Yeni kuşak gençliğin aranan yazarlarından James Dashner’in üçlemesi olan Labirent,
yayımlandığı yıldan itibaren büyük ilgi gördü. Kitap, her ne kadar belli bir
derinlikten ziyade aksiyon üzerine ilerlese de, karakter inşasında yazarın epey
kafa yorduğu belli olan tiplemeler içeriyordu.
Bir tür ‘Çıkışsızlık’ üzerine kurgulanmış hikayede,
kullanılan malzeme gerek okurun, gerekse izleyicinin hiç de yabancısı olmadığı
şeylerdi. Bir asansörde kendine gelen kahraman, daha sonra buradan labirent
türü gerçeküstü bir mekana çıkıyor ve bir yandan kıstırıldığı kapandan
kurtulmaya çabalarken, diğer yandan kendi geçmişiyle yüzleşiyor. Dashner’in
kurguladığı bu post apokaliptik ortam, esasen tanıdık. Küp, Sineklerin Tanrısı,
Lost, Açlık Oyunları ve hatta Testere atmosferinden esintiler taşıyan hikaye ve
mekan, aksiyon kozunu cömertçe kullanıp günümüz gençliğine hitap ediyordu.
Serinin ilk kitabının sinemaya uyarlanması gecikmedi.
‘Labirent: Ölümcül Kaçış- The Maze Runner’, daha ziyade televizyon ve efekt
işleriyle meşgul olan Wes Ball’ın ilk uzun metraj denemesi. Ball, bugüne kadar
sinema olarak pek bir şey yapmamış ama, kalemi de güçlü, görsel efekt
alanındaki uzmanlığı da. Mesleki kariyerinde epeyce belgesel de var. Kamera da
kullanıyor, animasyon işinde de mahir… Filmin en büyük kozu ise, yine televizyon
dünyasından tanınan genç yıldız: Dylan O’Brien… Teen Wolf dizisinden bildiğimiz
genç aktör, geçen sene ilk uzun metraj denemesinden sonra ilk kez büyük bir
rolün altına giriyor. Öte yandan gizemli kız Teresa rolünde Kaya Scodelario
(Skins’ten hatırlayanlar olacaktır), Newt rolünde Game of Thrones’un Jojen
Reed’i Thomas Brodie-Sangster, Chuck’ı ise genç oyuncu ise Blake Cooper
canlandırıyor. Popüler bir kitabın sinema versiyonu için çok cazip bir kadro
var anlayacağınız.
Kısaca öyküsünden bahsedelim Labirent: Ölümcül Kaçış’ın: Bir
anda şuuru açılan genç Thomas, kendini yukarı doğru hareket halindeki bir
asansörün içinde bulmuştur. Hafızası adeta boşaltılan genç adam, ne olduğunu
anlamadan asansörün kapıları açılır ve karşısında kendi yaşlarında bir grup
genci görür. Koloni gibi görünen bu grup onu bir kayranda karşılamıştır. Devasa
büyüklükteki duvarlarla çevrelenen bu geniş alanda Thomas ne kendisini, ne
ailesini ne de geçmişini hatırlayamaz. Dahası karşısındaki “Kayranlılar” da
tıpkı kendisi gibi buraya nasıl ve neden getirildiklerini
bilmemektedirler. Tek bildikleri şey ise
her sabah labirente gidilen dev bir kapının açıldığıdır. Güneş batarken ise her
akşam kapı kapanır. Üstelik her 30 günde bir asansörle gruba yeni bir genç
gelmektedir. Thomas’ın ardındansa beklenmedik bir şekilde, bir hafta sonra
asansör labirente Teresa adında bir genç kızı bırakır. Thomas şimdi hem kayran
sakinlerinin hem de geçmişte bir yerlerden hatırladığı bu labirentin sırrını
çözmeye çalışacaktır…
Yönetmen Wes Ball, aslında filmin neredeyse her şeyi. Ancak
Labirent’in esas başarısı burada değil… Film, karakter (elbette kitabın
sağladığı bir avantaj bu) derinliklerini ve çatışmalarını iyi ve dozunda
yapabilmeyi başarıyor. Ancak meselenin ‘sinema’ kısmı genellikle aksiyon ve hedef
kitle algısına kurban edilerek, belki de başyapıt derecesinde bir çalışma
kolaylıkla harcanıyor ne yazık ki!
Labirent: Ölümcül
Kaçış’ın benzer içerikteki kitap ve filmlere çok benzeyen bir zaafı daha var.
Hayata ve varoluşa dair kocaman soruları sormayı başaran ve seyirciye de bunu
ustalıkla geçiren film, cevap kısmında cılız kalıyor ve tökezliyor. Bu yönüyle
bana Lost’u hatırlattı diyebilirim.
Şüphe, güven, sadakat, endişe gibi kavramların üzerinde
pervasızca gezinen film, dişe dokunacak pek bir şey söylemiyor ne yazık ki!
Sanırım bu seri olan kitapların tamamında yaşanan bir sıkıntı ama bahse mevzu
film olduğunda ciddi bir handikaba dönüşüyor.
Tüm bunlara rağmen, Çilek’li, Böcek’li bir haftanın en
dikkate değer filmi.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder