1 Ocak 2013 Salı
2012’den akılda kalan 10 film (Yerli)
2012 sayısal açıdan çok fazla verimli geçmese de, içerik,
estetik ve teknik açıdan umut veren filmler üretildi. Türk sineması adına ‘ayağa
kalktı’ demek için henüz çok erken. Ancak, sinema sektöründe bir bilinç ve
profesyonelleşmekten de bahsetmek mümkün. Elbette üretilen her film gişe ya da
içerik açıdan mükemmel değil. Elbette iyi filmlerin yanında vasatlar, hatta
kötüler de oluyor.
Bir kere şurası kesin; eğer salt ticari açıdan
bakmıyorsanız, kimse ‘kötü’ olsun diye bir film çekmez, kötü olacak bir filme
para yatırmaz. Ancak hep söylediğim gibi her filmin bir kaderi oluyor. Bazıları
beklenmedik gişe başarısı yakalıyor, bazıları şaşırtıcı şekilde ‘iyi’ çıkıyor.
Keza yine hep söylediğim bir şeydir. İyi ya da kötü film
yoktur. İyi niyetli ya da art niyetli film vardır. Ve tabii başarılı ya da
başarısız olanlar.
Aşağıda 2012’de vizyon şansı bulan 10 filmi sıralamaya
çalıştım. Sıralama puana göre değil, aklıma gelme sırasıyla yapılmıştır, o
nedenle buna takılmayınız. Bazılarının değerlendirmesini bu blogu takip edenler
zaten ayrıntısıyla okumuşlardır. Bu nedenle tekrar etmemek adına linklerini
koydum.
Buyurun; geçtiğimiz yılın akılda kalan ilk on filmi:
1: Fetih 1453
Hep söylenilen bir şeydir; ‘bu kadar geniş ve derin bir
tarihi olan bir milletin neden tarihi filmi yok’ diye. Aslında mesele sadece
tarihi filmlerimizin azlığı ya da başarısızlığı değildir. Tarihimizi yazmak
konusundaki yetersizliğimizdir de. Yeşilçam’ın tarihi filmlere ilgisi çok
gerilere gider. Bunlardan en başarılılarından olan 1951 yapımı İstanbul’un
Fethi filmidir. Aydın Arakon’un yönettiği birbuçuk saatlik bu tarihi film, ortalama
bir film maliyetinin 25-30 bin lira olduğu o dönemlerde 95 bin liraya çekilen
en pahalı prodüksiyon olmuştu.
Hatırı sayılır bir gişe başarısı da elde eden İstanbul’un
Fethi, sağlam hikayesi, karakterin güçlü oluşturulmasına rağmen,
imkansızlıklardan dolayı büyük zaaflara da sahipti. Misal; fetih sahnelerinin
çoğu, cılız görünmesin diye karanlıkta çekilmişti. Böylelikle yönetmen derinlik
endişesinden yakayı sıyırmıştı.
Yapımcı ve yönetmen Faruk Aksoy, Fetih 1453’ü epey zor şartlarda
çekti. Ancak vizyona girdiğinde sinema izleyicisi son derece eli yüzü düzgün ve
bir çok alanda bir ‘ilk’ olan filmle karşılaştı. Fetih 1453’ün en büyük zaafı –ne
yazık ki- senaryosundan kaynaklanıyordu. Doğru düzgün bir hikayesi ve Fatih
Sultan Mehmet’ten daha ziyade Ulubatlı Hasan’a odaklanan kahraman tercihi
eleştiri konusu oldu.
Görsel efektler açısından da, daha önceki tüm Türk filmlerinden
daha iyi olan Fetih 1453, yine de –özellikle kalabalık kuşatma ve aksiyon
sahnelerinde- yetersiz kalmıştı.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen, Fetih 1453, Türk sinema
tarihinin en çok hasılat yapan ve en çok izlenen filmi oldu. Elde ettiği rekor
da kolay kırılacak cinsten değil. Filmin istatistiklerini daha önce
çalıştığımız 2012 değerlendirmesinde bulabilirsiniz. Filmin geniş analizini de şuradan okuyabilirsiniz.
