayıp entelektüel vitrin süslemeciliğinin mükemmel örneklerine sergileyerek sahte erudisyon yapmak.

Ve en trajik olanıysa, "Araştırarak, sorarak, doğrulayarak gazetecilik" vaat edip tam da epigrafımızdaki hadisin yasakladığı şeyi yaparak; "her duyduğunu anlatma" pratiğiyle düşülen muazzam Manifest çelişkisi.

Ve fakat bu sadece bir gazetecinin bireysel başarısızlığı değil; dijital çağda bilgi kirliliğinin nasıl üretildiğinin semptomatik örneğidir. Google çağının pseudo-entelektüeli, yüzeysel bilgiyle derin analiz yapmaya kalkıyor ve okuyucuyu kandırmaya çalışmasının değerlendirmesini sizlere bırakıyorum.

İronik olan şu: Asıl "Harikalar Diyarı sendromu" kendisinde olması. Gerçeklikle fantezi, bilgiyle bilgi yanılsaması arasındaki farkı kaybetmiş durumda Ahmet Dönmez.

Ve sevabına verdiğimiz bu retorik dersleri umarız faydalı olur. Çünkü daha önce de defaatle vurguladığımız gibi hakikate hürmet, her şeyden önce geliyor; verdiğimiz referansları doğru kullanmak da dahil.

Ve nedense aklıma bir hadis geldi: "Utanmıyorsan dilediğini yap!"

18 Temmuz 2025 Cuma

Operasyon Ricerca!

 

Sahte kimlikler, hayali şirketler, akademik maskeler... MİT'in cemaat mensuplarına kurduğu tuzak nasıl işledi? İngiltere merkezli "Ricerca Research" şirketinin arkasında kimler saklı? Cemaat içindeki gazeteci ve akademisyenler bilerek ya da bilmeyerek buna nasıl alet oldular? İstihbaratçı akademisyen ve "organik entelektüeller" nasıl operasyonun akademik meşrulaştırmasını sağlamaya çalıştı? 


Analitik biliminde şöyle bir yöntem vardır; sonuçtan sebebe gitme… Modern sosyal bilimler metodolojisinde, bir araştırmanın sonuçlarını inceleyerek o araştırmanın gerçek amaçlarını, hedeflerini ve metodolojik tercihlerini çözümlemek mümkün. "Açık Toplum" teorisiyle bildiğimiz, Avusturya doğumlu Britanyalı filozof Karl Popper’ın tam simetrisidir bu yöntem. Malum Popper "varsayımsal-tümdengelimci" yöntemini bilim dünyasına kazandırmıştı. Bizim bahsini etmeye çalıştığımız yöntem Arthur Conan Doyle’un kurgu dehası Sherlock Holmes'un "geriye dönük muhakeme" (retroductive reasoning) ilkesine çok benzer bir şey esasen. Pekiyi hermeneutik (yorumlama) ilminin piri filozof Hans-Georg Gadamer'i bilir misiniz? Yaklaşık yirmi yıl önce kaybettiğimiz Martin Heidegger'in öğrencisi olan bu değerli Alman bilim insanına ait bir kavram da işimizi kolaylaştırabilir. Gadamer’in "anlam ufukları"nın birleşmesi kavramı, metinlerin sadece yazıldıkları dönemin değil, aynı zamanda yazarlarının bilinçli veya bilinçsiz niyetlerinin de ipuçlarını taşıdığını savunur. Bu bağlamda, bir araştırmanın sonuç raporunu analiz ederek, o araştırmanın başlangıçtaki epistemolojik varsayımlarını, ontolojik çerçevesini ve pragmatik hedeflerini deşifre etmek pekala mümkün. Çok fazla alıntıya boğmak istemem elbette ama bir değerli beyinden daha bahsetmem gerekiyor. Modern pragmatizmin kurucusu sayılan Charles Sanders Peirce… hayatını büyük bir madde sefaletle geçirmiş Harvardlı bu deha, "abduction" (çıkarsama) diye bir teori geliştirdi. Buna göre, gözlemlenen sonuçlardan hareketle en muhtemel nedenleri bulmak, bilimsel keşfin temel mekanizmasıdır. Bu yaklaşım, bence özellikle saklı ajandaları olan araştırmaların deşifre edilmesinde kritik önem taşıyor.

Evet evet… Bir araştırmanın sonuçlarındaki vurgu noktaları, kullanılan terminoloji, öne çıkarılan bulgular ve görmezden gelinen veriler, o araştırmanın gerçek amacı hakkında değerli ipuçları sunuyor. Şunu demek istiyorum; bir araştırmanın sonuçları, sadece objektif bulgular değil, aynı zamanda belirli güç yapılarının ideolojik hedeflerini yansıtan diskursif (söylemsel) yapılar olarak okunabilir. Birazdan okuyacağınız yazıda şöyle bir metodoloji benimsedim: İki farklı belgeyi karşılaştırmalı olarak analiz ederek aralarındaki nedensellik bağlarını ortaya çıkarmak. Son günlerde özellikle sosyal medyada üzerinde çokça konuşulan ve ehil olsun/olmasın neredeyse herkesin hakkında bir fikri olduğu bir operasyon. Kendileri benden çok hazzetmez ama bu konuda akademisyen Emre Uslu’nun hakkını teslim etmek gerekiyor. Hem tespit, hem analiz, hem de fikri takip konusunda örnek bir tutum ile olayın netleşmesine büyük katkı sağladı. Evet İlk belge, MİT'in sahte şirket aracılığıyla yürüttüğü araştırma operasyonunu detaylarıyla açıklıyor. İkinci belge ise, bu operasyonun sonuçlarının nasıl kullanıldığını gösteren resmi analiz raporu. Habermas'ın dillere destan "bilgi ve çıkar" teorisine göre, her bilgi türü belirli çıkarları yansıtıyor. Teknik bilgi, kontrol çıkarını; pratik bilgi, anlayış çıkarını; emancipatory (özgürleştirici) bilgi ise, özgürlük çıkarını temsil ediyor. Birazdan okuyacağınız operasyon, bilginin nasıl kontrol amaçlı olarak üretildiğini ve kullanıldığını gösteriyor. İki belge arasındaki nedensellik ilişkisini ortaya çıkararak, MİT'in operasyonunun nasıl tasarlandığını ve sonuçlarının nasıl kullanıldığını göstereceğiz. Malum olduğu üzere bu tür bir analitik süreç, soruların formülasyonu ile nihai analiz arasındaki uyum, ne tür bilgilerin ön plana çıkarıldığı, hangi bilgiler görmezden gelindiği, nihai analizin psikolojik ve epistemolojik hedefleri ve nihayetinde bu operasyonun modern hibrit savaş taktikleri bağlamında konumlandırılması gibi soruları cevaplamayı hedefler. Böylelikle sadece spesifik bir vaka analizi yapmış olmayız, aynı zamanda benzer operasyonların nasıl tespit edilebileceği konusunda da genel bir şablon model sunabiliriz.

Girizgâhı çok uzatmadan Saray’ın ya da daha spesifik ifadeyle Türk İstihbaratının Ricerca Operasyonu’nun anatomisine bir göz atalım. Aslında mesele yeni değil. Türkiye'de Gülen Cemaati'ne yönelik süregelen mücadelenin yeni bir boyutundan bahsedebiliriz ancak. Kendini -bana göre- 2023 yılından itibaren iyiden iyiye göstermeye başlayan bu yeni strateji, geleneksel baskı ve tutuklamalardan farklı olarak, daha sofistike ve psikolojik bir yaklaşımı benimsiyor. MİT'in bu operasyonu, akademik araştırma görünümü altında cemaat mensuplarını manipüle etmeye, onları kendi elleriyle örgütsel itiraflar yapmaya yönlendirmeye odaklanıyor. Operasyonun temel mantığı, Gülen'in ölümü sonrası cemaat içinde yaşanacak doğal çözülme sürecini hızlandırmak ve yönlendirmek. Bu amaçla, cemaat mensuplarının kendi içlerinden çıkacak "itiraflar" ve "ifşaatlar" yoluyla uluslararası kamuoyunda cemaat aleyhine bir atmosfer inşa edilmesi hedefleniyor.

Akademik Maske! Operasyonun belki de en sinsi boyutu, akademik legitimasyon (meşrulaştırma) sürecinde kendini göstermekte. Birazdan ayrıntısıyla ele alacağımız Anadolu Ajansı'nın yayınladığı analiz raporu, MİT'in sahte şirket aracılığıyla topladığı istihbarat verilerinin nasıl "bilimsel değerlendirme" kisvesi altında kamuoyuna sunulduğunun çarpıcı bir örneği.

İlk olarak Bu sadece bu süreçte değil, Gülen Cemaatiyle ilgili pek çok dış operasyonda kilit rol verilen isme; Doç. Dr. Murat Yiğit'e biraz “Local focus” yapmalıyız. Küçük ve kısa bir araştırma yaptığımızda karşımıza çıkan Murat Yiğit'in profili, modern Türkiye'deki "devlet organik entelektüeli" tipinin mükemmel bir örneği olarak duruyor. Milli Savunma Üniversitesi Hava Harp Enstitüsü öğretim üyesi olan Yiğit, aynı zamanda Türkiye Araştırmaları Vakfı'nda araştırmacı olarak çalışmakta. Bu çifte kimlik, onun akademik görünümü altında iktidarın istihbarat operasyonlarına hizmet etmesini mümkün kılıyor sanırım. Yiğit'in geçmiş yazıları, onun uzun süredir iktidarın ideolojik aparatının bir parçası olduğunu gösteriyor. "Afrika'da Yerli Elitler Meselesi ve Türkiye Maarif Vakfı" başlıklı makalesinde, Erdoğan'ın yurt dışındaki Gülen okullarına çökmek için kurduğu Maarif Vakfı'nı göklere çıkaran istihbaratçı akademisyenimiz bu rapor/yazısında cemaat okullarını "devşirme tipi eğitim ağları" olarak tanımlarken, Maarif Vakfı'nı "özgürlük ve bağımsızlık" sembolü olarak sunuyor. Yoruma bile gerek bırakmayan bu yaklaşım, operasyonun ideolojik zeminini hazırlayan propaganda faaliyetlerinin akademik versiyonundan başka bir şey değil! Daha da dikkat çekici olan, Yiğit'in "15 Temmuz Sonrası Sivil-Asker İlişkileri" başlıklı makalesindeki yaklaşımı. Bu analiz kisveli metinde, 15 Temmuz sonrası yapılan tüm reformları övgüyle abartılırken, "sivil-asker uyumunun son yüzyılı dikkate alırsak hiç olmadığı kadar iyi bir seviyeye ulaştığını" iddia ediliyor. Bu değerlendirme, operasyonda kullanılan AA analizinin "15 Temmuz darbe girişimi olmak üzere FETÖ'nün işlediği tüm suçların kendi mensuplarının ağzından dünyaya duyurulması" önerisinin teorik altyapısını oluşturuyor. Yiğit'in bu yazılarından anlaşılan, onun sadece bir akademisyen değil, aynı zamanda iktidarın stratejik hedeflerine hizmet eden bir "entelektüel operasyoncu" olması. Müdavim okurlarımız bilecektir, Antonio Gramsci isimli bir pirimiz var bizim. Kendisi Marksist teorisyen ve İtalyan komünist Partisi kurucularındandır ama yazılarımızda sıklıkla onun kavramlarından ödünç almışlığımız vardır. İşte toprağı bol olsun Gramsci ustanın "organik entelektüel" kavramının modern Türkiye'deki tezahürü olan bu tip, akademik unvan ve prestijini, iktidarın ideolojik hegemonyasını pekiştirmek için kullanıyor. Bu bağlamda, Murat Yiğit'in AA analizi için hazırladığı rapor, sadece objektif bir akademik değerlendirme değil, MİT'in sahte şirket aracılığıyla topladığı istihbarat verilerinin "bilimsel analiz" kisvesi altında meşrulaştırılması operasyonu olduğu açığa çıkmış oluyor. İktidarın istihbarat elemanı olan bu isim, akademik kimliği arkasında saklanan bir istihbarat değerlendirmecisi rolü üstlenmekte, operasyonun son aşamasında kritik bir işlev görmekte. Diğer yönüyle bu durum, Türkiye'deki akademik özgürlüğün ne kadar tehlikeli bir noktaya geldiğini de göstermekte. Üniversiteler, bağımsız düşünce üretme merkezi olmaktan çıkarılarak, iktidarın ideolojik operasyonlarının meşrulaştırılması için kullanılan araçlara dönüştürülmüş durumda. Murat Yiğit gibi isimler, bu dönüşümün sembolik figürleri olarak, akademik unvanlarını istihbarat faaliyetlerinin hizmetinde kullanmaktalar.

Geçiyoruz…

Yazının başlığını niye “Operasyon Ricerca!” koyduk? Çünkü tüm bu süreç uydurma bir paravan şirket olan Ricerca Research & Consultancy Co. ismiyle yönetilmiş. Evet İngiltere merkezli olarak sunulan Ricerca Research & Consultancy Co., operasyonun merkezi unsuru. Şirketin şüpheli özellikleri detaylı olarak şöyle sıralayabiliriz:

Kurumsal varlık yok!

Şirketin İngiltere'de kayıtlı olduğu iddia edilmesine rağmen, standart şirket kayıtlarında net bir iz bulunmamakta. Fiziksel bir ofisi yok ve sadece online bir adresle faaliyet göstermekte. Bu durum, gerçek bir araştırma şirketi için son derece anormal elbette.

Finansal Şeffaflık yok!

Şirketin gelir kaynakları belirsiz. Akademisyenlere on binlerce Euro değerinde ödemeler yapabilecek kapasitede olmasına rağmen, bu paranın nereden geldiği konusunda hiçbir açıklama bulunmamakta. Normalde böyle bir bütçeye sahip araştırma şirketlerinin sponsor kurumları, ortakları ve müşterileri açıkça belirtilmesi gerekiyor.

Gerçek personel yok!

Emre Uslu, şirketin CEO'su olarak tanıtılan Axel Kushel isimli kişinin İngiltere'de herhangi bir kayıtlı varlığı tespit edemediğini söylüyor. Dahası diğer çalışanlar hakkında da herhangi bir bilgi bulunmamakta. Bu durum, şirketin gerçek bir araştırma kurumu değil, paravan bir yapılanma olduğunu güçlü biçimde gösteriyor.

Tek hedef!

Şirketin araştırma konuları, neredeyse tamamen Gülen Cemaati'ne odaklanmış durumda. Oysa gerçek bir araştırma şirketi, çeşitli konularda çalışmalar yürütür ve portföyünü diversifiye (çeşitlendirir) eder. Ancak Ricerca'nın bu kadar spesifik bir konuya odaklanması, operasyonel bir amaç taşıdığının çok ama çok güçlü bir göstergesi.

MİT'in operasyonu, sahte kimlikler kullanarak Twitter üzerinden cemaat mensuplarına ulaşma stratejisini benimsiyor. Artık çok iyi bilinen bu dijital tuzak, bu operasyonun da en sinsi boyutunu oluşturuyor ve modern istihbarat faaliyetlerinin ne kadar sofistike hale geldiğini gösteriyor. Bu sahte hesaplar, cemaat üyeleri gibi davranarak, cemaat terminolojisini kullanarak ve cemaat değerlerini yansıtır gibi görünerek güven oluşturuyorlar. Profil fotoğrafları, paylaşımları ve dil kullanımları cemaat kültürüne uygun olarak özenle tasarlanıyor. Operasyoncular, cemaat mensuplarının duygu dünyasını, değer yargılarını ve iletişim kodlarını özenle analiz ederek, bu hesapları gerçek cemaat mensubu profillerinden ayırt edilemez hale getirmiş durumda. Bu tür operasyonlarda genellikle Hizmet hareketi içinde kendince muhalif pozisyonda bulunan özellikle KHK'lı akademisyenler, gazeteciler ve diğer cemaat mensupları hedef alınıyor. Bu kişiler, hem ekonomik sıkıntı içinde oldukları için manipülasyona açık hem de değerli bilgilere sahip oldukları için operasyonel açıdan kritik öneme sahip. Bu strateji, tıpkı avcının yaralı avını takip etmesi gibi, en savunmasız anlarında insanlara yaklaşmayı amaçlıyor. KHK'lıların yaşadığı travma, kırgınlıklar, sahipsizlik hissiyatı, finansal zorluklar ve sosyal izolasyon, onları bu tür operasyonlara karşı daha kırılgan hale getiriyor maalesef. Bu işin kurgucuları, özellikle maddi zorluk çeken kişilere hem kendilerini kıymetli bir ortamda ifade etme, hem de maddi olarak en azından bir nefes alma imkanı sunuyor. Bu durum, hedef kişilerin ekonomik baskı altında olduğu bir dönemde onların zayıf yönlerini dibine kadar suiistimal etmeyi amaçlıyor elbette. "Akademik araştırma için katkıda bulunun, hem cemaatin geleceğine, hem bilime hizmet edin hem de para kazanın" mesajı, hem maddi ihtiyaçları hem de entelektüel gururu hedef alan ikili bir cazibe oluşturuyor. Bu yaklaşım, daha önce saygın pozisyonlarda bulunan ancak şimdi zor durumda olan akademisyenlerin öz saygılarını okşayarak, onları tuzağa çekmenin etkili bir yolu. Uslu’nun ifadesine göre bu operasyonda tüm iletişim direkt mesajlar (DM) üzerinden yürütülüyor. Bu yöntem, konuşmaların gizli kalmasını sağlıyor ve hedef kişilerin daha rahat bilgi paylaşmasını mümkün kılıyor. DM kullanımı, aynı zamanda "özel ve güvenli" bir ortam yanılsaması da oluşturuyor. Malum olduğu üzere insanlar, özel mesajlaşmada daha samimi ve açık davranma eğilimindedir, bu da operasyoncuların istediği bilgileri daha kolay elde etmelerini sağlar. Bu yaklaşım, psikolojik açıdan "intimacy illusion" (samimiyet yanılsaması) oluşturarak, hedef kişilerin savunmalarını düşürmelerini sağlıyor.

Soruların Analizi

MİT'in sahte şirket aracılığıyla sorduğu sorular, şimdiye kadar görebildiğim kadarıyla dört ana kategoride toplandığını görüyoruz. Bu kategorilerin her biri operasyonun farklı bir boyutunu hedefliyor sanırım. Bu sorular, masum akademik merak gibi sunulsa da, aslında cemaatin anatomisini deşifre etmeye yönelik sofistike bir istihbarat operasyonunun parçası olduğu aşikar.

