19 Eylül 2014 Cuma

Labirent: Ölümcül Kaçış


Yeni kuşak gençliğin aranan yazarlarından  James Dashner’in üçlemesi olan Labirent, yayımlandığı yıldan itibaren büyük ilgi gördü. Kitap, her ne kadar belli bir derinlikten ziyade aksiyon üzerine ilerlese de, karakter inşasında yazarın epey kafa yorduğu belli olan tiplemeler içeriyordu.
                                                                                                             
Bir tür ‘Çıkışsızlık’ üzerine kurgulanmış hikayede, kullanılan malzeme gerek okurun, gerekse izleyicinin hiç de yabancısı olmadığı şeylerdi. Bir asansörde kendine gelen kahraman, daha sonra buradan labirent türü gerçeküstü bir mekana çıkıyor ve bir yandan kıstırıldığı kapandan kurtulmaya çabalarken, diğer yandan kendi geçmişiyle yüzleşiyor. Dashner’in kurguladığı bu post apokaliptik ortam, esasen tanıdık. Küp, Sineklerin Tanrısı, Lost, Açlık Oyunları ve hatta Testere atmosferinden esintiler taşıyan hikaye ve mekan, aksiyon kozunu cömertçe kullanıp günümüz gençliğine hitap ediyordu.


Serinin ilk kitabının sinemaya uyarlanması gecikmedi. ‘Labirent: Ölümcül Kaçış- The Maze Runner’, daha ziyade televizyon ve efekt işleriyle meşgul olan Wes Ball’ın ilk uzun metraj denemesi. Ball, bugüne kadar sinema olarak pek bir şey yapmamış ama, kalemi de güçlü, görsel efekt alanındaki uzmanlığı da. Mesleki kariyerinde epeyce belgesel de var. Kamera da kullanıyor, animasyon işinde de mahir… Filmin en büyük kozu ise, yine televizyon dünyasından tanınan genç yıldız: Dylan O’Brien… Teen Wolf dizisinden bildiğimiz genç aktör, geçen sene ilk uzun metraj denemesinden sonra ilk kez büyük bir rolün altına giriyor. Öte yandan gizemli kız Teresa rolünde Kaya Scodelario (Skins’ten hatırlayanlar olacaktır), Newt rolünde Game of Thrones’un Jojen Reed’i Thomas Brodie-Sangster, Chuck’ı ise genç oyuncu ise Blake Cooper canlandırıyor. Popüler bir kitabın sinema versiyonu için çok cazip bir kadro var anlayacağınız.

Kısaca öyküsünden bahsedelim Labirent: Ölümcül Kaçış’ın: Bir anda şuuru açılan genç Thomas, kendini yukarı doğru hareket halindeki bir asansörün içinde bulmuştur. Hafızası adeta boşaltılan genç adam, ne olduğunu anlamadan asansörün kapıları açılır ve karşısında kendi yaşlarında bir grup genci görür. Koloni gibi görünen bu grup onu bir kayranda karşılamıştır. Devasa büyüklükteki duvarlarla çevrelenen bu geniş alanda Thomas ne kendisini, ne ailesini ne de geçmişini hatırlayamaz. Dahası karşısındaki “Kayranlılar” da tıpkı kendisi gibi buraya nasıl ve neden getirildiklerini bilmemektedirler.  Tek bildikleri şey ise her sabah labirente gidilen dev bir kapının açıldığıdır. Güneş batarken ise her akşam kapı kapanır. Üstelik her 30 günde bir asansörle gruba yeni bir genç gelmektedir. Thomas’ın ardındansa beklenmedik bir şekilde, bir hafta sonra asansör labirente Teresa adında bir genç kızı bırakır. Thomas şimdi hem kayran sakinlerinin hem de geçmişte bir yerlerden hatırladığı bu labirentin sırrını çözmeye çalışacaktır…


Yönetmen Wes Ball, aslında filmin neredeyse her şeyi. Ancak Labirent’in esas başarısı burada değil… Film, karakter (elbette kitabın sağladığı bir avantaj bu) derinliklerini ve çatışmalarını iyi ve dozunda yapabilmeyi başarıyor. Ancak meselenin ‘sinema’ kısmı genellikle aksiyon ve hedef kitle algısına kurban edilerek, belki de başyapıt derecesinde bir çalışma kolaylıkla harcanıyor ne yazık ki!

Labirent:  Ölümcül Kaçış’ın benzer içerikteki kitap ve filmlere çok benzeyen bir zaafı daha var. Hayata ve varoluşa dair kocaman soruları sormayı başaran ve seyirciye de bunu ustalıkla geçiren film, cevap kısmında cılız kalıyor ve tökezliyor. Bu yönüyle bana Lost’u hatırlattı diyebilirim.

Şüphe, güven, sadakat, endişe gibi kavramların üzerinde pervasızca gezinen film, dişe dokunacak pek bir şey söylemiyor ne yazık ki! Sanırım bu seri olan kitapların tamamında yaşanan bir sıkıntı ama bahse mevzu film olduğunda ciddi bir handikaba dönüşüyor.


Tüm bunlara rağmen, Çilek’li, Böcek’li bir haftanın en dikkate değer filmi.