2: Ateşin Düştüğü Yer
Usta yönetmen İsmail Güneş’in yapım aşaması epey zahmetli ve
sıkıntılı geçen filmi Ateşin Düştüğü Yer, bir üçlemenin (Gülün Bittiği Yer,
Sözün Bittiği Yer) üçüncüsüydü. Güneş’in filmografisinde zirve olan Ateşin
düştüğü Yer, çok kaba bir tanımlamayla ‘töre’ filmi ama kendisinden
öncekilerden çok farklı bir film ve esasen ‘töre’ kavramının da içinin yanlış
doldurulduğunu vurgulayan bir tür vicdan sinemasıydı.
Gerek yönetmenin kimliğinden, gerekse filmin girişine
konulan ayetlerden dolayı, yurt içindeki festivallerde gözle görülür bir
haksızlığa ve görmezden gelinmeye uğrayan Ateşin Düştüğü Yer, dünyanın en önemli
5 festivalinden biri sayılan; Montreal Film Festivali’nde ‘en iyi film’ ödülü
aldı. Film ayrıca FIPRESCI, yani uluslararası sinema yazarları örgütü ödülünü
de aynı festivalde aldı.
Ateşin Düştüğü Yer, Türkiye’yi Oscar ödüllerinde de temsil
etme hakkını elde etti ancak, gerek tanıtım yetersizliği, gerekse devletin
ilgisizliği dolayısıyla yeterince kulis ve tanıtım yapamadığı için finale kalan
filmlerden olamadı.
Pistte yarışan bir atleti, kazandığı üçüncülük ödülünden
dolayı cep telefonla arayıp tebrik eden idarecilerin hiç biri uluslar arası arenada,
çok önemli bir festivalde ülkemizi temsil edip, çok önemli filmleri arkada
bırakarak birincilik elde eden yapımcı ve yönetmeni arayıp, tebrik etmeyi ne
yazık ki düşünememişti.
Ateşin Düştüğü Yer ile ilgili ayrıntılı analizi şuradan okumanız mümkün.
3: Yeraltı
Türk Sineması’nın zihin konforunu bozan yönetmeni (ve
elbette yazarı) Zeki Demirkubuz, Kıskanmak ile uzaklaştığı kendi iç evrenine
öylesine güçlü ve rahatsız edici bir dönüş yaptı ki, Yer altı pek çok anlamda Demirkubuz’dan
beklenilen ama yine de şaşırılan film oldu. Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ından
serbest uyarlanan film, en genel tabiriyle bir tür ‘yüzleşme’ filmiydi.
Bir sinemacıdan daha çok ‘kafa yoran adam’ diyebileceğimi
Zeki Demirkubuz, hem kendiyle yüzleşiyor hem de iyilik ve kötülük üzerine
sahici bir empatiye girişiyordu. Bu anlamda yönetmen filmografisinin nadide
parçalarından biri oldu Yer altı ancak, çokça da tartışıldı. Hem de hiç hak
etmediği magazin boyutlarıyla tartışılması hem filme büyük bir haksızlık olarak
kaldı, hem de yönetmenin anlatmak istediklerinin çok uzağına fırlattı herkesi.
Demirkubuz sineması Yeraltı ile biraz daha seyrettiriliyordu belki ama bu basitleştirici bir unsur olarak durmuyordu perdede. Film karesiyle
bir arayışa girişen Demirkubuz, bunu en tehlikeli sularda cesurca yaparken,
mebzul miktarda karamsarlığı da yüklüyordu film karelerine.
Filme festivallerde
epey haksızlık edilmesi, bundan sonraki sinemasını nasıl etkiler bilemiyorum
ama (korkuyorum ki izleyiciden daha koparak, çok daha uzaklara ve anlaşılmaz
sulara savrulabilir) Yeraltı, bir ülke sineması adına sahip olunabilecek en
değerli filmlerden biri olarak tarihteki yerini aldı.
Filmin uzun analizini
şuradan okuyabilirsiniz. Zeki ile yaptığım epeyce uzun bir sohbeti de şuraya ya da şuraya ekledim.
