28 Aralık 2010 Salı

Siz ki kurtlar arasında kuzularsınız!


“Uzak dur o muhitten. Büyüyünce anlayacaksın ne demek istediğimi.” Böyle der kendi halindeki bir New Yorklu şoför olan Robert De Niro oğluna A Bronx Tale filminde... Esasen dönem dönem izlerdik Amerikan sokaklarının gerçek rengini bazı Hollywood yapımlarında. Seven’da örneğin. Gökyüzünün çok da Parliament mavisi olmadığını, fondan gelen köpek ve ambulans siren sesleriyle hatırlatıp dururdu bazı film kareleri bizlere.

Karakollara ‘Ahır’ dendiği The Shield serisi mesela. Bir hapishanede imal edilmiş paslı şiş kadar gerçekçi televizyon dizisi… Bir bölümünde kurban bir zenci kadın şöyle diyordu: "Bugün Amerika ta Irak'a gidip adalet, özgürlük yaymayı vaat ediyor. Uydular, modern silahlar, teknoloji bilmem ne. Ancak neden hâlâ her gün bahçemizde sarı polis şeritleri çekiliyor? Kaldırımlarımız uyuşturucu satıcıları, sokaklarımız tecavüzcüler ile dolu?"

Esasen her ülkenin, belki her şehrin böyle ‘kirli ve tekin olmayan’ bölgeleri, muhitleri vardır. Bronx mesela ya da Harlem… Ya da Brezilya filmi Cidade de Deus’da olduğu gibi Rio De Jenerio’nun bir mahallesi olabilir burası. Ülkemizde de var şüphesiz. Ancak ne yazarsak hemen alınıp, dava açmakla tehdit edenler olacağı için isim vermiyoruz!

Birçok sinemacı için iyi birer malzeme yatağıdır bu bölgeler. Her ne kadar kankası Matt Damon ile yıllar yılı ellerinde bir proje ile kapı aşındıran Ben Affleck için, ilk proje olmasa da, yönetmenliğini yaptığı ilk filmi ‘Gone Baby Gone’ ve nihayet bu hafta vizyona giren ikinci filmi (Bu kez kendisi başrolde de oynuyor) The Town-Hırsızlar Şehri, böylesi bereketli bir tarlanın mahsulü.
Hırsızlar şehri ilk etapta akıllara ünlü Heat filmini getirse de, derinlerde ayrıştığı ve irdelenmesi gereken bir çok özelliğe sahip. Lakin önce öykü: Boston’da her sene 300’ü aşkın banka soygunu gerçekleştiriliyor. Charlestown adında bir mahalle, Amerika’nın en çok banka ve silahlı araba soyguncularını yetiştirmiştir.

Onlardan biri de Doug MacCray (Ben Affleck), ama o hırsız arkadaşlarıyla aynı hamurdan değil. Onların aksine, Doug’ın başarılı olabilme şansı, babasının sabıkalı ayak izlerinden kurtulma şansı vardı. Onun yerine, sorunsuz bir şekilde istediklerini elde etmekle övünen acımasız banka soyguncularının lideri oldu. Doug’ın aile olarak sahip olduğu kişiler çetedeki arkadaşları, özellikle tehlikeli ve asabi olmasına rağmen, kardeş kadar yakın olan Jem (Jeremy Renner ki onu Unusuals’dan hatırlar fanatik izleyiciler).

Ancak her şey, çetenin son işinde, Jem’ın banka yöneticisini Claire Keesey’yi (Rebecca Hall) rehin almasıyla değişir. Onun Charlestown’da oturduğunu öğrendiklerinde, Jem gerilir ve neler gördüğünü kontrol etmek ister. Jem’in neler yapabileceğini bilen Doug, olayı kendi kontrolü altına almaya çalışır. Claire’i arayıp bulur. Ama Claire bu karşılaşmanın tesadüf olmadığını ve bu çekici yabancının, kendisini bir kaç gün önce rehin alan adamlardan biri olduğunu bilmez.

Claire ile ilişkisi tutkulu bir aşka dönüşünce, Doug artık bu hayattan ve kasabadan gitmek ister. Ama federal ajanlar ve onların başı olan Ajan Frawley (Jon Hamm) peşlerindedir. Ayrıca, Jem’in onun sadıklığını sorgulaması, çeteden çıkmanın kolay olmayacağını, hatta bu durumun Claire’i de tehlikeye sokabileceğini farktemesini sağlar. Bir zamanlar seçenekleri vardır ama artık tek bir seçeneği kalır: arkadaşına ihanet etmek ya da sevdiği kadını kaybetmek.

Önce Ben Affleck üzerine birkaç kelam edelim. Affleck, iyi bir oyuncu değil maalesef. İyi bir sinema adamı ve yönettiği ilk filmlere bakılırsa, çok sağlam bir yönetmenlik kumaşına da sahip. Dolayısıyla, insanın aklına ‘Keşke bu projede kendisi rol almasaydı’ düşüncesi gelip duruyor.

Hırsızlar Şehri’nin olay örgüsüne ve anlatım diline baktığımızda tipik ‘soygun’ film formatının neredeyse yüzde yüz uygulandığı bir proje çıkıyor karşımıza. Ancak Affleck’in özellikle Gone Baby Gone’da bizlere gösterdiği kendine has film dili bir adım ilerliyor. Şahsen filmi güzelleştiren unsurun Heat’vari sokak çatışma sahneleri değil, anlatımdaki bu farklılığın olduğunu düşünüyorum.

Daha önemli dertleri de var Hırsızlar Şehri’nin. Suçun ataerkilliği ve insanın kötülükle mücadelesi. Affleck, bir önceki filminde kahramanına şunları söyletmişti: Küçükken bir rahibe, dünyadaki bunca kötülükten kendimizi nasıl koruyup da, cennete gidebileceğimizi sormuştum. Bana, Tanrı'nın çocuklarına şöyle dediğini söyledi: Siz ki, kurtların arasındaki kuzularsınız. Yılan gibi akıllı güvercin gibi masum olun…

Hırsızlar Şehri, kurtların arasında, bir kader kuzusunun, yılan gibi akıllıyken, güvercin gibi masum kalma çabası da diyebiliriz.

Film güçlü oyunculukları, nefes kesen aksiyon sahneleriyle taçlandırıyor. Birçok sahnesinde Michael Mann’in ünlü filminin ayak seslerini duysak da, olumlu finaliyle sıyrılıyor Heat’ten…

Hani benzetmek ne kadar doğrudur bilemiyorum ama tarzı ve mesleki kariyer kaderiyle sanki birazcık Mahsun Kırmızıgül’ü andırıyor Affleck. Keşke oynamak yerine sadece film çekmeyi tercih etseler!

13 Aralık 2010 Pazartesi

Mahkum!



Ben bir dağ idim;
                               küsecek tavşanları olmayan.
Eteklerinde çakalların,
zirvesinde baykuşların cirit attığı...
                             Küssem 
kınamaz beni bağrımda yaşayanlar.
                            Ama yağma yok!
Hangi dağ yaşamış ki böyle bir konforu?

11 Aralık 2010 Cumartesi

Masal söylemek lazım!


“Masal söyleyip uykuya dalmak ne güzel… Masal bulutların resmi, ruhun haritası” diyor Cemil Meriç. Masal tuhaftır, anlatıldıkça halkın malı olur, bireysellikten çıkar. Ve yalan da değildirler. Gerçek olmayan bir şeyin yalan olması şart değildir çünkü. Çünkü hayal ürünü olduğu halde inandırabilir masal kendine. Hangi filmdi şimdi hatırlamıyorum ama "İki tür hikâye vardır," diyordu filmin kahramanı: "Gerçek hikâyeler ve gerçek olması gereken hikâyeler. Bu izlediğiniz ikinci tür hikâyelerdendi."



Formel anlamda tragedyalardan çok farklıdır masal. Biri tanrısallık gibi bir kaynağa yaslar sırtını, diğeri halka. Biri kahraman üzerinden ilerler, diğeri anti-kahraman. Biri batıya aittir, diğeri doğuya. Ve en önemlisi; biri kötü biter genelde, diğeri iyi. Her masal ‘Onlar ermiş muradına’ ile biter zira…


Sinemanın kurguya keşfetmesi, akabinde drama ile birleşmesiyle bu iki edebi form, perdeye de aktarıldı yıllar boyu. Teknolojinin gelişmesiyle en ‘olmaz’ denilen sahneler bile artık filme çekilebiliyor. Kral Oidipus, Truvalı Kadınlar gibi örnekler ile beraber, Kül Kedisi’nden Pamuk Prenses’e kadar yüzlerce masal ve tragedya filme aktarıldı bugüne kadar.


Temelde çocuklar için kaleme alınan, ancak yayınlanmasından sonra büyüklerin daha fazla ilgisini çeken bir başka edebi tür de var esasen. Bilirsiniz, Yüzüklerin Efendisi, Hary Potter gibi eserler. Elbette sinema bu önemli kitaplara kayıtsız kalmadı ve filme aldı. İrlandalı koyu bir Protestan ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen C. S. Lewis’in kaleme aldığı Narnia Günlükleri de bu tür eserlerden biriydi. Dünya çapında 40’tan fazla dile çevrilen ve toplamda 100 milyon adetten fazla satan kitabın, beyaz perdeye uyarlanması da çok uzun sürmedi.


Türün diğer örneklerinin aksine, içeriğinde bol miktarda Hıristiyanlık öğesi ve sembolü bulunan Narnia Günlükleri pek çok kez radyo, televizyon, tiyatro ve sinema gibi farklı alanlara uyarlandı. 7 kitaplık serinin tamamı okunduğunda, karakter tasarımlarının ve buluşların (olay örgüsü) Yunan Mitolojisi ve Roma Mitolojisi'nden ve bir o kadar da klasik İngiliz ve İrlanda peri masallarından esinlendiği rahatlıkla görülebilir.


Yazarın tercihi olarak, içerik sırasına göre yayınlanmayan Narnia Günlükleri sinemaya da, aynı düzensizlikle uyarlanıyor. Sanırım film yapımcıları en ilginç olan kitapları tercih ediyorlar. Serinin ilk filmi: “Aslan, cadı ve dolap” sıkı bir macera ve masal filmiydi. Kurgusu, tekniği, efektleri ve müziği ile izleyicinin epey takdirini kazandı. “Prens Caspian” ilk film kadar olmasa da, yine de belli bir ilgi ve beğeniyi kazandı.


Şimdi usta yönetmen Michael Apted imzalı üçüncü film karşımızda: “Şafak Yıldızı’nın yolculuğu”. Tam ve orijinal ismini yazalım isterseniz: The Chronicles of Narnia: The Voyage of the Dawn Treader.


Türkçe dublaj, altyazı ve (3D) 3 boyut seçenekleri vizyona giren filmin hikayesi ise şöyle: Pevensie kardeşler gizem ve büyü dolu dünyalarına dönüyor; heyecan dolu engeller ve tehlikeli maceralarla dolu bir dünyaya. Fakat bu sefer Narnia’nın içinde değil, denizlerde, eşi benzeri olmayan adalarda bir maceraya çıkıyorlar.


Hikaye, Susan ve Peter Pevensie yerine, onların genç yaştaki kardeşleri Lucy (Georgie Henley) ve Edmund (Skandar Keynes)’ın hayatlarının macerasını omuzlarına almaları üzerine yoğunlaşıyor. Cambridge-İngiltere’de İkinci Dünya Savaşı sırasında Pevensie kardeşler, dayanılmaz ve sinir bozucu kuzenleri Eustace Clarence Scrubb’ın evinde kalmalarıyla başlıyor. Bir gün çocukların üçü de açık denizde duran bir geminin resmedildiği tablonun içine çekiliyorlar. Kendilerini okyanusun altında bulan çocuklar gözleri önündeki görkemli Şafak Yıldızı’nı görmek için su yüzüne çıkarlar. Kral olan arkadaşları Caspian (Ben Barnes) ve cesur savaşçı fare arkadaşları Reepicheep (Az daha Recep diye okuyacaktım) ile beraber oldukları için çok heyecanlıdırlar. Caspian’ın görevi, kötü amcası tarafından sürgün edilen yedi soylu Telmarlı Narnia Lordu’nun akıbetini keşfetmektir ve Pevensie kardeşler, Eustace ve Reepicheep de ona yardım ederler. Büyüleyici bu macerada sihirli Dufflepudlarla, kötü niyetli köle tüccarları, ejderhalar ve büyülü Mer halkıyla baş etmek zorundadırlar. Hasılı; Narnia’nın geleceği tehlikededir.


Narnia Günlükleri, biçim ve içerik itibarıyla ne Yüzüklerin Efendisi gibi karanlık ve karamsar, ne de Hary Potter gibi aşırı büyüye, sihre dayanıyor. Elbette masal formunun kendine has fantastikliğini içeriyor ancak, öykünün içine dalındığı anda, belli bir film dili ve mantığı izleyicinin inandırıcılık direncini kırıyor. Öte yandan, diğer türdeşlerinde olmadığı kadar mistik ve dini göndermeler içeriyor film. Nitekim Şafak Yıldızı’nın Yolculuğu’nda bu göndermeler ve ince vurguların dozu hayli yüksek.


Keza, yine iki türdeşine göre çok daha seyreltik bir hikayesi ve olay örgüsü var Narnia Günlükleri’nin. Bir masalın olması gerektiği düzeyde algı çıtası var. Gelin görün ki, bu kolaylık zaman zaman filmin aleyhine işliyor. Hele ki, son maceranın geçtiği mekanların sıradanlığı ve sadeliği filmin epik yönünü epey aşındırıyor.


Şüphesiz bu türün hayranları için çok da önemli olmayan ayrıntılar bunlar, ancak; şahsen önceki iki filmden belirli bir lezzet alan benim gibi sıradan izleyiciler için filmin notunu epey düşürüyor. Gerisi sizin zevkinize kalıyor tabi…




6 Aralık 2010 Pazartesi

Av Mevsimi: Bir Yavuz Turgul polisiyesi!



Yavuz Turgul Yeşilçam’ın içinde yetişerek, stilize anlamda Yeşilçam dışı filmler çekebilmiş ender yönetmenlerimizdendir. Dönemin sinema endüstrisinin kalbi olan Ses dergisinde yaptığı gazetecilik ile Yeşilçam’ı en iyi bilen sinemacılardan biri olmuştu. Yönetmenliği adım attığında yaşı 40’a yaklaşıyordu. Fahriye Abla sonrasında çektiği Muhsin Bey, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni ve Gölge Oyunu, şans ve şansızlığı aynı anda yaşamasına neden olmuştu. Şanlısıydı çünkü üslup ve tarz anlamında Turgul Sineması’nın üç muhteşem örneğini vermişti. Şansızdı, zira Yeşilçam can çekişiyor ve neredeyse sadece video sektöründe kendine yaşama şansı buluyordu. Bu nedenle bu üç film izleyiciden o dönem hak ettiği ilgiyi göremedi.

1996 yılında yazıp yönettiği Eşkıya sadece Turgul sineması için değil, Türk sineması için bir kırılma noktasını oluşturdu. Eşkıya gişe, sinematografi ve kalite anlamında çıtayı öyle bir yere koydu ki, sinemamı ister istemez silkinip kendine geldi.

Aradan yaklaşık 10 yıl geçtikten sonra çektiği Gönül Yarası ise beslendiği damarı unutmadığını gösterdi Yavuz Turgul’un. Gönül Yarası hem klasik Yeşilçam melodram kalıplarına uyuyordu, hem de Turgul sinemasında üst yerlere yerleşiyordu.

Bu nedenle son filminin üzerinden geçen 5 yıl sonrasında çekeceğini duyurduğu Av Mevsimi bir çok Türk sinemaseverde heyecan dalgasına neden oldu. Hele bir de, kadrolu başrol oyuncusu Şener Şen’e ilave olarak Cem Yılmaz’ın da kadroda olacağının duyulması beklentileri tümden yükseltti.
Av Mevsimi de diğer Yavuz Turgul filmleri gibi senaryosu da yönetmene ait olan bir çalışma. Polisiye türünden olması açısından bir ilk Turgul için. Çıkış hikayesini ise filmin hemen girişinden öğreniyoruz: Yavuz Tanyeli’nin bir resim çalışmasından ve o çalışmaya aldığı bir nottan esinlenerek yazılmış: Yeni bir şeylerin görüleceği aralıklar mutlaka vardır.

Buraya kadar hiçbir sorun yok ve her şey normal gibi.

Kadro da hiç ama hiç mi fena değil. Şen ve Yılmaz’a ilave olarak büyük oyuncu Çetin Tekindor bile var kadroda. O kadar büyük bir kadro ki, Türk sinemasının önemli isimlerini tek kare gördüğümüz planlar bile var filmde.

Elbette böylesi önemli ve farklı bir yönetmenin çekeceği filmin, -en azından kağıt üzerinde- sıradan polisiyelerden farklı olması lazım. Nitekim Filmin katmanları arasına yerleştirilen sosyal gerçeklikler ve karakterlerine sinen sınıfsal betimlemeler Turgul’un kalemine yakışan ve onu farklı kılan unsurlar.
Fakat gelin görün ki, her şey süt liman ve tozpembe değil Av Mevsimi’nde…
İsterseniz konuya bir bakalım: “Tecrübesi, sezgileri ve takipçiliğiyle tüm teşkilatın “Avcı” olarak bildiği Ferman (Şener Şen) ile yalnızca bakışlarıyla bile lakabının hakkını veren “Deli” İdris (Cem Yılmaz) cinayet masasında görevli, baba-oğul kadar yakın iki polistir. Antropoloji mezunu, sessiz sakin Hasan (Okan Yalabık) ise bu ikiliye yeni katılmış bir “Çömez”...

Öldürülen genç bir kız onları uyuşturucu taciri Asit’le, Türkiye’nin en zengin adamlarından Battal Çolakzade’yle (Çetin Tekindor), kızın ağabeyleri Abbas, Vakkas ve daha birçok farklı insanla karşı karşıya getirecektir.

Hayatını eşine adayan, onun hastalığıyla boğuşan Ferman, boşandığı eşi Asiye’ye (Melisa Sözen) tutkuyla bağlı İdris, yeni mezun ve bu dünyaya yabancı Hasan... Çözmeye çalıştıkları cinayet, bu üç polisin hayatını değiştirecektir.
Yavuz Turgul her filminde olduğu gibi, Av Mevsimi’nde de karakter analizlerini çok iyi yapmış ve neredeyse tüm karakterleri gerçeklik düzlemine ‘cuk’ oturtmuş. Ancak gelin görün ki, ‘İlla de Şener Şen’ ısrarı sanki bundan sonra hem yönetmene, hem usta oyuncuya zarar verecek gibi. Kurt bir polisten ziyade, Muhsin Bey’i çağrıştıran Şener Şen, her ne kadar oyun gücüyle durumu kurtarmaya çabalasa da, çoğu zaman yetmiyor ne yazık ki. Keza Cem Yılmaz da öyle. Organize İşler’deki mafyoz tiplemeyi neredeyse birebir arızalı kanun adamı karakterine oturtuyor yönetmen.

Başrolünü Christian Slater’ın oynadığı bir Amerikan dizisi var: The Forgotten… Amerika’da kimliği belirlenemeyen ölülere verilen isim var: Jane/John Doe… Dizi, her bölümde kimliği bilinemeyen bir cesedi ele alıyor ve onun anlatımıyla çözüme kavuşturuyor. İşte Av Mevsimi de başlarda böylesi bir yöntem izler gibi oluyor ama. Ortalarında unutuyoruz bu anlatımı. Finalde tekrar görüyoruz.
Av Mevsimi’nin hikayesi çok klasik ve basit ama yönetmenin yeteneği ve görsel titizlik bu basitliği nispeten gideriyor. Ancak çok ciddi bir ritim sorunu ile karşı karşıyayız. Oysa hiçbir Yavuz Turgul filminde böylesi bir aksama olmamıştı. Dahası, ‘Burada soruları bon sorarım’ türü klişelerden, suçluya haklarını okumak gibi beylik planlara hiç ama hiç gerek yoktu bence.

Ve merakla başlayıp, aksiyon ile devam eden hikayenin, sonunun neredeyse tam ortalarda belirmesi, filmin en büyük zaafı bence. Öyle ki daha ilk yarısı bitmeden, yanımda oturan arkadaşım filmin finalini söyleyiverdi. Ve yine duyunca üzüldüğüm bir izleyici yorumu: ‘Behzat Ç. dizisinde bile daha çok merak unsuru var!’

Av Mevsimi’ni bir televizyon kanalında, haftada bir yayınlanan polisiyelerden farklı kılan tek şey, görselliği sanırım.

Ve böylesi büyük bir usta için bu kelimeyi yazacağımı asla düşünmezdim ama; ‘maalesef’ iyi olmayan bir film Av Mevsimi.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Yanalım!

Sanırım cansız şeylerin yalnızlığı, canlıların yalnızlığından daha çok dokunuyor bana. Hemen itiraz etmeyin, elbette eşyaların, mekânların birer 'ruhu' olduğuna inanıyorum ben...

Yıkılmaya yüz tutmuş köhne bir evin, parlatılmaktan incelmiş soluk tırabzanların, bakılmaktan aşınmış aynaların... Hepsinin bir geçmişi var, öyküsü var...


Zaten bu geçmiş sanırım yalnızlıklarını vuruyor belleklerimize.


Size olur mu bilmem ama bir evin hemen önünde çöpçüler alsın diye konmuş, kullanılmış eşyalara denk geliyorum ben. Dehşet bir yalnızlık ve terk edilmişlik hissi ile tuhaf oluyor içim. Her şey olabiliyor bu; eski bir masa lambası, dişleri dökülmüş kocakarılar gibi kalmış paslı bir avize ya da eskiciyi bekleyen şeridi çıkarılmış yaşlı bir daktilo.


Taşrada yalnızlık nedir bilinmez sanırım. Ya da hissedilmez bir şekilde...


Şehirde yalnızlık kapanmaya yüz tutmuş bir yaradan sızan kahverengi kan gibi hissediliyor nedense.


Sokak lambaları mesela...


Gecenin en karanlık saatinde tüm haşmetiyle insanda haşyet duygusunu depreştiren o devasa direkler, gündüz inanılmaz bir yalnızlık ile küçülüyorlar adeta! Gecenin o gölge uzatıp, izbelik kısaltan hakimleri gündüz, terk edilmiş birer yetim çocuk gibi fark edilmiyorlar sanki.


Bu yaştan sonra çok daha iyi anlıyorum ki; şehrin en yalnız mukimleridir sokak lambaları... Hele ki mevsim yağmurlu ise!

Ya da...

Şairin; "seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu/komşuluk mana ve ruh, ne varsa heder oldu" cümleleriyle tanımladığı eski evler...


Terk edilmişliğin acısıyla suskunluk yemini etmiş, yemekten içmekten kesilmiş veremli kızlar gibi gün geçtikçe eriyen o ahşap yapılar... Bir zamanlar cumbalarından sarkan kızıl biberler yerine, hüznün ikamet ettiği yalnız mekânlar.


Kalabalıklaştıkça arsızlaşan insanoğlu, benzersiz bir cüret ile yalnızlaştırdı her şeyi... Yollar yalnız, parklar yalnız, bahçeler yalnız, sokaklar yalnız, lambalar yalnız, evler yalnız büyük şehirlerde. Saçma sapan bir aldanmışlıkla ne kadar tıkış tıkış alışveriş merkezleri çok olursa, o kadar yalnızlığı kaybolur sanıyor insanoğlu.


Büyük bir yanılgı oysa...

Kalabalıklar kadar acınası bir yalnızlık olabilir mi?


Büyüyen binalar değil yalnızlıklarımızdır, eskinin dar sokakları bugünün otobanlarından çok daha genişti emin olunuz.


Ki her yalnızlık bir süre sonra bir şekilde kendi sonunu hazırlıyor ve bazen bir ihmal, bazen bir kasıt, bazen bir aptallık ya da tevafuk... Kıvılcıma dönüştürüyor önce yalnızların hüznünü, sonra dev alevlerin sardığı bir yangın topuna dönüştürüyor şehrin yalnızlarını.


Dün yanmasaydı kaç kişi fark edecekti Haydarpaşa Tren Garı diye bir yalnız değerimizin hâlâ orada olduğunu?

Şimdi aptal bir şuursuzlukla sorumlusunu arıyoruz boş yere. İşte veriyorum cevabı; ben gördüm kimin yaktığını tren garını!

Biz yaktık, ilgisizlik yaktı, geçmişe sırtımızı dönmek yaktı Haydarpaşa'yı...


Mis gibi yeryüzü dururken onuncu kata bahçe yapma müptezelliği yaktı tarihî mekânı...


Biz hızla yüceleştirdiğimiz kendi yalnızlığımıza yanalım!

9 Kasım 2010 Salı

Yalnızlığın kısa tarihi



Ben her sabah yalnızlığımı,
açık unutulmuş sokak lambalarına asarım.
Ve eski bir tekne alır beni,
Haliç’in balçık kıyılarından…
Kız Kulesi şahittir tüm bu olup bitene.
Ama
Şehir hatları vapurunun sirenleri korkutur da onu,
sessizce dalgaları döver etekleri…

(Foto: Tuba Özçelik)

Beri gel Mahsun beri gel!



Geçen asrın adı ‘Etiketleme Asrı’ydı bence. İçinde bulunduğumuz ise bu etiketlerin bedellerinin ödetildiği asır… İnsanoğlunun yeni bir tepeyi keşfedip bayrağı dikmesi gibi, kim önceden etiketlediyse, koşuya çok önde başlamış oldu. Etiketlenenler ise ömrübillah ‘Biz öyle değiliz’in hesabını vermeye mahkûm edildi.


11 Eylül saldırısı Batı’nın Doğu’yu, hassaten İslam’ı etiketleyip kendinden uzaklaştırmaya çalıştığı son küresel trajedi oldu. Soğuk savaş yıllarından sonra, bu olay bahane edilerek haritalar tekrar değiştirilmeye çabalandı.


Hâlâ da devam ediyor bu süreç…


Madalyonun bir de bize yani Doğu/İslam toplumlarına bakan yönü var. Oluşturulmak istenen illüzyona az katkıda bulunmadık aslında. İnsanlık tarihinin en müstekreh suçu olan terörü, din ile beraber kullanmayı vakay-ı adiyeden yaptı Batı toplumu.


Mahsun Kırmızıgül üçüncü filmi ‘New York’ta Beş Minare’ ile bu etiketlemenin ulusal ve küresel manzarasından küçük bir parça sunuyor.


Bitlis kökenli dindar bir esnaf olan Hacı Gümüş’ün şahsında ön yargılar ve günahlar üzerinde gezdiriyor kamerasını.


Hikâye şöyle: Bitlisli Hacı Gümüş, uzun yıllar önce Amerika’ya göç etmiş bir Türk’tür. Orada bir Hıristiyan hanım ile evlenmiş ve kız çocuğu sahibi olmuştur. Görünürde kendi hâlinde yaşayan, yasalara uyan bir göçmendir Hacı Gümüş. Ancak ABD, 11 Eylül sonrası paranoyada sınır tanımadığı için, aksi ispatlanana kadar her Müslümanı potansiyel terörist olarak görme eğilimindedir.


Öte yandan iki polis vardır Türkiye’de. Biri organize suçların ele avuca sığmaz elemanı Acar, diğeri bizzat İslami cemaat/tarikatlara sızmış olan Fırat. Fırat da Bitlisli, Kürt kökenlidir. Emniyet güçleri ‘Hizbullahvari bir örgütü çökertirken, örgütün liderine dair önemli bir ipucu yakalar Fırat. İddiaya göre, Deccal kod adlı lider, yurt dışında yaşayan Hacı Gümüş’ten başkası değildir. Hemen Kırmızı Bülten hazırlanır ve Becker isimli kardeşini 11 Eylül saldırılarında kaybetmiş bir FBI ajanının özel gayretleri ile Hacı Gümüş yakalanır. Onu Türkiye’ye getirmek ise Acar ve Fırat’a düşer.


Hikâyemiz bundan sonra küresel bir mücadeleden bireysel travmalara doğru yol alacak ve şaşırtıcı bir şekilde sona erecektir…


New York’ta Beş Minare filminin genel analizine geçmeden belki biraz da olsa Mahsun Kırmızıgül sinemasından bahsetmek gerekiyor.


İster beğenin, ister burun kıvırın, ister aşağılayın hiç fark etmez, Kırmızıgül iyi bir sinemacı olma yolunda büyük adımlarla yürüyen yürekli ve vicdanlı bir sanatçı. Henüz bir hafta önce Kubilay gibi bir sinema faciasını izlemiş biri olarak şunu söyleyebilirim: Kırmızıgül filmlerini birçok açıdan eleştirebilirsiniz. Kimimiz müzikleri abartılı bulur, kimimiz oyunculukları amatör, kimimiz diyalogları kötü… Bütün bunlar Mahmun Kırmızıgül’ün vicdan sahibi ve yenilikçi bir sinemacı olduğu gerçeğini değiştirmez. Eğer, filmler niyetlere göre değerlendirilecek olsa, Kırmızıgül’ün tüm filmleri tam puan alacaktır emin olun.