Birinci Kategori: Liderlik ve Örgütsel Yapı İncelemesi

Bu kategori, cemaatin Gülen sonrası dönemdeki yapılanmasını anlamaya yönelik sorular içerir ve operasyonun belki de en kritik boyutunu oluşturuyor. Zira her hareketin kalbinin, liderlik yapısında attığı malum. "Gülen'den sonra hareketin liderliğini kimin üstlenmesi bekleniyor?" sorusu, cemaatin liderlik boşluğunu ve potansiyel liderleri tespit etmeyi amaçlıyor. Bu soru, tıpkı bir avcının avının en güçlü üyelerini tespit etmesi gibi, MİT'in gelecekteki operasyonlarında hangi isimleri hedef alacağını belirlemede kritik öneme sahip. Operasyoncular, bu bilgiyi kullanarak potansiyel liderlerin üzerinde erken dönemde baskı kurabilmek, onları etkisizleştirmeye yönelik stratejiler geliştirmek gibi konuları amaçlıyor. "Hareket içinde liderlik için yetiştirilen önemli isimler var mı?" sorusu, cemaatin ikinci ve üçüncü kademe liderlerini tespit etmeyi hedefliyor. Tıpkı bir hastalığın sadece ana semptomlarını değil, tüm komplikasyonlarını da tespit etmeye çalışması gibi, cemaatin tüm potansiyel liderlik kapasitesini haritalamayı amaçlıyorlar. Bu bilgi de, operasyonlarda öncelik sırasını belirlemede kullanılır ve "domino etkisi" yaratmak için hangi isimlerin hangi sırayla hedef alınacağını planlamada kritik rol oynar. "Örgütsel yapı nasıl değişecek?" sorusu, cemaatin yeni dönemdeki organizasyonel modelini anlamaya yönelik değerli istihbarat sağlamayı amaçlıyor. Bu soruyla operasyoncular cemaatin adaptasyon kapasitesini ölçmelerine ve bu adaptasyonu engelleyecek müdahale stratejilerini planlama yapabilmeyi amaçlıyorlar. Böylelikle cemaat yeni yapılanma modellerini uygulamaya koyduğu anda, Saray iktidarı ve MİT bu modelleri çökertmek için hazırlıklı olacak! "Gülen'in doğrudan etkisi olmadan karar alma süreçleri nasıl etkilenecek?" sorusu, cemaatin yeni dönemdeki karar alma süreçlerini anlamaya yönelik kritik bilgileri hedefliyor. Böylelikle, operasyoncular cemaat içindeki karar alma süreçlerine müdahale ve kararları manipüle edebilecek veya karar vericiler arasında çelişki/çatışma oluşturma imkanı yakalayabilecekler! Bununla, cemaatin iç dinamiklerini parçalayarak, onu içeriden çökertmeyi amaçlıyorlar.

İkinci Kategori: Uluslararası İlişkiler ve Diaspora Analizi

Bu kategori, cemaatin küresel varlığını ve uluslararası bağlantılarını anlamaya yönelik sorular içeriyor ve operasyonun en geniş kapsamlı boyutunu temsil ediyor. Bu bölümün soruları, cemaatin sadece yerel değil, küresel bir tehdit olarak algılandığını ve buna göre mücadele edildiğini göstermesi açısından da bence çok önemli. "Gülen'in ölümü, hareketin ABD, Avrupa Birliği, Rusya ve Çin ile ilişkilerini nasıl etkileyecek?" sorusu, cemaatin uluslararası ittifak ve düşmanlıklarını tespit etmeyi amaçlıyor gibi ama bana yine de çok mantıklı gelmedi. Buna bir de "Hareket Sincan'daki Uygur nüfusu arasında etkisini nasıl sürdürecek?" sorusunu ekleyince herkes gibi ben de “Ne alaka?” demeye başladım. Keza aynı alakasızlık "Hareketin Rusya'daki konumu nasıl şekillenecek?" soruları için de geçerli. Yani operasyonu Doğu Perinçek ve ekibi yapmıyorsa bu soruların diğerlerinin yanında biraz tuhaf durduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Şöyle bir şey de mümkün; Rusya ve Çin'e yönelik soruların operasyona dahil edilmesi, muhtemelen sofistike (karmaşık) bir hedef saptırma ve kimlik gizleme operasyonu da olabilir. Bu taktik, istihbarat dünyasında "false flag" (yanlış bayrak) operasyonu olarak bilinir. Operasyonu yürütenler (Sanırım Perinçek değil!), gerçek hedeflerini gizlemek için araştırmaya Rusya ve Çin boyutunu dahil ederek, sanki operasyonun arkasında bu ülkelerden birinin istihbarat teşkilatı varmış izlenimi oluşturmayı hedefliyor olabilirler. Çok fazla rasyonalitesi bulunmayan bu yöntem daha çok John le Carre'nin casusluk romanlarında sıkça kullanılan "üçüncü taraf maskesi" taktiğine benziyor! Operasyonun başında, eğer cemaat mensupları şüphelenirse, "Bu bir CIA operasyonu olabilir mi?" sorusuna "Hayır, çünkü CIA neden Uygur meselesi hakkında soru sorsun?" cevabı verilebilir mesela. Benzer şekilde, "Bu bir Rus operasyonu mu?" sorusuna "Hayır, çünkü Rusya neden cemaat-ABD ilişkilerini sorgulasın?" cevabı hazır tutulsun diye sorulara ABD kısmı da eklemlenmiş gibi görünüyor. Öyle ya da böyle bu strateji, operasyonu yürütenlerin gerçek kimliğini gizlemek için özenle tasarlanmış bir "duman perdesi" işlevi amacıyla eklemlenmiş olabilir.

Ve fakat daha sinsi bir amaç da olabilir. Örneğin, Rusya'nın Çeçenistan'daki Cemaat okullarını "Gülen terör örgütü" gerekçesiyle kapatması, Çin'in Sincan'daki Cemaat bağlantılı kurumlara "ayrılıkçı faaliyet" suçlamasıyla el koyması gibi sonuçlar hedefleniyor olabilir. Bu operasyon, özellikle Çin'in “Belt and Road Initiative” (Kuşak ve Yol Projesi) kapsamındaki işbirlikleri sırasında "ortak güvenlik endişeleri" olarak kullanılabilir. Türkiye'nin Çin'e "Uygur meselesi konusunda susuyoruz, siz de cemaat meselesinde bize destek olun" şeklinde bir takas diplomasisi yürütmesi amaçlanabilir. Benzer şekilde, Rusya ile Suriye, Libya ve Karadeniz'deki iş birlikleri çerçevesinde, "terörle mücadelede ortak hareket" gerekçesiyle cemaat mensuplarının Rus topraklarında faaliyetlerinin engellenmesi hedefleniyordur!

"Hareketin uluslararası faaliyetleri ve ağları nasıl yönetilecek?" sorusu, cemaat diasporasının koordinasyon mekanizmalarını anlamaya yönelik değerli istihbaratı amaçlıyor. Bu bilgi, cemaatin küresel komuta kontrol sisteminin nasıl çalıştığını deşifre etmeye yönelik kritik veriler edinmeyi hedefliyor. Böylelikle bu koordinasyon mekanizmalarını tespit ettikten sonra, onları bozabilir veya manipüle edebilirler.

"Hareket belirli bölgelere daha fazla odaklanacak mı?" sorusu, cemaatin gelecekteki coğrafi stratejisini öngörmeye yönelik kritik bilgi amacıyla sorulmuş gibi görünüyor. Böylelikle cemaatin stratejik planlarını önceden öğrenerek, o bölgelerde önleyici tedbirler alacaklar! Şunu demek istiyorum; cemaat hangi coğrafyalarda yoğunlaşacağını belli ederse MİT de o bölgelerdeki operasyonlarını yoğunlaştırır!

Çin ve Rusya’dan sonra kazana bir tutam da ABD atılmasa olmaz elbette. Bu soruların Çin ve Rusya gibi hedef saptırmaya yönelik olabileceğini düşünmüyorum şahsen. "Hareket ABD başkan adaylarından herhangi birini destekliyor mu?" sorusu, cemaatin Amerikan siyasetindeki rolünü anlamaya yönelik operasyonel değerde bilgileri amaçlıyor. Bu bilgi, özellikle Türkiye-ABD ilişkilerinde cemaat konusunun nasıl ele alınacağını belirlemede kritik rol oynayacaktır. Eğer cemaat belirli siyasileri destekliyorsa, bu bilgi o siyasilerin üzerinde baskı kurulması için kullanılacaktır.

"Uluslararası STK'larla nasıl iş birliği yapılacak?" sorusu, açıkça cemaatin sivil toplum ağlarını haritalamayı amaçlıyor. Böylelikle, cemaatin "yumuşak güç" projeksiyonunun nasıl çalıştığını anlamaya yönelik kritik veriler öğrenecekler. İktidar bu ağları tespit ettikten sonra, onları çökertmek veya kendi amaçları doğrultusunda kullanmak için stratejiler geliştirmeyi hedefliyor sanırım.

Üçüncü Kategori: Finansal Kaynak Haritalaması

Bu kategori, cemaatin mali yapısını anlamaya yönelik sorular içeriyor ve operasyonun belki de en kritik boyutunu oluşturuyor. Böyle, çünkü günümüzde hiçbir hareket, finansal damarları kesilmeden tamamen etkisizleştirilemez. Öncelik elbette finansal sürdürülebilirlik konusunda. "Gülen'in liderliği olmadan finansal istikrar nasıl sağlanacak?" sorusu, cemaatin yeni dönemdeki gelir kaynaklarını tespit etmeyi hedefliyor ve bu soru, operasyonun en sinsi boyutunu gözler önüne seriyor. MİT, bu soruyla cemaat mensuplarına "mali sistem nasıl çalışıyor?" sorusunu masum bir akademik merak gibi sunarak, aslında finansal ağın tüm şifrelerini çözmeye çalışıyor. Hatırlayın FBI'ın organize suç şebekelerini çökertmek için kullandığı "follow the money" (parayı takip et) stratejisini. Cemaatin finansal yapısını anlamak, sadece bugünkü durumu değil, gelecekteki savunmasızlık noktalarını da tespit etmek anlamına gelecektir. Örneğin, hangi iş adamlarının ne miktarda bağış yaptığı, hangi şirketlerin cemaat vakıflarına düzenli katkı sağladığı, diasporadaki hangi ailelerin finansal desteği sürdürdüğü gibi kritik bilgiler, bu masum görünen soruyla elde edilmeye çalışılmış. Ayrıca bu bilgiler, daha sonra o kişilerin üzerinde baskı kurulması, bağışlarını durdurmaları için teşvik edilmesi veya doğrudan hedef alınması için kullanılacaktır şüphesiz.