4: Uzun Hikaye
Mustafa Kutlu yaşayan (Allah uzun versin) en önemli
hikayecilerimizden. Siz bakmayın son dönemlerde bir tür münzevi hayat
yaşadığına, aslında spordan sinemaya, televizyondan edebiyata kadar pek çok
konuda ‘ehil’ bir entelektüeldir. Bu nedenledir ki, Kutlu’nun hangi eserini
sinema ya da videoya alındığını görsem inanılmaz mutlu oluyorum. O metinlerin
harekete geçmesi, tabiri caizse ete kemiğe bürünmesi müthiş bir deneyim olarak
görünüyor bana.
Osman Sınav ise, epey eskiden beri yakından tanıdığım, takip
ettiğim bir sinema ustası. Ekonomik şartların mecburiyeti Sınav’ı bir süredir
sadece televizyona mahkum ettiği için, Türkiye'nin bu usta isimden mahrum
kaldığını düşünürüm.
Mustafa Kutlu’nun enfes kitabı Uzun Hikaye’sinin sinemaya
aktarılacağını duymak beni mutlu etti ancak, bunun Osman Sınav tarafından
yapılacak olması ayrıca memnuniyet vericiydi. Ki Kutlu-Sınav ilişkisi sadece
sinema bağlamında kalan bir yakınlık-birliktelik değildi. Her ikisini de
yakından tanıyanlar, bu iki usta ismin de ruhen çok yakın olduklarını bilir.
Uzun Hikaye, 2012’nin son çeyreğinde vizyona giren önemli
Türk filmlerinden biri oldu. Her şeyden önce gerçek anlamda bir ‘Türk filmi’ydi
Uzun Hikaye. Nicedir uzak kaldığımız, neredeyse unutmaya yüz tuttuğumuz bir
takım –bize has- hisleri tekrar perdede görme imkanı oldu. Film elbette,
dönemin anlatım diline göre biraz farklılıklar içerse de, sezonun en önemli
çalışmalarından biri olarak akılda kaldı.
Uzun Hikaye ile ilgili bir analizi de buradan okuyabilirsiniz.
5: Açlığa Doymak
Açlık yaşadığımız çağın en önemli meselesi belki de.
Doğrudan kelime anlamı ya da simetrik anlamlarıyla da. Dünya bir yandan obezite
ile mücadele ederken, diğer yandan fakir ülkelerdeki milyonlarca insanın açlığı
iç yakıcı bir kontrast olarak duruyor. Buna bir de, siyasi açlığı eklerseniz
tablo daha da ilginçleşiyor.
Zübeyr Şaşmaz, genç bir sinemacı ve ne yazık ki bunca
zamandır Kurtlar Vadisi fenomeninin gölgesinde kalmış talihsiz bir isim. Şaşmaz’ın
ilk iki filmi, biraz da Vadi’den gelen dalgaların üzerine çıkıp, bir şeyler
devşirme amacıyla çekilen ticari bir film olduğu için, pek sayılmamalı bence.
Bundandır ki, Zübeyr Şaşmaz sinemaya Açlığa Doymak ile başladı diyebilmeliyiz.
Ve açıkçası ne dediğinin farkında olan bir filmdi Açlığa
Doymak. Tüm zaaf ve eksikliklerine rağmen. 2012 yılının akılda kalan belki de
tek ve en önemli politik (ideolojik değil, karıştırmayalım) yerli filmi de.
Açlığa Doymak’ın analizini şurada bulmak mümkün.
6: Tepenin Ardı
Seyfi Teoman umut veren bir sinemacıydı. Yaptığı iki film
ile güzel bir geleceğin habercisiyken, üzücü bir kaza neticesinde aramızdan
ayrıldı. Bu genç sinemacının yapımcılığını üstlendiği Tepenin Ardı, konusu,
anlatımı ve algı diliyle çok sık rastlamadığımız filmlerden biri oldu.
Tepenin Ardı, ülkenin güneyinde, bir dağ yamacında yaşayan
küçük bir ailenin etrafında gelişen ‘ötekileştirme’ ve ‘iki yüzlülük’
hikayesiydi.
Filmin yazar ve yönetmeni Emin Alper, hepsinin ayrı bir zaafı olan
ancak tamamının (deliler, kadınlar ve çocuklar hariç) ikiyüzlü olduğu bir
ailenin birkaç gününü ‘düşman’ üzerinden ele alıyor ve güçlü resimlerle
anlatıyordu.