New York’ta Beş Minare de böyle bir film. Bir kere filmin durduğu nokta son derece doğru ve erdemli. Tiplemeler karikatür değil, hepsi gerçek. Kırmızıgül her ne kadar mekân tasarımlarında kendini tekrar etmeye başlamış olsa da, filmin atmosferi Yeşilçam standartlarının çok çok üzerinde. Aksiyon sahnelerindeki başarıyı ayrıca vurgulamamıza gerek yok. Ancak ben bu kısmı neredeyse hiç önemsemiyorum.


New York’ta Beş Minare, ele aldığı konu itibarıyla başta kendi milletimiz olmak üzere, tüm dünyaya verilen güzel bir cevap bence: Ön yargılarımızı kırmadan kimseye rahat yok bu dünyada! Özellikle Haluk Bilginer’in sanatını konuşturduğu Bitlisli Hacı Gümüş karakteri, usta oyuncunun büyük rol gücüyle öylesine sahicileşiyor ki, Bilginer rol arkadaşlarının elinden tutup onları da yukarılara taşıyor.


Film kolajlı bir anlatım diliyle açılıyor. Klasik Hollywood tarzı olan bu tercih, sinema değil de, televizyon erkanında olsa hemen zaping yapılır sanırım. Ancak, parça parça önümüze konan gelişmeler, bir bütüne dönüşüyor zaman içinde. Yönetmen ve senarist Kırmızıgül her ne kadar bazı karakterleri filmin ortasında unutup kendi kaderleri ile baş başa bıraksa da, ana omurga yol almaya devam ediyor ve büyük küresel bir gerilim, minimal bir drama dönüşüyor.


Danny Glover, Gina Gershon, Robert Patrick gibi usta oyuncular rollerinin hakkını veriyorlar. Üzülerek söylemek isterim ki Mustafa Sandal’ın oyununu hiç beğenmedim. Mahsun Kırmızıgül de, tuhaf bir tutukluk içinde.


Kırmızıgül çok iyi bir müzisyen olabilir ama filmde bir çok yerde gereksiz ve abartılı müzik kullanımı var. En çok da Fly-Cam kullanımı. Tam bu noktada başka bir şeye dikkat çekmek isterim. Filmin ismine bakarak, Mahsun Kırmızıgül’ün minare/gökdelen metaforu üzerine bir şeyler demesini nafile bekledim durdum. Oysa benim aklıma Trevanian’ın 1976 yılında kaleme aldığı ve katıksız bir anti-Amerikan içeriği, sarsıcı üslubuyla, okuyanı inanmayacak kadar hayrete düşüren Shibumi gelmişti. Kitapta mağaracı ile dağcı karşılaştırılır. Yükseklerdeki korkular ile mağaradaki korkuları alt alta koyup soru sorulur: ‘Mağaracı acaba dağcıdan daha mı çılgındır?’ Cevabı da hiç beklemeden yapıştırıveriyor Trevanian: ‘Evet, öyledir…’


Yönetmen ezan, ibadethane, dua gibi olguları sıklıkla kullanmasına rağmen, böylesi bir filmde şahane durabilecek bu kontrastı kullanmayı nedense akıl edememiş.


Ve neredeyse her Mahsun Kırmızıgül filminde olmazsa olmaza dönüşen folklorik unsurlar. Yol, Anadolu, kendi insanımız ve göç… Bunlara -birkaç kez- yönetmenin yaptığı ters açılar ve gereksiz mezopanları eklemek durumundayım.


Son tahlilde, New York’ta Beş Minare çok az Türk sinemacısına nasip olacak bir işçilik, emek ve cesaretle, son derece güncel bir konuyu, son derece nesnel bir perspektif ile ele alıp perdeye aktarıyor.


Eminim kimileri burun kıvıracak, kimileri abartacak. Çok büyük bir film değil belki ama kesinlikle izlenmeyi hak eden bir yapım New York’ta Beş Minare!





New York’ta Beş Minare


Yönetmen: Mahsun Kırmızıgül


Oyuncular: Haluk Bilginer, Mahsun Kırmızıgül, Mustafa Sandal, Gina Gershon, Robert Patrick, Danny Glover


Tür: Aksiyon, Dram,


Politik, Macera


Süre: 110 dakika


2010, Türkiye, ABD

24 Ekim 2010 Pazar

İyiliğin Kalbine Yolculuk

Saatler süren bekleyiş...

Işık yüzünü gösteriyor...

Çıkış noktası...

Mihrap yerinde, derler ya :)

Ürperiyor insan...

Düşünün Harran'da mutlu bir oryantalist :)

Toparlanın gitmiyoruz!...

19 Ekim 2010 Salı

1 Lira...

(*)


Kelimenin tam anlamıyla "gök delinmiş" gibiydi o akşam. Sıcak ve bunaltıcı bir yazdan sonra, hiç nazlanmadan gelmişti kış. İnsansız yağmur manzaraları tarifsiz bir hüzün barındırıyor sanki. Evlerin çatıları, ağaçların tepeleri, arabaların üstleri... Ve elbette cadde ve sokakların zeminleri... 


Pencereleri unuttuğumu sanmayın lütfen... Ruh halinize göre derinlere çeker sizi yağmurda ıslanmış yarı buharlı camlar. 


Mevsimin bu dönemleri tuhaf bir zaman tutmazlık da içeriyor. Sabah ile akşam saatlerini bile karıştırabiliyor insan. Daha ikindi vakti akşamın kasveti basıyor bazen, kimi zaman da gece yarısına vardığınızı bile bilmiyorsunuz dalgınlıktan. 


İşte öyle bir gece...Soğuk, yağmurlu, tenha ve geç saatler... Ana cadde ile çalıştığım mekân arasında bir park var. Çölün içinde vaha gibi bir şey; dört yanı saran biçimsiz binaların orta yerinde bir yeşillik. Duvarın dışından boylu boyunca yürüyüp, yolu uzatmamak için parkın içinden geçmek niyetiyle o tarafa yöneldim. Sarı sokak lambaları günün anlam ve önemine uygun olarak gözlerini kısmışlardı sanki. Tuhaf bir loşluk hakimdi parka. Sabah çocuk cıvıltılarıyla şenlenen plastik salıncaklar birer maket gibi hareketsiz duruyordu. Kaydıraktan, kayan çocuk vızıltıları yerine, akan yağmurun nazik tıkırtıları geliyordu. 


Parkın tam orta yerine gelmiştim ki... Bir öksürük sesi işittim... İrkildim tabii.. Sol taraftaki ağaçların altındaki bankın üzerinde koyu bir kütle belirli belirsiz göründü. Dikkat kesildiğim anda, öksürüğü daha güçlü hissettim. Normalde savuşur yoluma giderim ama nedendir bilmiyorum sese doğru yaklaştım. Yaklaştıkça iki güçlü öksürük arasında onlarca küçük öksürük sesi ayırt etmeye başladım. 


Yaşadığımız yüzyıl iğrenç bir plastik ve beton asrı sanki. Tahterevallisi, salıncağı, kaydırağı plastikten olan çocuk parkında, beton bank üstünde, üzerine pazar poşetlerini yırtarak derme çatma yağmurluk yapmış olan biri uzanmıştı. Her öksürdüğünde, plastiğin buruşan yerlerine biriken yağmur suları yere dökülüyordu. 


Ona doğru gittiğimi görünce, 'evlat' diye inledi. Yaşlı biriydi, '1 liran var mı?' diye ekledi. 


1 lira... Evet, diyerek parayı verip eve yollanmak da vardı ama dediğim gibi nedenini bilmediğim bir ağırlık ayaklarımı hareket ettirmiyordu. 


"Parayı ne yapacaksın?" dedim, "Bu saatte her yer kapalı!" 