"Gülen'den sonra finansman kaynakları nasıl değişecek?" sorusu, cemaatin mali yapısındaki potansiyel değişiklikleri öngörmeye yönelik kritik bilgiler edinmeyi amaçlıyor ve bu soru, operasyonun "gelecek senaryoları" boyutunu açığa çıkarır nitelikte. MİT, bu soruyla cemaat mensuplarının mali sistem hakkındaki öngörülerini öğrenerek, operasyonel müdahaleler için roadmap (yol haritası) çıkarmaya çalışıyor. Böylelikle cemaat mensuplarının "gelecekte daha az bağış toplayacağız", "Avrupa'daki destekçiler azalacak", "genç nesil daha az katkı yapacak" gibi değerlendirmeleri, MİT'in elinde altın değerinde istihbarat haline geliyor. Bu bilgiler, hangi coğrafyalarda mali baskı uygulanacağını, hangi nesillerin hedef alınacağını, hangi kurumların öncelikli olarak çökertilmeye çalışılacağını belirlemede kullanılacaktır. Örneğin, eğer cemaat mensupları "Amerika'daki genç nesil daha az bağış yapıyor" derse, MİT bu bilgiyi kullanarak o bölgedeki gençlere yönelik propaganda faaliyetlerini artırabilir. Anlaşılan o ki bu operasyonu yapanlar "Hareketin yatırımlarının tahmini değeri nedir?" sorusuyla, cemaatin toplam varlıklarını tespit etmeye yönelik doğrudan bir istihbarat toplamaya çalışıyor. Aslında bu soru, operasyonun en açık saldırgan boyutunu da gösteriyor. MİT, bu soruyla büyük ihtimalle cemaat mensuplarından "kaç milyar dolarlık varlığımız var?", "hangi ülkelerde hangi yatırımlarımız bulunuyor?", "hangi bankalarda hesaplarımız var?" gibi kritik bilgileri elde etmeye çalışıyor. Bu bilgilerin muhtemelen daha sonra o ülkelerin hükümetleriyle paylaşılarak, varlıklara el konulması, hesapların dondurulması veya yatırımların engellenmesi için kullanılması düşünülüyor. Örneğin, eğer cemaat mensupları "Almanya'da 500 milyon Euro değerinde gayrimenkul yatırımımız var" derse, bu bilgi Alman makamlarıyla paylaşılarak o varlıkların "terör finansmanı" gerekçesiyle dondurulması için diplomatik baskı uygulanmasına geçeceklerdir.

Dördüncü Kategori: Almanya'daki kurumlar

MİT'in Ricerca operasyonunun üçüncü ve belki de en stratejik boyutu, Almanya'daki cemaat derneklerinin mercek altına alınması sürecinde kendini gösteriyor. Bu çalışma, operasyonun sadece liderlik ve finansal yapılanmayı değil, aynı zamanda diaspora cemaatinin en kritik unsuru olan kurumsal omurgasını da hedef aldığını ortaya koyuyor. Sahte şirket aracılığıyla Almanya'daki cemaat mensuplarına gönderilen "mülteci entegrasyonu araştırması" adlı anket formunda, operasyonun ne kadar sofistike bir şekilde tasarlandığının çarpıcı bir göstergesi mevcut. Bu form, görünürde masum bir sosyal araştırma gibi sunulurken, aslında cemaatin Almanya'daki kurumsal yapısının anatomisini çıkarmaya yönelik sistematik bir istihbarat toplama faaliyetin apaçık delili.

Anket formundaki "Mültecilerin entegrasyon sürecini desteklemek için herhangi bir dernek, vakıf veya sosyal organizasyona katıldınız mı?" sorusu, cemaatin diasporadaki en kritik unsurunu hedef almakta. Bu soru, görünürde sosyal entegrasyon merakı gibi görünse de, gerçekte cemaatin kurumsal ağının haritasını çıkarmayı amaçlıyor. Hangi derneklerin aktif olduğu, hangi pozisyonlarda kimlerin görev aldığı, hangi faaliyetlerin yürütüldüğü gibi kritik bilgiler bu masum görünen sorularla elde edilmeye çalışılmış.

"Aldığınız/verdiğiniz desteklerin mültecilerin entegrasyon sürecinde ne gibi etkileri olduğunu değerlendirir misiniz?" sorusu ise operasyonun daha sinsi boyutunu açığa çıkarıyor. Bu soru, cemaatin diasporadaki sosyal dayanışma ağının nasıl çalıştığını, hangi hizmetleri sunduğunu ve bu hizmetlerin cemaat üyeleri için ne anlam ifade ettiğini anlamaya yönelik kritik istihbarat sağlamayı amaçlıyor. Oturum izni alma sürecinden dil eğitimine, ev bulma sürecinden aile birleşimine kadar tüm entegrasyon aşamalarında cemaatin rolünün tespit edilmesi, bu kurumsal yapıya müdahale etmek için gerekli bilgileri sağlamaya çabalamışlar.

Anlaşılan o ki, bu operasyonun arkasındaki stratejik düşünce, diaspora hareketlerinin kurumlar etrafında var olduğu gerçeğine dayanıyor. Tıpkı Ermeni diasporasının kiliseler etrafında örgütlenmesi gibi, cemaat diasporası da kültür merkezleri ve dernekler etrafında şekillendiğini düşünüyorlar. Ve karşı hamle olarak eğer bu kurumlar çökertilirse, diasporanın hem manevi hem sosyal dayanışma ağı parçalanır ve hareket doğal olarak dağılacağını planlıyorlar.

MİT'in bu operasyonla hedeflediği, cemaatin Almanya'daki kurumsal omurgasını tespit ettikten sonra, bu kurumlara yönelik sistematik bir yıpratma kampanyası başlatmayı hedefleyeceğini düşünmek mümkün. Derneklerin finansal kaynaklarının kesilmesi, yöneticilerinin hedef alınması, faaliyetlerinin engellenmesi ve hatta Alman makamlarının bu kurumlara karşı harekete geçirilmesi gibi stratejiler için gerekli alt yapı bilgileri bu anketlerle topluyorlar sanırım.

Dikkatimi çeken bir başka yön ile bugünkü yazıyı bitireyim. Bu operasyonun özellikle dikkat çekici yanı, sosyal medyada cemaat aleyhine yürütülen muhalefetin hedefleriyle birebir örtüşmesi. Cemaat kurumlarına finansal destek verilmemesi, bu kurumlara yaklaşılmaması, mevcut yönetimin meşruiyetinin sorgulanması gibi çağrılar, tam da MİT'in operasyonuyla elde etmeye çalıştığı hedeflerle paralellik göstermekte. Bu durum ise akıllara cemaat içi muhalefetin organik mi yoksa yönlendirilmiş mi olduğu sorusunu gündeme getiriyor ne yazık ki!

AA analizinde spesifik bir bölüm var. Anlaşılan o ki, ister şuurlu olsun ister şuursuz, cemaat içi muhaliflerin diline doladığı Cevdet Türkyolu ismi… Hani cemaat içi muhalifleri anlarım anlamasına da, Türk hükumeti nedense Türkyolu’ndan ziyadesiyle rahatsız ve onun üzerine özel olarak gidiyor. "Cevdet Türkyolu'nun kendini yeni lider olarak dayatması aynı güveni telkin edememiş" ifadesi enteresan geldi bana. Bunun sadece MİT'in araştırma sorularında sorulan liderlik konularının doğrudan yansıması olduğunu düşünmüyorum çünkü eğer belli bir cehaleti ve kastı yoksa cemaat içinden hiç kimsenin araştırmadaki "Gülen'den sonra liderliği kim üstlenecek?" sorusuna Cevdet Türkyolu cevabını vereceğini sanmıyorum. Belki bu analizi, “Cevdet cemaati üzerine yaptı” türünden tespit ve analizlerle beraber okumak lazım, bilmiyorum. Buna ilaveten analizdeki "örgütün üst kademesinde bilinen isimlerin statükocu davranacağı" tespiti ile bütünleşik okuduğumuzda bu kısım daha da enteresanlaşıyor. Tüm bunlar araştırma sorularında sorulan "örgütsel yapı nasıl değişecek?" sorusuna verilen cevapların operasyonel kullanımının da göstergesi. AA’da yer alan analizin "örgütün daha alt kolları büyük oranda kaynaklardan mahrum bırakılacaktır" tespiti, araştırmada sorulan finansal sorulardan elde edilen bilgilerin doğrudan kullanımını yansıtıyor. "Cevdet Türkyolu, Ekrem Dumanlı, Kemal Gülen, Barbaros Kocakurt, Abdullah Aymaz, Şerif Ali Tekalan gibi örgütün önde gelen mensupları örgütün mal varlığını yönetirken" ifadesi, araştırmada sorulan "finansal istikrar nasıl sağlanacak?" sorusuna verilen cevaplardan ziyade istihbaratın oluşmasını istediği algının bir yansıması. Analiz kisvesindeki istihbarat raporu, cemaatin uluslararası varlığı konusunda detaylı değerlendirmeler yapıyor. Bu değerlendirmeler, araştırma sorularında sorulan ABD, Avrupa, Rusya ve Çin ile ilişkiler konularına verilen cevapların sistematik analizi sonucunda eklemlenmiş. Tabii yerseniz!

En kritik nokta, AA analizinin şu önerisinde gizli: "FETÖ'nün işlediği tüm suçların kendi mensuplarının ağzından dünyaya duyurulması, Türkiye'nin haklı davası hakkındaki küresel kanaati de pekiştirecek, elini güçlendirecektir." Bu ifade, operasyonun asıl amacını açığa vurmakta. MİT, cemaat mensuplarını kendi elleriyle örgütsel itiraflar yapmaya yönlendirmekte ve bu itirafları uluslararası kamuoyunu etkilemek için kullanmayı planlamakta.

Operasyonun Psikolojik Boyutu

Ekonomik Sıkıntıdan Yararlanma: Operasyon, hedef kişilerin ekonomik zorlukları içinde olduğu bir dönemde onlara yaklaşıyor. KHK'lı akademisyenler, işsizlik ve maddi sıkıntılar yaşadıkları için kolay manipüle edilebilir durumda olabiliyorlar ve Saray iktidarı bundan yararlanıyor bittabi. Bu durum, hedef kişilerin karar alma mekanizmalarını zayıflatıyor ve onları daha az dikkatli hale getiriyor.

Akademik Legitimasyon (Meşrulaştırma): Operasyon, akademik araştırma görünümü altında yürütülüyor. Bu ise, hedef kişilerin güvenini kazanmayı ve onları daha rahat bilgi paylaşmaya teşvik etmeyi amaçlamakta. Malum olduğu üzere -suret-i haktan görünenler hariç- akademisyenler, normalde bilimsel çalışmalara katkıda bulunmayı prestijli ve değerli görürler, bu durum operasyonda istismar ediliyor.