Kendi ürettiğimiz düşmanlar ile, başta kendimize ve yakınlarımıza
ettiğimiz düşmanlıkları inandırıcı bir ikiyüzlülükle gizleyen dağ insanlarının
hikayesi, her ne kadar bana biraz haksız ve insafsızca verilmiş gibi gelse de,
can yakıcı bir gerçekliği vardı Tepenin Ardı’nın.
Filmin analizini şurada bulabilirsiniz.
7: Elveda Katya
Gazeteciliğe başladığım sıralarda, birkaç bekar arkadaş
önceleri gazetenin çatı katında kalıyorduk. Bunlardan biriydi Osman Sönmez. Son
derece girişken ve öz güveni yüksek bir arkadaşımızdı. Her ne kadar sahip
olduğu yetenekleri gazetecilik alanının çok dışında olsa da, gazetenin o
dönemin mütevazı şartlarında güzel günler geçirdik Osman ile.
Gel zaman, Osman yurt dışına gitmeye karar verdi. Sovyet
Rusya yeni dağılmıştı ve Moskova’ya gitmeyi kafasına koymuştu. Bunu yaptı da,
bir süre sonra mesleği bırakıp ticarete atıldığını öğrendim. Mutlu olmuştum
zira, su, yatağını bulmuştu. Bir sonraki denk gelişimizde, ciddi ciddi bir iş
adamı vardı karşımda.
Osman’ı son kez TV ekranında gördüm. Antalya Film Festivali’nde
ödül alıyordu. Bizim Osman yapımcı olmuş ve hikayesi de kendine ait olan Elveda
Katya isimli bir film çekmişti. Yönetmenlik koltuğunda ise, kendisinin ardından
Rusya’ya giden kardeşi Ahmet Sönmez vardı.
Bu nedenle biraz tedirgin izlemeye başladım Elveda Katya’yı.
Ancak izledikçe tereddütlerim ve kaygılarım azaldı. Genç yönetmen Ahmet Sönmez,
ilk filminde kamerayı hiç de fena kullanmıyor, dahası dokunaklı bir hikayeyi
seyirciye geçirmeyi başarıyordu. Elveda Katya, ülkenin kuzeyindeki bir
gerçekliği, evrensel değerler üzerinden anlatmayı başaran, ancak zaafları da
olan bir film. Analizi ise şurada.
8: Araf
Dinine vakıf Müslümanlar için A’raf bilinmeyen bir kelime
değildir. Kutsal kitabın surelerinden biri olan A’raf, bir kavimden ismini
almıştır ve yeniden ihya olmak meselesi üzerinde durur. Araf kelimesini edebi
metin olarak Dante’den okumuştum ilk kez. Cemil Meriç’i keşfedince tam
anlamıyla künhüne vakıf oldum diyebilirim. Ne önemli bir kelimeydi Araf. Esasen
modern manada ‘arada kalmak’ anlamında kullanılır oldu Araf.
Yeşim Ustaoğlu’nun son filminin de ismi olan Araf, gitmekle
kalmak, sevmekle vazgeçmek arasında kalanların hikayesini anlatıyor. Hayatın
alt katmanından insanların hikayesine odaklanan film, çarpıcı bir gerçekliğe
sahip. Ancak her şey de süt liman değil elbette.
Filmin yazısı için şöyle alabilirim sizi.
9: Evim Sensin
Güney Kore sinemasının son dönem filmlerinden en önemlisiydi
belki A Moment To Remember. Yönetmenliğini John H. Lee'nin yaptığı, 2004 yapımı
olan film, tür olarak genelde orta yaşın bayıldığı bir profile hitap etse de, şaşırtıcı bir şekilde genç kuşağı da etkisi
altına aldı. Güney Kore ve uzak Doğu’da vizyona girdiği dönemde elde ettiği
gişe başarısı kıskanılacak düzeydeydi.
Film aşk ve unutkanlık üzerineydi ve yer
yer ağırlaşan temposuna rağmen, imdat kolu olarak müziğe sırtını yaslıyor ve
duyguyu zirveye taşıyordu. Bir tür ‘ağlatmazsa para yok’ türünden bir yapımdı
anlayacağınız.