"Çöp poşeti alacağım" dedi hırıltıyla. 


Orada öylece yatılamayacağını, çöp poşeti ile filan olmayacağını söyleyerek, yerinden kalkmaya ikna ettim. O yağmur altında sabahı zor edeceği belliydi. 


Bana tutunarak ana caddenin aydınlığına doğru yürüdü. Her yöne bilmem kaç kuruş tarifeli cep telefonu reklamlarının aydınlattığı durağa geldik. En azından yağmurdan korunmuştu. Bildiğimiz anlamda 'evsiz'lerden biri olmadığı her halinden belliydi. Ya yeni düşmüştü sokaklara ya da bir gecelik bir gurbetti onunki. 


İki saate yakın oturdum yanında. Bazen yanından ayrılıp, bir şeyler yaparak geri döndüm. Arabanın bagajındaki bir yıl öncesinden kalma eşantiyon sarı yağmurluklardan birini getirdim mesela. Acayip mutlu oldu. 


Çok şey anlattı... Merkezinden kayan hayat penceremi tekrar yerine oturtmama yardımcı oldu... O bana kelimelerden kurulu tecrübe hediye etti, ben de ona elimden ne gelirse. İlk kez ayrı olduğu evinden çok uzağa gitmek istemiyordu. 


"Yarın akşam görmeyeceğim seni burada!" diye tehditvari konuştum. Aklım sıra ailesiyle arasını yapmak için baskıydı bu. 


Hikâyesini yazmayacağım buraya... Belki başka zaman. Onu bırakıp arabaya bindiğimde, hükümet emekli zamlarını açıklıyordu garip bir tesadüf olarak. Eve vardığımda ise akşamın programlarını tekrar yayına sokmuştu TV kanalları. Birçok güzel konuşan, iyi giyimli bay ve bayanlar; daha ileri demokrasiden, özgürlükten filan bahsediyordu. 


Her yağmur damlası, bir şey söylemek isteyen eylemci gibi, gelip gelip pencerenin camında intihar ediyordu sanki!


(*) Fotograf : Tuba Özçelik

10 Ekim 2010 Pazar

Martıya nakarat

Pht:: Tuba Özçelik


Aynı suçu işleyen birer yabancı gibiydik.
Kalabalık içinde kaçırırdık gözlerimizi.
Sabahı karşılarken sulu sepken hüzün eşliğinde:
Çay bardaklarında ısıtırdık 
                                    ellerimizi...



8 Ekim 2010 Cuma

Bu toprağın suretleri ekrana geliyor

Yeni belgesel 'Meşhurlarımız- Nâvderâne Me' ilk bölümüyle 7 Ekim 2010 tarihinde TRT 6'da yayına girdi. Programın tekrarı 9 Ekim Cumartesi akşamı saat 19:10'da olacak. İlk bölümde 19. Yüzyıl'ın büyük beyin yapıcısı ve dönemin 'Bediüzzaman'ı Mevlana Halid-i Bagdadi anlatılıyor.

Portakalı soydum, katliama doydum!




Beni yakından takip eden okurlarım bilirler. Epey zamandır Antalya Altın Portakal Film Festivali ile gönül ilişkimi bitirmiş durumdayım. Kişisel bir kopuş değil bu üstelik. Festival yönetiminin bazı medya organlarına öz, bazılarına üvey evlat muamelesi yaptığı gün bitirdim bu hastalıklı ilişkiyi. Ki belediye Ak Partiliydi o dönem. Bir dolu ‘Demir perde’ ülkesine has tuhaf yetkilinin organize ettiği ‘Ahbap/yaren’ şenliğine dönüştürülmüştü.

Hala da öyle ne yazık ki…

İstanbul’dan şöyle görünür Antalya Festivali… Bir grup şanslı sinemacı (ya da yakınları) doluştukları uçakla Antalya’ya inerler. Dönemin popüler oyuncuları/isimleri geçit yaparak halkı selamlar ve ondan sonrası tatildir.
Lobide takılmaca, havuza dalmaca, barda kafa çekmece filan. Fena da değildir hani… Yeşilçam emekçileri hiç olmazsa belediye ve sponsor kesesinden adam gibi tatil yaparlar bir hafta. Medya ve elit kesimi hiç söylemiyorum zaten. Birbirimize bakacak yüzümüz kalsın en azından…

Yıllarca takip ettim Antalya Film Festivali’ni… Neredeyse bütün partilerin idaresindeyken gitmişimdir ayrı ayrı… Bilirim festivale katılımı. İçeride yerli sinemanın sorunlarına dair tartışmalar boş salona yapılırken, aynı esnada barda kafa çekip, garson kız kesen büyük sinemacıları da bilirim.
Zaten üç beş izleyicinin izlediği açık hava sinemasında, yağmur yağarken kala kala rahmetli Bülent Oran ile ikimizin kaldığını hatırlatırım. Sonra salon işletmecisinin gelip, ikimizi de nazikçe kovmasını mesela.

Garip bir şey. Festivalde yönetimler değişse de değişen bir şey olmuyor nedense. Zihniyet aynı, mantık aynı, uygulamalar aynı neredeyse. Görünürde sinema ile ilgili bir organizasyon gibi duruyor bu yakışıklı festival. Ama içi bambaşka bir ‘geç dönem tatili piyangosu’ durumu.

Her neyse. Derdim bu değil zaten. Nicedir yazmam bu festivali. Ciddiye de almam. Ancak bu sene CHP’li belediye çok ilginç bir şey yaptı…

Emir Kusturica’yı bilirsiniz. Her yerde Boşnak olduğunu söyleyen yönetmen (ki neredeyse 20 yıl önce Bogomillik çerçevesinde, Kusturica’nın Boşnak ya da Müslüman olmadığını yazmıştım) bütün dünyanın lanetlediği Sırp Katliamlarını küçümseyerek, ‘Ne olmuş abartmayalım yani’ türünden zırvalar dile getirmişti. Kadınları tecavüze uğrayıp, çocukları dilim dilim doğranırken. Erkekleri kamplarda çürütülüp, toplu olarak katledilirken, ‘cıstak cıstak’lar içinde ‘Yeraltı’ filmini yaptığında kan beynime sıçramıştı ilk kez. Bir yönetmen böyle olamazdı, bir sanatçı bu kadar ruhsuz ve vurdumduymaz olamazdı asla!

2005 yılında ise Karadağ'da vaftiz olup Sırp-Ortodoks'luğa geçti. Nemanja adını aldı. Boşnak kökenine bu ihaneti, Boşnak'ların 250 yıl önce can korkusuyla İslamiyet'e geçtiği ve zaten bütün Boşnak'ların eskiden Sırp ve Ortodoks olduğu şeklinde savundu.

Ki olabilir, kendini ne hissediyorsa odur insan…

İşte CHP’li Antalya Belediyesi ‘bira’ şenliğinden sonra bu yönetmeni juri üyesi olarak ülkemize davet etti…

Bira festivali yapıp, lingo lingo şişeler havasında şenlikler ile vur patlasın çal oynasın yapmayı da, bir nebze eleştirebilirsiniz. Ancak nihayetinde ‘hayat tarzı’dır deyip saygı duymak zorundasınız.

Ve fakat…

Mesele insanlık suçu ise… Mesele katliama hoşgörü ise.. Hele ki mesele Bosna gibi Türklerin aşırı hassas olduğu bir konu ise, Nemanja Kusturica’yı (Emir) ismiyle çağıramazsınız. Çağırıyorsanız, bu ülkenin hassasiyetleriyle derdiniz var demektir. İnsanlık ile sorununuz var demektir. Hele hele oturup ‘Çağırdık çünkü sanat her şeyden üstündür’ şeklinde saçmalıklar yayınlarsanız, alerjinizi tüyle makyajlamaya kalkmış olursunuz.