Sosyal Medya Psikolojisi: Twitter'ın hızlı ve yüzeysel iletişim kültürü, hedef kişilerin derin düşünmeden cevap vermesini teşvik etmekte. Direkt mesajlar üzerinden yürütülen iletişim, daha samimi ve güvenli bir ortam yanılgısı oluşturuyor.

Kimlik Gizleme ve Sahte Güven: Sahte kimlikler ve paravan şirketler kullanarak, operasyon yürütenlerin gerçek kimliklerini gizlemek ve hedef kişilerde yanılgıya dayalı bir güven duygusu oluşturmayı amaçlıyor.

Kademeli Bilgi Toplama: Operasyon, küçük ve zararsız görünen sorularla başlayarak, kademeli olarak daha hassas bilgilere ulaşmayı amaçladığını gözlemliyoruz. Bu yöntem, hedef kişilerin fark etmeden operasyona dahil olmalarını sağlıyor.

Hedef Kitle Seçimi

Coğrafi Hedefleme: Operasyon özellikle Avrupa'ya yerleşmiş cemaat mensuplarını hedef aldığını görüyoruz. Bunun nedeni, bu kişilerin MİT'in doğrudan baskı uygulayamayacağı bir coğrafyada bulunmaları, dolayısıyla daha sofistike (karmaşık) yöntemlerle yaklaşılması gerekliliği.

Sosyo-Ekonomik Durum: Biraz önce de vurguladığımız gibi ekonomik sıkıntı yaşayan kişiler öncelikli hedef grubu oluşturuyor. Bu durum, onları maddi teşviklerle manipüle etmeyi kolaylaştırmakta.

Akademik ve Mesleki Profil: Akademisyenler, gazeteciler ve diğer entelektüel meslek grupları hedef alındığı Emre Uslu’nun mezkur yazılarında belirtildi. Bu kişilerin akademik birikimlerinden ziyade, cemaate dair malumatlarının hedeflendiği ise çok açık. Operasyonu yapanlara göre, hem değerli bilgilere sahip olmaları hem de toplumsal etkileri olması nedeniyle operasyonel açıdan önemliler.

Cemaat İçi Konum: Özellikle cemaat içindeki muhalif eğilimli bireyler hedef alındığını anlıyoruz. Doğal olarak bu kişilerin, cemaat aleyhine açıklamalar yapmaya daha yatkın olduğunu düşünebiliriz.

Stratejik Hedefler

Bu operasyonun stratejik hedeflerini kısa ve uzun vadeli olarak ikiye ayırabiliriz. Önce kısa vadeli olanlara bakalım.

İçeriden Bilgi Edinme: Önceki yazılarda yeterince vurguladığımı düşünüyorum; operasyonun birinci hedefi, diasporadaki cemaat yapılanmasını detaylı bir şekilde haritalamak. Bu kapsamda, cemaat mensuplarının kimlikleri, rolleri, sorumlulukları ve birbirleriyle olan ilişkileri tespit edilmeye çalışılıyor.

Liderlik Kargaşası Oluşturma: Fethullah Gülen'in vefatı sonrası doğal olarak ortaya çıkması beklenen liderlik boşluğunu daha da derinleştirmek ve cemaat içinde çelişkiler üretmek de bu operasyonun kısa vadeli hedefleri arasındaymış. Bu sayede, cemaat mensuplarının birbirine olan güvenlerinin sarsılması hedefleniyor sanırım.

Finansal Kaynak Kesme: Cemaat destekçilerinin maddi yardımlarını azaltmak için, bir yandan cemaatin mali yapısında sorunlar olduğu izlenimi verilmeye çalışılırken, diğer yandan mevcut yardım kanallarının yol haritası çıkarılmaya çalışılmış. Buna ilave olarak da “koy bir kepçe de suyundan” kabilinden mali yönetimde usulsüzlükler ve liderlik kavgaları öne çıkarılma amaçlanmış.

Moral Bozma: Bu operasyonu düzenleyenlerin kısa vadeli hedeflerinden biri de cemaat mensuplarının motivasyonunu düşürmek ve onları örgütsel bağlılıklarından uzaklaştırmak. Bu kapsamda, cemaat liderliğinin güvenilmezliği ve geleceğinin belirsizliği sürekli vurgulanıyor.

Gelelim operasyonun uzun vadeli hedeflerine.

Uluslararası Meşrulaştırma: Operasyonun en kritik hedefi, cemaat mensuplarının kendi ağızlarından "itiraflar" elde ederek uluslararası kamuoyunu etkilemek. Bu strateji, Güney Afrika'daki Hakikat ve Barış Komisyonu modelini andıran bir yaklaşım aslında… "içeriden gelen itiraflar" yoluyla meşruiyet kazanma amacı taşıyor. Örneğin, bir cemaat mensubunun "Evet, biz gerçekten 15 Temmuz'da rol oynadık" şeklinde bir açıklama yapması, Türkiye'nin uluslararası arenadaki tezlerini destekleyecek altın değerinde bir propaganda malzemesi haline gelecek zira! Daha şimdiden bazı aklı evvellerin bu zokayı yuttuğunu görüyoruz zaten. Saray operasyonuna göre bu itiraflar, NATO toplantılarında, Avrupa Birliği zirvelerinde ve BM Güvenlik Konseyi'nde Türkiye'nin elini güçlendirecek belge niteliği taşıyor. Türkiye'nin bugüne kadar "kanıtlayamadığı" iddialarının, hedef grubun kendi mensuplarının ağzından doğrulanması, diplomatik açıdan çok büyük bir başarı anlamına geliyor.

Seküritizasyon (Güvenlikleştirme): Cemaati uluslararası güvenlik tehdidi olarak sunmak ve bu algıyı küresel güvenlik kurumlarına kabul ettirmek de uzun vadeli hedeflerden biri sanırım. Ve esasen bu kısım Kopenhag Okulu'nun güvenlikleştirme teorisine tam olarak uygun bir yaklaşım. Örneğin, PKK'nın nasıl Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından terör örgütü olarak tanındıysa, cemaat için de benzer bir süreç başlatılmak isteniyor. Cemaat mensuplarının kendi ağızlarından çıkacak "biz şiddete başvurduk", "biz darbe yaptık", "biz casusluk faaliyetleri yürüttük" şeklindeki itiraflar, Interpol'den FBI'a, MI6'dan BND'ye kadar tüm güvenlik teşkilatlarının cemaat hakkındaki dosyalarında yer almasının sağlanması hedeflenmiş. Bu durumda, cemaat mensuplarının Amerika'da okul açması, Almanya'da dernekler kurması, Avustralya'da vakıflar oluşturması "terör örgütü faaliyeti" olarak değerlendirilecek ve o ülkelerin güvenlik güçleri tarafından engellenmesi için yasal zemin hazırlayacak!

Diaspora Kontrolü: Yurt dışındaki cemaat aktivitelerini sınırlandırmak ve kontrol altına almak için, o ülkelerin güvenlik güçleriyle işbirliği yapmak da keza uzun vadeli hedefler arasında. Bu sinsi hedef, Türkiye'nin uzun kolu operasyonlarının bir parçası aslında. Örneğin, Almanya'da faaliyet gösteren Cemaat okullarının "terör örgütü" gerekçesiyle kapatılması, Fransa'daki Cemaat vakıflarının malvarlıklarına el konulması, Amerika'daki Cemaat mensuplarının "ulusal güvenlik tehdidi" olarak değerlendirilmesi gibi sonuçlar hedefleniyor. Saray iktidarı, bu operasyonla cemaat mensuplarının yaşadığı her ülkede o ülkenin güvenlik güçleriyle işbirliği yaparak, diaspora üzerinde kontrol kurma imkanı elde etmeyi hedefliyor.

İdeolojik Zafer: Cemaat fikriyatının tamamen çözülmesini sağlamak ve cemaat değerlerinin toplumsal meşruiyetini yok etmek uzun vadeli hedefler arasında. Bu hedef, fikir ustalarımızdan Antonio Gramsci'nin "kültürel hegemonya" kavramının tersten uygulanması. Sovyetler Birliği'nin çöküşü sonrası sosyalist ideolojinin nasıl meşruiyetini kaybettiği, Nazi Almanya’sının yenilgisi sonrası faşist ideolojinin nasıl toplumsal kabul görmez hale geldiği gibi, cemaat fikriyatının da toplumsal hafızada "kötü", "zararlı", "tehlikeli" olarak kodlanması amaçlanıyor. Bu süreç, cemaat mensuplarının çocuklarının bile o değerlerden utanç duyacağı, cemaatin tarihsel mirasının tamamen karalanacağı bir atmosfer inşa etmeyi hedefliyor. Böylece, sadece fiziksel olarak değil, fikri olarak da cemaat tamamen yok edilmiş olacak!

Precedent (Emsal) Oluşturma: Bu operasyonun başarılı olması durumu, benzer gruplar için de bir emsal oluşturacak ve gelecekte diğer muhalif gruplara karşı da benzer yöntemler kullanılacak diye hedeflendiğini görüyoruz. Bu strateji, bir tür "metodolojik şablon" oluşturma amacı taşıyor. Örneğin, Alevilere yönelik benzer bir operasyon düzenlenirse, sahte araştırma şirketleri kurularak Alevi akademisyenler manipüle edilebilir ve "Aleviler arasında bölücü faaliyetler var" şeklinde itiraflar elde edilebilir. HDP'ye yakın akademisyenler hedef alınabilir, Kürt dernekler üzerinde benzer çalışmalar yapılabilir. Hatta operasyon modeli, yurt dışındaki CHP dahil Türk muhalefetine de uygulanabilir. Türkiye sözümona, bu operasyonla sivil toplumun tamamını kontrol altına alma konusunda uluslararası bir model geliştirmiş olacak.