Çok uzak olmayan bir geçmişte, bir film projesini
konuşurken, sektörün içindeki bir arkadaşım benle buluşmadan önce Türk
sinemasında, salon sektöründeki çok büyük markalardan birinin sahibiyle
görüştüğünü söylemişti. Ve Özcan Deniz’i bu işletmecinin yanında gördüğünü, Bir
Güney Kore filminin haklarını satın aldıklarını, muhtemelen çok yakın zamanda
çekeceklerini ifade etti. Ve şöyle de bir anekdot ekledi; ‘Özcan deniz filmine
o kadar güveniyor ki, yapım için bankadan kredi çekmiş. Büyük risk almış yani.”
Özcan Deniz’in oyuncu olarak rol aldığı ki yapım maalesef
başarısızlık göstermişti. Biri hemen yukarıda okuduğunuz Araf. Her ne kadar
Ustaoğlu’nun iyi filmlerinden sayılsa da, gişede yüzü gülmeyen filmlerden
olmuştu. Ve TRT ekranlarında yayınlanan Bir Zamanlar Osmanlı isimli dizi,
yeterli izlenme oranı yakalayamadığı için yayından kaldırılmıştı. Gişenin Özcan
deniz için ne kadar büyük bir handikap olduğunu anlatabilmek adına yazıyorum
bunları.
Yönetmenliğini kendisi yaptı ve başrolde F. Evcen ile
beraber kendisi oynadı Özcan Deniz. Film, kendini hiç riske atmadan, direkt
olarak asıl yapım olan A Moment To Remember’a benzemek için çekilmişti Evim
Sensin. Deniz’in müzisyen olmasının da olumlu katkısıyla ilk hafta çok ciddi
gişe yaptı. Ve 2012’yi de büyük bir başarıyla (2,5 milyon civarı seyirci)
tamamladı.
Evim Sensin için elbette özgünlükten bahsedemeyiz ama bence
çok başarılı bir uyarlamaydı. Ki bu bile Türk sinemasında pek sık gördüğümüz
şeylerden değil. Ancak filmin en önemli zaafının da yine buradan, yani orijinaline
sadık kalacağız diye düşülen durumlar olduğunu da belirtelim.
10: Çanakkale 1915
Tarihi filmlerle ilgili genel kanaatimi Fetih 1453 yazısının
giriş kısmında yazmıştım. Şunu ekleyebilirim: Merhum Aliya İzzetbegoviç’in Zindandan
Notlar’ında geçen enfes bir tespit vardır. Şöyle der: "Aşk ve nefret ile
şiir yazabilirsiniz, tarih değil!" Ne yazık ki yazılı Türk tarihi aşk ve
nefretin tarihidir bizde. Yazanın ideolojik görüşüne göre hakikati eğip büktüğü
ve dolayısıyla tutarsız, derinliksiz ve ne yazık ki gerçek olmayan, olmasını
istediğimiz tarih.
Turgut Özakman da maalesef böylesi pop-corn kalemlerimizden
biri. Ama çok popüler ve çok satan bir yazar. Çanakkale 1915, içerik itibarıyla
resmi tarihi pekiştirmek ve hakim düşüncenin tarihsel yansımasını
güçlendirmekten başka bir kıymet ifade etmeyen popüler kitaplarından biri.
Ki 2012 yılı başında haberi duyulan 4 tane Çanakkale filmi
vardı. Bunlardan elini en çabuk tutan Sinan Çetin’in Çanakkale Çocukları isimli
felaket oldu. Filmle ilgili analizi şurada görmek mümkün.
Böylesi bir facia sonrasında vizyona giren Çanakkale 1915’i ödümüz ağzımızda
izlemeye başladık. Ancak son derece şaşırtıcı bir çalışma çıktı karşımıza. Her
ne kadar bir drama formatında olmasa da, son derece hakkaniyetli bir film
olmuştu Çanakkale 1915. Bir dramadan ziyade docu-drama konseptinde olan film,
en azından üzerinde harcanan emekten dolayı saygıyı hak ediyordu kanaatimce. Ve
tarihe klişelerden ziyade, iyi niyetli yaklaşıyordu. Buradan geniş analizini
okuyabilirsiniz.
2012'de vizyona giren ve akılda kalan 10 yabancı filmi ise bir başka yazıya artık...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










