30 Aralık 2012 Pazar

Biz ayrılamayız!


 26 Aralık 2004 günü merkezi Endonezya'nın Sumatra adasının batı kıyısı açıklarında büyük bir deprem oldu. 9.1 ila 9.3 olan büyüklüğüyle, bir sismografla kaydedilmiş olan bugüne kadar ki en büyük üçüncü depremdi bu. Süresi 8.3 ila 10 dakika arasında değişen deprem, bugüne kadar görülmüş en uzun süreye sahipti ve tüm gezegeni 1 cm hareket ettirdi. Akabinde Alaska'ya kadar uzanan bir coğrafyada depremleri tetikledi.

Batma nedeniyle meydana gelen deprem, Hint Okyanusu'na kıyısı olan karaları vuran, yüksekliği 30 metreye kadar çıkan tsunamiler üretti ve bu nedenle on dört ülkede 230 binden fazla kişi öldü. Bu, tarihteki en çok ölüme yol açan doğal afetlerden biriydi. Endonezya en ağır zararı alan ülkeydi, onu Sri Lanka, Hindistan ve Tayland izledi.

Teknolojinin gelişmesi ve sinemanın da bu gelişimden ziyadesiyle yararlanması hem iyi hem de kötü neticeler getirdi.

İyi olan şuydu; felaketi seyirciye geçirmek için, kullanılan başarılı görsel efektler yaşananları çok daha yakından ve gerçekçi hissettiriyordu. Kötü olan ise, buna güvenen sinemanın insan ve dramından kaçmaya başlaması oldu.

Özellikle büyük bütçeli felaket filmlerinde yapılan harcamalar boşa gitmesin diye, meselenin insanı boyutu ikinci plana itiliyor maalesef. Yönetmenliğini J. A. Bayona’nın yaptığı (Yetimhane filminden hatırlayacaksınız) Imposibble-Kıyamet böylesi bir tuzağa düşmeyen nadir filmlerden. Bayona, deprem/tsunaminin etkilediği milyonlarca kişiden Amerikalı bir Turist aileyi ele alıp, hikayelerini anlatıyor.

Gerçek, yani yaşanmış bir hikayeye dayanan Kıyamet Günü, 2004 Noel’inin hemen arifesinde başlıyor. Amerika’da yaşanan ekonomik sıkıntının da etkisiyle, bir takım kararlar almak için kafa dinleme amacıyla tatile çıkan Henry, eşi Maria ve çocukları Lucas, Simon ve Thomas, Tayland’ın cennet gibi bir kumsalındaki yeni bir otele yerleşirler. Baba Henry, tatil boyunca hem ihmal ettiği ailesiyle vakit geçirecek, hem de yeni iş imkanlarıyla ilgili kafasını toparlayacaktır.

Ancak, Sumatra’nın batı kıyısında meydana gelen deprem ve akabinde oluşan tsunami pek çok ülkeyi olduğu gibi Tayland’ı da vurur. 5 kişilik aile felaket sonrasında hem hayatta kalmaya çabalar, hem de tekrar bir araya gelmek için mücadele ederler.

İspanyol sineması Franco’nun baskıcı rejim döneminden beri, kendine bir anlatım tarzı geliştirmiş. En çetrefilli mevzuları bile ustaca anlatmayı başarabilen yönetmenleri çıkarmış bir sinemadan bahsediyoruz. Özellikle Yetimhane’de Bayona, Aile Sırları meselesini o kadar ehil bir dille anlatmayı başarmıştı ki, ister istemez beklentileri yüksek tutarak beklenen bir film oldu Kıyamet Günü.

Başta da vurguladığımız gibi, özellikle teknolojinin gelişmesiyle felaket tasvirleri dudak uçuklatan bir inandırıcılık boyutuna ulaşabildiği için, Tsunami’nin kendisi olmasa da, sel/baskın ve felaket sonrası sahneler son derecede etkileyici filmde.

Ancak temel bir problem ile açılıyor film. Hem aileyi tam olarak tanımıyoruz hem de, yaşanacak felaket ile ilgili doğrudan/dolaylı bir gerilim oluşturmayı tercih etmiyor film. Bunun yerine uçak seyahati esnasında gerekli olduğu şüpheli birkaç gerilim noktası oluşturuyor.

Yönetmen aileyi önce ikiye, sonra üçe bölerek hikayeyi izletiyor bize. Son derece akılcı ve etkileyici bölünmeler bunlar. İlk, anne ile büyük oğlanın peşine düşüyoruz. Ve neredeyse ailenin geri kalanını unutturacak kadar uzun tutuyor bu faslı Bayona. Nedendir bilmem bir de bana son derece gereksiz ve aşırı uzun gelen gerilim sahneleri koyuyor. Misal, anne/oğlun ağaca tırmanma sahnesi. O kadar abartılı ve gerilim yüklü şekilde veriliyor ki, orada bir şey olacağı beklentisi oluşuyor seyircide ama nafile.

Benzeri bir gereksizlik, baba ile diğer iki oğla geçtiğimiz ilk sahnede yaşanıyor. Odanın içindeki baba ile çatıdaki çocukların muhabbetinin gereksizliği hem filmi uzatıyor hem de felaket sahnelerinin etkisini azaltıyor.

Bununla beraber çok etkileyici felaket sonrası tabloları var. Kargaşa, herkesin kendi derdine düşmesi ve acziyet. Çok etkili bir dille aktarılıyor Kıyamet Günü’nde. Ancak yine senaryodan kaynaklanan, yan hikayeler oldukça yetersiz filmde. Kurtarıcı yerliler, diğer felaketzedeler, hemşire karakterleri çalakalem geçiştiriliyor adeta.

Hastanede yan yatakta yatan kadın ve selin orta yerinde bulunan çocuk ile ilgili derinleşmeler de maalesef yetersiz duruyor.

Oyunculuklar genelde çok iyi ama büyük oğlanın performansı ayrıca övgüyü hak ediyor.

Hasılı, felaket anı ve sonrası ile ilgili tabloların son derece etkileyici olduğu, kişisel dramların sadece ana öykünün karakterlerinde doyurucu olduğu bir film Kıyamet Günü. Bir ailenin en zor zamanlarda nasıl kenetlenebileceğine dair şiirsel tablolar da içeriyor.  Hayatı acılaştırıp, gereksiz pek çok şeyin anlamını yitirdiği felaketi izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Bizim gibi, deprem kuşağında bulunan toplumların özellikle izlemesi gereken bir yapım.