Ricerca Operasyonu’nun çok boyutlu olduğunu görmek, bu konuda epeyce hazırlık evresi yaptıkları izlenimi de veriyor. Söz gelimi uluslararası boyutu, NATO başta olmak üzere Batı ülkelerinin cemaat konusundaki tutumunu değiştirmeye yönelik bir çaba var anket sorularında. Erdoğan İktidarı malum olduğu üzere şimdiye kadar Batı ülkelerini cemaat konusunda ikna etmekte başarılı olamadı ve bu durum, Türkiye'nin NATO üyeliğinden İsveç ve Finlandiya'nın üyelik sürecine kadar birçok diplomatik krize yol açtı. 2022 yılında Madrid NATO Zirvesi'nde Erdoğan'ın İsveç'e "PKK ve FETÖ'yü terör örgütü olarak tanımadığınız sürece NATO üyeliğinizi veto edeceğiz" tehdidinde bulunması, ancak sonuçta sadece "Türkiye'nin terör örgütü olarak gördüğü" şeklinde muğlak bir formülasyonla yetinmek zorunda kalması, Türkiye'nin bu konudaki diplomatik çaresizliğini göstermişti. Bu operasyonla, cemaat mensuplarının kendi ağızlarından çıkacak itiraflarla bu durumu köklü bir şekilde değiştirmek amaçlanmakta. Örneğin, bir cemaat mensubunun "Evet, biz Pentagon'daki bağlantılarımızı istihbarat faaliyetleri için kullandık" şeklinde bir açıklama yapması, Amerika'nın cemaat konusundaki tutumunu tamamen değiştirebilir. Bu tür itiraflar, Washington'daki düşünce kuruluşlarından Brüksel'deki AB kurumlarına kadar tüm karar vericilerin masasında yer alacak ve Türkiye'nin "FETÖ terörist örgütüdür" tezinin artık tartışılmaz bir gerçek olarak kabul edilmesini sağlayacak. Bu durum, NATO'nun 2024 Washington Zirvesi'nde alınan "terör örgütleriyle mücadelede dayanışma" kararının cemaat aleyhine yorumlanması için zemin hazırlayacaktı.

Daha önce kısaca bahsini ettiğimiz gibi bir başka boyut da Avrupa'daki cemaat faaliyetlerinin detaylı haritasını çıkarmak, AB ülkelerindeki cemaat kurumlarını tespit etmek ve bu bilgileri o ülkelerin yetkili makamlarıyla paylaşmak. Bu hedef operasyonun en kritik hedefleri arasında. Bu strateji, AB'nin "Avrupa Değerleri ve Şeffaflık" ajandası ile uyumlu bir şekilde sunularak, cemaat kurumlarının "demokratik değerlere aykırı" faaliyet yürüttüğü iddiasıyla desteklenmeyi hedeflemiş sanırım. Örneğin, Almanya'da faaliyet gösteren cemaat okullarının "anti-demokratik eğitim" verdiği, Fransa'daki cemaat vakıflarının "laiklik ilkesini ihlal ettiği", Avrupa’daki cemaat medya kuruluşlarının "yabancı güçlerin etkisi altında" olduğu şeklinde raporlar hazırlanarak, AB kurumlarına sunulması hedefleniyor. Bu yaklaşım, Fransa'nın "İslamcı ayrılıkçılıkla mücadele" yasasını, Avusturya'nın "Politik İslam'la mücadele" programını, Belçika'nın "yabancı finansman" kısıtlamaları gibi hassasiyetlerine matuf olarak operasyona eklemlenmiş. Böylelikle tüm Avrupa’nın cemaat konusundaki tutumunu değiştirilmesi amaçlanmış.

Operasyonun en sofistike boyutu ise, AB'nin "Rule of Law" (Hukuk Devleti) mekanizmasını kullanarak, cemaat mensuplarının yaşadığı ülkelerde "hukuk devleti ihlali" gerekçesiyle baskı oluşturmaya çalışması. Bu durumda, cemaat mensuplarının kendi ağızlarından çıkacak itiraflar, AB Konseyi'nde "7. madde prosedürü" başlatılması için gerekçe olarak kullanılabilecekler. Böylece, cemaat mensuplarının yoğun yaşadığı ülkeler (özellikle Almanya, Fransa, Hollanda) "terör örgütü üyelerini himaye etmek" gerekçesiyle AB içinde baskı altına alınabilecek!

Operasyonda en başından itibaren kullanılan sahte kimlikler kullanılarak akademisyenlerin aldatılması, ciddi etik, ahlaki ve hukuki problemler içeriyor. Bir kere akademik özgürlük ve bilimsel etiğin açık ihlali söz konusu. "Axel Kushel" adlı hayali CEO'nun arkasında saklanan operasyoncular, akademik görüntülü bu araştırmada "informed consent" (bilgilendirilmiş rıza) prensibinin tamamen yerle bir ediyorlar. Gazeteci ve akademisyenlerin, (en azından bir kısmının) kendileriyle iletişim kuran kişinin gerçek kimliğini, amacını ve arka planını bilmeden araştırmaya dahil edildiği anlaşılıyor.

Operasyonun kodlarını çözdükçe kötü bir CIA operasyonu taklidiyle karşı karşıya kaldığımızı anlıyoruz.

Project CHAOS

1967-1974 yılları arasında CIA'nın yürüttüğü Project CHAOS, modern tarihte akademik manipülasyonun belki de en çarpıcı örneğiydi; James Jesus Angleton'ın karşı istihbarat imparatorluğunda, Vietnam savaşına karşı yükselen sesler sistematik olarak susturulurken, üniversite koridorlarından barış mitinglerine kadar her yerde sahte kimlikli ajanlar "araştırmacı" kılığında dolaşıyor, 300 binden fazla Amerikalı vatandaşın özel hayatını mercek altına alıyordu. CIA'nın "barış araştırması" adı altında akademisyenleri tuzağa düşürdüğü bu operasyonda, gerçek savaş karşıtı örgütlerle ayırt edilemez sahte örgütler kurulmuştu. Öğrenci liderleri "bilimsel çalışma" vaadiyle kandırılırken, onların telefon konuşmaları dinleniyor, mektupları açılıyor, hatta bazen provokasyon amaçlı çatışmalar çıkarılıyordu. Watergate skandalının gölgesinde 1975'te Church Committee soruşturmasıyla açığa çıkan bu operasyon, tıpkı MİT'in Ricerca projesi gibi, "akademik meşruiyet" maskesi altında muhalif grupları hedef alan, sistematik bilgi toplayan ve yasal sınırları hiçe sayan hibrit savaş taktiklerinin o dönemki versiyonu olarak, günümüz istihbarat operasyonlarının elli yıl önceki tarihsel emsali bana göre.

Oysa bilimsel araştırma görünümü altında istihbarat toplama, akademik etiğin temel prensiplerine aykırıdır ve bu durum, esasen ciddi ve güvenilir akademisyen ve gazeteciler için bile güven bunalımına yol açabilecek neticeler doğuracaktır. Operasyonda standart bir akademik araştırmanın "objektiflik", "şeffaflık" ve "bilimsel dürüstlük" ilkelerinin tamamı çiğnendiğini görüyoruz. Akademisyenlerin bilimsel birikimleri istihbarat amaçlı istismar edilmesi, akademik özgürlüğün ciddi ihlali. Akademisyen ve gazeteciler, "bilime katkı yapıyorum" düşüncesiyle operasyona dahil olurken, aslında başta kendi meslektaşları olmak üzere bir sosyal grubu hedef alan bir istihbarat faaliyetinin parçası haline getirilmişler. Özellikle bazı kişilerin, "cemaat konusunda objektif değerlendirme yapıyorum" halisane düşüncesiyle bir operasyonun parçası olmaları gerçekten düşündürücü. Bu hamle hiçbir stratejiye dönüşmese bile en azından entelektüel kapasitelerin ve bilgi birikimlerinin manipülatif amaçlarla kullanılması, bilimsel etiğin temel prensiplerine aykırı. Hatırlayalım; soğuk savaş döneminde KGB'nin batı üniversitelerinde yürüttüğü "disruption" (çözülme) operasyonlarında, hedef grubun iç dinamiklerinin bozularak etkisizleştirmek amaçlanmıştı.

Kaldı ki MİT tarafından organize edildiği düşünülen bu operasyon, sadece etik bir skandal değil, aynı zamanda uluslararası hukukun temel ilkelerini ayaklar altına alan sistematik bir suçlar zinciri. Türkiye’de hukukun çiğnenmesi artık bilinen bir şey, anlaşılan o ki, ülke iktidarı bu pervasızlığını uluslararası düzlemde de göstermekte. Ciddi suçlar bunlar. Avrupa ülkelerinin casusluk yasaları, yabancı istihbarat teşkilatlarının faaliyetlerini ağır cezai yaptırımlarla cezalandırıyor. İngiliz Resmi Sırlar Yasası 1989, bu tür operasyonları 14 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırır. MİT'in İngiltere'de paravan şirket kurması, bu yasanın 1. maddesinin doğrudan ihlali. Operasyonun sistematik ve organize yapısı, onu AB'nin Organize Suçla Mücadele Çerçeve Kararı kapsamına sokmakta. Bu operasyon, geleneksel casusluk ile organize suç arasındaki sınırları bulanıklaştırmakta, hukuki kategorileri zorlamakta.

Operasyonun toplumsal etkilerini de bakarak bu konuyu bitirelim. Uslu’nun olağanüstü çabasıyla operasyonun ortaya çıkması, Hizmet hareketi içindeki akademisyen ve gazetecilerin camiadaki güven ortamını ciddi şekilde zedeleyecek ve bundan sonrası için akademisyenler kendilerine gelen araştırma tekliflerini daha temkinli karşılamaya başlayacaktır. Akademisyenler arasındaki işbirliği kültürü, bu tür operasyonlar nedeniyle büyük zarar görecek, bilgi paylaşımı azalacak ve akademik ağlar büyük oranda zayıflayacaktır. Saray iktidarı için “Ne gam” pervasızlığıyla karşılanacak bu etki, korkunç bir şey esasen.