Bütün dünya Sırpları kınarken, Sırp savaş suçluları mahkemede yargılanırken, Boşnak kadınların, yetimlerin göz yaşı hala toplu katliamların yapıldığı toprakları nemlendirirken…

Kimse kusura bakmasın, derisi bu kadar kalın, alerjisi bu kadar kocaman, göz dönmüşlüğü bu kadar olamaz. Olmamalı…

Yeri gelmişken Bal filminin yönetmeni Semih Kaplanoğlu başta olmak üzere, tüm hassas sanatçıları tebrik ettiğimi söylemeliyim. Gözümde bir kez daha büyüdü Bal filmi ekibi. Nemanja Kusturica’nın jüri üyesi olduğu bir yarışmada alınacak ödülden ancak utanç duyulur bence.

Hazır CHP Kızılcahamam’da kampa girmişken ‘bu konuyu da bir görüşsünler’ derim. Milletin hislerinin aksine, duygularının inadına, rencide edici faaliyetler hala CHP’nin kurumsal icraatları ise tebrik ederiz elbette.

Bira Festivali biraz erkene denk geldi. Altın portakal’dan sonra olsaydı, kadehleri hep beraber Sırpların şahsında tüm faşizm için kaldırırdık! Son söz olarak bir nazire yapalım şaire:

Ey sanat, habis ruhları faşiste dönüştüren!

Aynalar zindan!


-Daha ne kadar ıskalayacağız hayatı Olric?
-Oklarımız bitene kadar Efendim!
(Tutunamayanlar'dan)

Sivil sivil sivil!


Hani Kenan Paşa demişti ya, ‘Dengeli olsun diye bir sağdan asıyorduk, bir soldan’ diye. Sanki gizli bir el, cinayetleri bu denge üzerinden yürütüyordu. Sabah solcu vurulursa, akşama mutlaka bir sağcı katlediliyordu. Gece yarısı duvara yazı yazarken kurşunlanan gencecik solcu çocuğun intikamı sabah başka bir gencin kanı ile yıkanıyordu…

Ve biz, yaşı henüz tutmaya yeni yeni başlayanlar, aklı bu tür işlere yeni basanlar korku ve merakla izliyorduk tüm bu olup biteni. Hele 79 kışı… Doğuda kışın sabah hiç olmaz sanki sert kışlarda. Öğlene doğru açılır gibi olur. Havada geniş yakan taşkömürü kokusu ve kurumu, sabahın altısında yola düşerdi sabah öğrencileri. Öğlencilerin geri dönüş saatleri fena. Hava 4’te kararır neredeyse. Saat 6’da zifiri karanlık ve derinlerden gelen polis sirenleri, silah sesleri, köpek havlamaları…

Servis geleneği filan yok o zamanlar. Pardon… Var, var ama bizim gibiler için değil.

Sınıfta bir Mustafa var. Tankçı bir binbaşının oğlu. Samimiyiz samimi olmasına. O da bizim gibi insan işte. Bizim şivemiz ona komik, onun konuşması bize puding gibi geliyor. Her akşam okul çıkışı, bir iki-üç arkadaş sokularak birbirimize, aceleci adımlarla eve doğru yol alırken, okulun kapısına büyük haki renk askeri otobüsler yanaşıyor. Asker çocuklarını alıp, lojmanlara götürüyor…
Şimdi konuşuluyor la, askerlik, süre, lojman hizmeti filan…

Hatırladığım ilk askerlerden biri, soğuk bir kış gecesi, otobüsün içine avanak avanak bakarken, göz işaretiyle ‘atla’ diyen esmer onbaşı mesela.
Yoksa kolay değil askeri bir tesise girmek, askeri araca binmek. Hatırlayın daha ne kadar oldu Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun kazası esnasında üst rütbeli subayın gazeteciyi helikoptere almaması…

Kuyruklar olurdu mesela. Erkek çocuklar erkenden gidip kuyrukta yer tutarlardı aileleri adına. Et kuyrukla, gaz kuyrukla, tüp kuyrukla…

Mustafa kuyruk nedir bilmezdi mesela. Her sorduğumda ‘kantinden alıyoruz biz’ derdi. Kantin… Askeri kantin… Hastanenin dik yokuşundan inince, sağda Karakoyun deresi üzerinde kurulu garnizonun hemen kenarında. Et de var, süt de, peynir de… Hem de neredeyse toptan fiyatına… karaborsa işlemez kantine!
O kış akşamı Mustafa utanarak ayrıldı bizden ve askeri servis aracına bindi. Biz bakarken arkasından, onbaşı şoför ‘atlayın’ işareti yaptı. Tereddüt bile etmedik, atladık arkadaşla ve Mustafa’nın yanına iliştik. Mustafa çok mutlu olmuştu. Biz ise uzay gemisine binmiş AROG’lu yerliler! Bugün düşündüğümde ‘köhne’ bile sayılabilecek o otobüs, bize uzay üssü gibi gelmişti. Çok geçmedi mutluluğumuzun üzerinden. Arka beşli koltukta oturan silahlı jandarma çavuş gelip, herkesi teker teker inceledi. Yanımızdan tam savuşup gitmişti ki, hemen önümüzdeki kız ve oğlan aynı anda dönüp işaret parmaklarını bize uzattılar, Öyle böyle değil, basbayağı kızıl kıyamet kopartarak bağırıyorlardı:
Sivil, sivil sivil!!!

Çavuş döndü ve yanımıza geldi. Durumu anlayan onbaşı otobüsü durdurdu. Hiç konuşmadan yerimizden kalktık biz. Mustafa kahrolmuştu ama önümüzdeki subay çocukları çok mutluydu. Zemheri gibi bir soğuk yüzümüze çarpıyordu ama esas içimiz kıymık olmuştu. Nerede indiğimizi bile çözemedik uzun süre…

Buz gibi ayaz iliklerimize kadar geçmiş, dizlerimize kadar ıslanarak bir saatten fazla yürüyerek eve ulaşmıştık. İki genç öldürülmüştü o akşam Urfa’da. İki çocuk ise ağır yaralanmıştı askeri servisin içinde.

Şimdi ne zaman askerlikle ilgili tartışmalara denk gelsem, o iki subay çocuğunun çığlıkları kulağımda:

Sivil, sivil, sivil!!!

7 Ekim 2010 Perşembe

Bilinmeyen...

 

Bilmiyor hiç kimse.. 

Şairi de, yazarı da, entelektüeli de cancağızım. 

Uzaktan sevmek değildir aşkların en güzeli filan. 

Aşk bile değildir uzaktan olanı. 

Sevilmez öyle uzaktan uzaktan. 

Yanılır ancak için için. 

Kor gibi...


6 Ekim 2010 Çarşamba

Külüstürdü bisikletim



Kaçıncı eldi bilmiyorum. Kaça aldığımızı da. Benim, abimin bayramlıkları, harçlıkları ve babamın desteğiyle alınmıştı. Hani Ferrari olsa ancak o kadar dikkat ederdik bakımına ama, ömrünü tamamlamış bir aletti. Dökülüyordu resmen. Birimizin elinde kalacağı, ve diğerinin elinde kalanın gırtlağına sarılacağını biliyorduk. Biliyorduk bilmesine ama yine de bisiklete binmek özgürleşmek demekti bizim için. 