Bir diğer etki ise cemaat içindedir. Cemaat mensupları arasında paranoya ve güvensizlik artış gösterecek ve herkes birbirine karşı temkinli hale gelecektir. Bu durum, cemaat içindeki dayanışma ve güven bağlarını ciddi şekilde zedeleyecek, bu tür operasyonlar nedeniyle hareket daha da izole hale gelecek ve toplumsal entegrasyonları zorlaşacak, böylece toplumdan daha da kopuk bir duruma düşülecektir. Görüldüğü üzere, herhangi bir stratejik hamle yapılmasa bile, bu operasyonun başarılı olduğu kısımlar var.

Operasyonda ağırlıklı olarak (X)Twitter'ın tercih edilmesi, platformun hızlı iletişim kültürü ve direkt mesaj özelliğinden yararlanmayı amaçladığı anlaşılıyor. Malum olduğu üzere bu platform hem gizli iletişim hem de geniş bir kitleye ulaşım imkanı sağlıyor. Sahte hesapların cemaat kültürüne uygun profil oluşturması, hedef kitleye güvenilir görünmek için yapılmış ve bu profiller cemaat terminolojisi ve değerlerini yansıtacak şekilde özenle tasarlanmış. Bunun için bazı gerçek kişiler de alet edilmiş maalesef. Operasyonun zamanlaması, Gülen'in vefatı sonrası cemaat içinde oluşturulacak kaos ortamından yararlanmayı amaçlıyor izlenimi veriyor. Zira bu dönemde cemaat mensupları daha kırılgan ve manipülasyona açık durumda.

Peki bundan sonraki hamle ne olabilir?

AA analizinde görüldüğü üzere öncelikle toplanan bilgiler, -muhtemelen- sistematik bir şekilde analiz edilecek ve operasyonel kullanım için işlenecek, bu süreç profesyonel istihbarat teknikleri kullanılarak yürütülecektir. Farklı kaynaklardan elde edilen bilgiler, çapraz referans yapılarak doğrulanacak, tutarlılık kontrol edilecek, böylece bilgilerin güvenilirliği sağlanacaktır. Çünkü bu tür operasyonlarda toplanan bilgiler, operasyonel açıdan değerlendirilerek hangi bilgilerin nasıl kullanılacağı belirlenir ve bu değerlendirme sürecinde her bilgi parçasının stratejik değeri analiz edilir.

MİT'in bu operasyonu, esasen geleneksel istihbarat yöntemlerini akademik araştırma formatıyla birleştiriyor; hedef grubun güvenini kazanarak kritik bilgileri elde etmeyi ve aynı zamanda psikolojik baskı oluşturmayı amaçlıyorlar. Operasyonun en dikkat çekici özelliği, sahte şirket aracılığıyla sorulan soruların AA analizinde birebir karşılık bulması. Bu durum, operasyonun ne kadar sistematik ve etkili bir şekilde yürütüldüğünün ispatı niteliğinde.

Sonuç olarak, Ricerca operasyonu modern çağın "bilgi savaşı" konseptinin somut bir uygulama pratiği. Akademik araştırma kisvesi altında yürütülen bu çalışma, hedef grubun hem bilgi kaynaklarını hem de psikolojik direncini hedef almakta, uzun vadeli bir çözülme stratejisi izlemeyi amaçlamış. Hem akademik camia hem de sivil toplum için önemli dersler içerdiğini bilmem söylemeye gerek var mı?

NOT: Bu operasyona bilerek ya da bilmeyerek iştirak eden bazı isimlere, bazı sorular yolladım. Eğer cevap gelirse ayrıntılarıyla yazarım. Yok eğer gelmezse, bu isimleri bir yazının sonuna not olarak eklerim.

 

8 Ocak 2025 Çarşamba

Nr. 24: From Accountant to Legendary Insurgent!

 


An Epic of Resistance!

 As a young 22-year-old accountant whose life was changed by the Nazi occupation, Gunnar Sonsteby became one of Norway's greatest resistance heroes. As the legendary leader of the Oslo Gang, Sonsteby made history with his daring operations against the Nazi occupation forces, and his story is an epic of the struggle for freedom. Directed by John Andreas Andersen, “Nr. 24”, directed by John Andreas Andersen, is both a historical document and an impressive movie with strong messages for today's world.


Let us first give some historical background about the Norwegian Front in World War II:

Norway's story in World War II began with the sudden invasion of Nazi Germany on April 9, 1940, despite the country's policy of neutrality. This invasion, dubbed Operation Weserübung, was part of Hitler's plan to strengthen his dominance in the North Atlantic and gain strategic superiority over Britain. The German navy entered the Oslo Fjord, while paratroopers seized the country's major airfields. Although the Norwegian army put up resistance, it could not mount an effective defense due to being caught unprepared and the superior strength of the German army.

In the first days of the occupation, King Haakon VII and members of the government fled the Nazi forces and moved towards the north of the country. British and French forces came to Norway's aid, but this support was short-lived as Germany attacked France. In June 1940, the Norwegian army formally surrendered and the royal family went into exile in England. The puppet government, led by Vidkun Quisling, cooperated with the Nazi occupation administration, while the country's strategic resources and industry were put at the service of the German war machine.

After the occupation, both civilian and military resistance movements quickly organized in Norway. The military resistance organization called Milorg coordinated with the government-in-exile in England, organizing acts of sabotage and gathering intelligence. In particular, acts of sabotage against German heavy water production facilities seriously disrupted Nazi Germany's nuclear program. The civil resistance, on the other hand, published underground newspapers, made illegal radio broadcasts and helped Jews escape to Sweden. Oslo-based resistance groups carried out daring operations against German targets in the city, while resistance fighters in the countryside took advantage of the mountainous terrain to wage guerrilla warfare.

For occupied Norway, 1945 was a complex period of hope and anxiety. As the signs of the collapse of Nazi Germany grew more and more evident, the main concern for Norwegians was what would happen to the country when the Germans withdrew.

While the Soviet army advanced in northern Norway, some 350,000 German troops were still stationed in the rest of the country. Even after Hitler's suicide, the commander of German forces in Norway, Franz Böhme, refused to surrender. Resistance leaders in Oslo feared the city would be destroyed. There was fear that the Nazis might use the “scorched earth” tactic.

During these critical days, the Milorg (Military Organization) and civilian resistance groups were on high alert. Resistance groups such as the Oslo Gang organized covert operations to thwart possible German sabotage plans. In particular, power stations, bridges and other critical infrastructure facilities were closely monitored.

On May 7, 1945, with the German surrender, German troops in Norway were forced to lay down their arms. However, the surrender process was unexpectedly orderly. The resistance movement made great efforts to prevent revenge attacks. Quisling supporters and collaborators were arrested and special measures were taken to avoid chaos.



On May 13, the return of King Haakon VII was the true symbol of freedom. Tens of thousands of people gathered in Oslo harbor to welcome their exiled king. Five years of darkness were officially over. But the scars of the war run deep. Especially in the north, the retreating German troops left behind burned towns and villages.

The fact that Norway suffered relatively little damage in the last days of the war was largely due to the success of the resistance movement. The disciplined nature of Milorg and the cool-headed attitude of the resistance leaders contributed to the orderly German surrender. The preservation of much of Oslo's historic fabric was one of the most important legacies left for future generations.

But the joy of victory did not last long. The post-war period began a process of reckoning with collaborators and healing social wounds. The trial of traitors like Vidkun Quisling turned into a national reckoning. Norwegian society was forced to confront its past while enjoying the euphoria of freedom.

This period was a turning point in which the foundations of modern Norway were laid. The maturity and discipline shown in the last days of the war was reflected in the country's post-war reconstruction. Norway quickly became one of the most stable and prosperous countries in Europe.

Today, memories of the last days of the war are an important part of Norway's collective memory. Liberation Day, celebrated every year on May 8, is not only a celebration of victory, but also a reminder of the value of freedom and democracy.

In order to get to know the hero of this story, it is important to know the Norwegian Resistance well.

Norway's story of resistance began with the sudden invasion of Nazi Germany on April 9, 1940. The German warships that appeared in the Oslo fjord that morning heralded a dark period that would change the fate of the country. Initially, the Norwegian army offered resistance, but after two months of fighting, the country fell completely under Nazi control. King Haakon VII and the government fled to London, but this was to be the beginning of the resistance, not the end.

From the first days, the Norwegian resistance had two branches: civilian and military. The civilian resistance movement was called “Hjemmefronten” (Home Front). This movement ranged from simple sabotage to complex intelligence operations. In particular, the country's geography - deep fjords, steep mountains and vast forests - gave the resistance a natural advantage.

The resistance movement became more organized over time. Working closely with the British Special Operations Executive (SOE), Norwegian resistance fighters began to organize effective operations against the Nazi occupation forces. Perhaps their most famous operation was the sabotage of German heavy water production facilities. This operation severely disrupted Nazi Germany's nuclear program and influenced the course of the war.


Resistance fighters had to contend not only with the enemy, but also with harsh natural conditions. Cold temperatures of up to -30 degrees Celsius in winter, difficult terrain and the pressure of being under constant surveillance made the daily struggle for survival even more difficult. But despite all these difficulties, the Norwegian resistance managed to become one of the most effective resistance movements against the Nazi occupation.

During the years of occupation, around 40,000 Norwegians took an active part in the resistance movement. Around 1,400 of them lost their lives and thousands were sent to concentration camps. However, the resistance did not only wage armed struggle; they also published underground newspapers, gathered intelligence and provided a constant flow of information to the Allied forces.

The Oslo Gang (Oslogjengen) was perhaps the most effective and professional organization of the Norwegian resistance movement. Led by Gunnar “Kjakan” Sonsteby, the group became known for its daring and complex operations against the Nazi occupation forces in the capital Oslo. The secret of the group's success lay in its members' ability to appear as ordinary citizens.

During the day, the gang members appeared as ordinary citizens going about their normal business, while at night they organized sabotage operations against the Nazi occupation forces. Among their most important operations were the destruction of the ID card printing center used by the occupation forces, the blowing up of weapons depots and the assassination of Nazi collaborators.

One of the most remarkable features of the Oslo Gang was its ability to carry out operations with almost no casualties. Behind this success lay Sonsteby's meticulous planning skills and the extraordinary discipline of the group members. Before each operation, weeks of reconnaissance were conducted and everything was planned down to the last detail.

The group's activities were not limited to armed actions. The Oslo Gang also gathered vital intelligence information for the Allied forces. In particular, information on the movements, troop deployments and defense systems of German naval bases in Norway played a critical role in the operations of British bombers.

In the final stages of the occupation, the Oslo Gang's activities intensified. The group worked hard to thwart possible Nazi plans for destruction during the withdrawal. It was largely due to their efforts that Oslo's critical infrastructure was preserved and the city survived the occupation with minimal damage.

After the war, most members of the Oslo Gang quietly returned to their normal lives. Some never spoke about their experiences, others only began to share their experiences years later. But their courage and sacrifice remains one of the brightest chapters in Norway's struggle for freedom.


Here is the true story of the hero we are about to tell...

On a cold Oslo morning, at the age of 22, Gunnar Sonsteby, a young accountant who saw Nazi tanks invading his city, had no idea that day would change his life forever. Growing up in the mountainous region of Rjukan with a passion for skiing, the young man was nicknamed “Kjakan” by his friends because of his prominent chin. No one could have predicted that he would become one of Norway's greatest resistance heroes.

In the early days of the occupation, Sonsteby, like many Norwegians, thought the Nazi regime would be temporary. But the brutality of the occupation forces and the gradual loss of freedom for his country forced him to take action. Initially starting with small propaganda activities, the life of resistance soon became much more dangerous and complex. While he roamed the streets of Oslo as an ordinary cyclist, he was actually spying on Nazi headquarters and gathering intelligence.

Sonsteby's most remarkable characteristic was his extraordinary intelligence and cold-bloodedness, which he hid behind his ordinariness. He managed to live under forty different identities. One day he could be a polite office worker, the next a factory worker. Thanks to this ability, he was never caught even once, despite all the efforts of the Gestapo. In fact, when the Nazis prepared reward posters to capture him, he took it upon himself to distribute them, and the Su Defacto situation is probably one of the most ironic acts of resistance in history.

As the leader of the resistance group known as the “Oslo Gang”, Sonsteby practiced strict discipline during the war years. He refused to drink alcohol and avoided romantic relationships. He had only one focus: Norway's freedom. Working closely with the British Special Operations Executive (SOE), Sonsteby played a critical role in the planning and execution of countless acts of sabotage. One of his most important operations was the destruction of the Nazis' identity card production center, which dealt a serious blow to the occupation forces' control system.

After the war, Sonsteby, unlike most heroes of the resistance, did not fall silent. On the contrary, he made it his life's mission to pass on the value of democracy and freedom to future generations. He gave lectures to thousands of young people and spoke at schools. However, he did not share the details of some operations during the war with anyone until his death. Perhaps these secrets went with him as witnesses to the dark side of the freedom struggle.

In 2012, at the age of 94, Sonsteby died, leaving behind not only countless medals and decorations, but also a timeless symbol of the struggle for freedom and democracy. His bronze statue in the center of Oslo was inspired by a photograph of a young man riding his bicycle around the city. It stands as a silent witness to the fact that seemingly ordinary people can accomplish extraordinary things.

Sonsteby's story reminds us that heroism is not always flashy, that sometimes the greatest courage lies in the ability to appear ordinary. Today, in a world where freedom and democracy are again under threat, his life story is more important than ever. Because the most important lesson Sonsteby taught us is that freedom is never guaranteed and that we must always be vigilant to protect it.


Successful director John Andreas Andersen has brought the story of this historical hero to the big screen as an impressive drama for Netflix. Andersen is known for disaster films such as “The Quake” and “The Burning Sea”, but with “Nr. 24”, he took a bold step into a completely different field, the historical drama genre.

The movie unfolds in two parallel timelines: On the one hand, young Sonstebyeby's (Sjur Vatne Brean) struggle for resistance during the war years, and on the other, older Sonstebyeby (Erik Hivju) confronting his past in a lecture to students. This narrative structure not only tells the story of a war hero, but also questions the moral dimensions of heroism and resistance.

In telling Sonstebyeby's story, Andersen prefers to focus on the character's extraordinary courage hidden behind his ordinariness, rather than on flashy action sequences. While remaining faithful to historical facts, the film invites today's viewers to reflect and question what Sonstebyeby's struggle for freedom means in the modern world.

Let's take a closer look at the movie...

“Nr. 24” is a moving drama about the true story of Norwegian resistance fighter Gunnar ‘Kjakan’ Sonstebyeby during World War II. Directed by John Andreas Andersen, the film features strong performances by Sjur Vatne Brean as the young Sonstebyeby and Erik Hivju as the older Sonstebyeby.

The movie unfolds in two different time periods: A lecture given by the elderly Sonstebyeby to students in the present day and resistance activities during World War II. This narrative structure provides an effective backdrop for questioning the moral complexities of heroism and war.

The story of Sonstebyeby, an ordinary 22-year-old accountant turned one of Norway's most wanted saboteurs, forms the central axis of the film. Leading the secret resistance movement in Oslo, Sonstebyeby organizes dangerous operations against both German and Norwegian Nazi collaborators.

Technically, the film is also remarkable. The scenes from the 1940s are filmed on 35mm and the modern scenes on 16mm, successfully reflecting the different atmospheres of the periods. In addition to Kristoffer Lo's contemporary music, the use of Radiohead's “Exit Music”, although controversial, strengthens the emotional tone of the story.

Sonstebyeby's character is characterized by the strict rules he sets for himself during the war. He is portrayed as a character who abstains from women, alcohol and all the pleasures of life for the sake of freedom. This theme of sacrifice offers a thought-provoking perspective on the price of freedom for today's viewers.

The life of Norway's most decorated war hero is presented in an impressive movie. "Nr. 24” is proof that true heroes don't always have cloaks, and that sometimes the greatest courage is hidden in the ability to appear ordinary.

The film not only tells the story of a war hero, but also questions the moral dimensions of difficult decisions made during wartime. The scenes in which the elderly Sonstebyeby is forced to confront the relatives of those he killed in the past at the conference are the most powerful moments of the film.

In terms of production values, the movie is quite successful. Although most of the Oslo scenes were shot in Lithuania, the period atmosphere is convincingly constructed. Pål Ulvik Rokseth's cinematography captures an impressive visual language both in period scenes and modern times.

Although the film does not focus too much on Sonstebyeby's personal life, it effectively conveys his determination and struggle for freedom. Instead of being a charismatic hero, the character is portrayed as an ordinary-looking figure who accomplishes extraordinary things, which makes the story more realistic.

The movie takes on a particularly topical relevance today, when there is a renewed war in Europe. Sonstebyeby's reflections on freedom and democracy carry strong messages about the importance of preserving these values in the modern world.

In modern scenes, the students' questioning raises questions about the morality of wartime actions. At this point, the film skillfully navigates the fine line between heroism and terror.

Instead of progressing chronologically, the story is told back and forth between the past and the present. Although this narrative structure sometimes leads to pacing problems, it generally strengthens the emotional impact of the story.

The film depicts Sonstebyeby's use of multiple identities to escape the Nazis and organize the resistance movement with impressive tension. However, these action scenes never overshadow the human dimension of the movie.

The long-term effects of actions taken during the war are effectively portrayed, especially in the scenes where the elderly Sonstebyeby confronts his memories. In this respect, the movie stands out not only as a war movie but also as a story of reckoning.

The side characters in the movie, especially other members of the resistance movement, add depth to the story. Each character's motivations and conflicts reflect the difficult choices people face in wartime.


While depicting an important part of Norway's war history, the film manages to connect with modern audiences through universal themes. Issues such as freedom, sacrifice and moral responsibility are thought-provokingly addressed in a contemporary context.

Sonstebyeby's story of transformation shows how an ordinary citizen can turn into a resistance fighter under extraordinary circumstances. In this respect, the movie conveys the message that every individual has the potential to fight for freedom.

At the end of the movie, although the war has been won, the celebrations of victory are replaced by deeper reflection. Sonstebyeby's dialogues with the students emphasize the true cost of war and the value of peace.

In telling the story of Norway's most decorated resistance fighter, the film reinterprets the concept of heroism. Far from being a classic war movie, it is a thought-provoking work about the complex nature of the struggle for freedom and justice.

In conclusion, Nr. 24 can be considered both a historical document and an impressive movie with strong messages for today's world. With its technical achievements, strong acting and thought-provoking themes, it can be considered an important work not only for Norwegian cinema but also for world cinema.

Now let's draw a parable...

Although not as much as during the Nazi era, today's Turkey is experiencing similar problems to Norway. A ruthless dictatorship, genocide-like practices, bribery, lawlessness and nepotism are at an all-time high. All the seams of Turkey are missing.

And of course these days will end.

Watching the movie Nr. 24, one of the most thought-provoking scenes was when the elderly Sonstebyeby had to confront the children of Nazi collaborators in a lecture to students. It is not hard to see that a similar reckoning is at our doorstep. The children of today's volunteer supporters, partisan media, those who turned a blind eye to the lawlessness, those who remained silent and active collaborators will be sitting at the same desks with us tomorrow. We can already feel the shame and pain we will see in their eyes.

This movie shows us that sooner or later the dark pages of history come to light. As we read about the end of Quisling and his supporters in Norway, we also get a glimpse of the history books that will be written in the Turkey of the future. Most of all, we will pity the children of today's relentless AKP and Erdoğan defenders. Because they, like the children of Nazi collaborators, will have to face the dark legacy of their parents.

The most important lesson of Sonstebyeby is that freedom and democracy require constant vigilance. What is happening in Turkey today teaches us the same lesson. Sooner or later this dark period will end and a great reckoning will follow. When that day comes, just like we saw in “Nr. 24”, some will be remembered as heroes, while others will be relegated to the dustbin of history!