Bugün bisiklete binen şehirli çocuklara bakıyorum da, ne o öyle? Kasklar, dizlikler, sürekli iki eli arka seleye yapışmış ebeveynler filan. Hala birer zafer nişanesi gibi taşırım dizlerimde bisiklet yaralanmalarından kalan izleri. Yaranın biri kabuk bağlayıp iyileşmeden diğeri açılırdı bisiklete binerken. Öyle özel 'Take a trip' alanları filan da yoktu benim zamanımda. Bisiklet bile yoktu ya, dediğim gibi kim bilir kaçıncı elin vazgeçip elden çıkardığı zaman geçti bizim elimize. 

Bir nefeslik kalmışsa canı, onu da biz alacaktık kesin... 

Zincir atar, eller yağlı ama ne gam! 

Lastik patlar, yama hazır, yok öyle kolay kurtuluş elimizden. Direksiyon görevi gören boynuz eğimli metalin tutma sapları haşat olduğu için su hortumu geçirmiştik. Hakkını yemeyeyim müthiş kavranıyordu, hiç kaymıyordu. 

Rüzgar sonra... Saçları anne şefkatiyle okşuyordu ilk başta. Sonra serseri aşıkların çılgın kaçamakları gibi; tokatlarcasına şakakları. Üstüne bir de iki eli iki yana açarak gitmek vardı. Bir de yokuş aşağı... Şimdi yazarken bile elim ayağım titredi. Ne cesaret, ne biçim bir susamaymış özgürlüğe!

Hiç unutmam 56 Chevrolet'i vardı bir arkadaşımın babasının. Gerçi o da ihtiyardı ama afilliydi, yakışıklıydı hala. Üstü açıktı üstelik. Kalır mıyım altında, yapıştırdım lafımı yeri denk geldiğinde; benim bisikletimin de üstü açık....

Mavi değildi benim bisikletim, külüstürdü ama üzerine bindiğimde beni masal ülkelerine götürecek kadar özgür ve bıçkın bir araçtı...

1 Ekim 2010 Cuma

The Good Heart: Hayat bir Hindistan cevizidir!


Modernizmin tarihi biraz da yalnızlaşma tarihidir. Mimari yapıdan sosyal alanlara kadar her şey insanın yalnızlığa doğru yol aldığının delilleri ile dolu. Evleri dilim dilim odalara bölüyoruz misal. Herkesin bir odası olsun istiyoruz yalnız kalacak. Ve hayatı o kadar çok gereksizliklerle tıka basa dolduruyoruz ki, kalabalıklar içinde bile yapayalnız kalıveriyoruz. Toplu taşıma araçlarına bir bakın isterseniz, kitle halinde yol alan onlarca yalnız insana şahit olacaksınız!

İzlanda kökenli Fransız yönetmen Dogu Kari’nin son filmi ‘İyi Yürek – The Good Heart’ bu büyük, modern kazana daldırıyor kepçesini ve yalnızlaşan insanoğluna dair iki şahane örneği önümüze servis yapıyor. Filmin orta yerinde şöyle bir şey söyletiyor kahramanlarına: “Hayat bir Hindistan cevizidir! Dışı sert. Doğru alet edevatın yoksa ya da nasıl kıracağını bilmiyorsan işe yaramaz bir şeymiş gibi görünebilir. Ancak nasıl kıracağını bilirsen, içindeki tatlı sıvıya ulaşabilirsin. Ancak esas olay hindistancevizini kendine saklaman değil, önce nasıl açacağını öğrenip sonra da Hindistan cevizi olmayan biriyle paylaşmalısın. Böylelikle mutluluğun ne olduğu daha iyi anlayabilirsin.”

Dogu Kari, çok yönlü bir yönetmen. Filmlerinde kostüm tasarımından, mekan tasarımına, müzik temasından, makyaja kadar bir çok şeyi kendisi üstleniyor. Ancak en önemli özelliği hayatı algılayış ritmi ve perspektifi. Filmlerine hakim olan ‘kapalı mekan’ havası onun ‘Sit-com’ merakından kaynaklanıyor. Öte yandan sanat filmi derinliği ve dinginliği de var. Parisli yönetmen iki türün kendince önemli özelliklerini mezcettiğini düşünüyor.

İyi Yürek’in konusuna gelince: Hayata doğru ve hayattan doğru diyebileceğimiz iki insanı çakıştırıyor yönetmen. Bunlardan biri genç Lucas. Ki bu rolü futbolcu Lionel Messi’ye acayip derecede benzeyen Paul Dano oynuyor. Lucas hayattan bıkmış, ölmek isteyen bir sokak adamı. Ancak içinde inanılmaz bir merhamet ve iyilik hissi var. Ne ki zaman zaman karamsarlık ağır basıyor ve intihar ediyor Lucas. Bileği kesik şekilde hastanede gözünü açtığında şu soruyu soruyor: ‘Öldüm mü?’

Diğer kahramanımız Jacques ise tam bir mendebur ihtiyar. Diksiyonu, jest ve mimikleri ile Brian Cox öyle bir usta oyunculuk gösteriyor ki, insan hayranlıkla izliyor. Bu huysuz ihtiyar, köhne bir bar işletiyor ve köpeği ile beraber yaşıyor. Bilumum kötü alışkanlığa sahip; berbat beslenme, sigara, alkol… Ve Geçirdiği beşinci kalp krizi neticesinde Lucas’ın yanındaki yatağa savuruyor onu kader. O kadar huysuz ki, hastane kadrosu bile Jacques’e ‘Ölmedin gitti’ diyebiliyor. Bu enteresan tesadüf/tevafuk iki yalnız kahramanın kaderini birleştiriyor. Lucas, asabi ihtiyarın yanında işe başlıyor ve onunla yaşıyor. Hayat, paylaşınca bir an için yoluna bile giriyor gibi görünüyor. Ne var ki, aynı hayat ne yazık ki düz bir çizgiden oluşmuyor. Bir gün barın kapısından ıslak, gözleri yaşlı ve sarhoş bir hostes kız giriyor: April. Bu hüzünlü kadın, Jacques ve Lucas’ın arasına giriyor adeta. Kurulan tüm dostluklar, yapılan iyilikler birden bire tehlikeli sulara doğru yüzüyor. Ve şaşırtıcı bir final ile yönetmen, bizi tekrar yalnızlığın rıhtımında kendi başımıza bırakıyor.

İyi Yürek her şeyden önce çok sağlam bir yazılı metne sırtını dayıyor. En küçük bir israfın olmadığı diyaloglar ve gereksiz, abartılı Holywood klişeleri yok filmde. Sonra ritim ve atmosfer… Son derece sahici ve gerçekliğe uygun. Filmin en güçlü yönü ise oyunculukları. Usta oyuncu Cox’a genç oyuncular layıkıyla eşlik ediyorlar. The Good Heart-İyi Yürek belki hayata dair çok fazla çözümleme sunmuyor, belki yönetmenin böyle bir kaygısı da yok ama, en azından yalnızlığa dair gerçeğe şahitlik eden bir kamera var. Her ne kadar ağır akıyor gibi dursa da dramatik aksiyonu son derece sağlam bir film İyi Yürek. Her ne kadar finalde bize tersten tokat atsa da… Film boyunca gizliden gizliye gıdıkladığı içimizdeki Polyannayı bir anda yüz üstü bırakıveriyor yönetmen. 


The Good Heart - Bande-Annonce / Trailer [VO]
Yükleyen Lyricis. - TV dizilerini ve programlarını online izleyin.