“Uzak dur o muhitten. Büyüyünce anlayacaksın ne demek istediğimi.” Böyle der kendi halindeki bir New Yorklu şoför olan Robert De Niro oğluna A Bronx Tale filminde... Esasen dönem dönem izlerdik Amerikan sokaklarının gerçek rengini bazı Hollywood yapımlarında. Seven’da örneğin. Gökyüzünün çok da Parliament mavisi olmadığını, fondan gelen köpek ve ambulans siren sesleriyle hatırlatıp dururdu bazı film kareleri bizlere.
Karakollara ‘Ahır’ dendiği The Shield serisi mesela. Bir hapishanede imal edilmiş paslı şiş kadar gerçekçi televizyon dizisi… Bir bölümünde kurban bir zenci kadın şöyle diyordu: "Bugün Amerika ta Irak'a gidip adalet, özgürlük yaymayı vaat ediyor. Uydular, modern silahlar, teknoloji bilmem ne. Ancak neden hâlâ her gün bahçemizde sarı polis şeritleri çekiliyor? Kaldırımlarımız uyuşturucu satıcıları, sokaklarımız tecavüzcüler ile dolu?"
Esasen her ülkenin, belki her şehrin böyle ‘kirli ve tekin olmayan’ bölgeleri, muhitleri vardır. Bronx mesela ya da Harlem… Ya da Brezilya filmi Cidade de Deus’da olduğu gibi Rio De Jenerio’nun bir mahallesi olabilir burası. Ülkemizde de var şüphesiz. Ancak ne yazarsak hemen alınıp, dava açmakla tehdit edenler olacağı için isim vermiyoruz!
Birçok sinemacı için iyi birer malzeme yatağıdır bu bölgeler. Her ne kadar kankası Matt Damon ile yıllar yılı ellerinde bir proje ile kapı aşındıran Ben Affleck için, ilk proje olmasa da, yönetmenliğini yaptığı ilk filmi ‘Gone Baby Gone’ ve nihayet bu hafta vizyona giren ikinci filmi (Bu kez kendisi başrolde de oynuyor) The Town-Hırsızlar Şehri, böylesi bereketli bir tarlanın mahsulü.
Hırsızlar şehri ilk etapta akıllara ünlü Heat filmini getirse de, derinlerde ayrıştığı ve irdelenmesi gereken bir çok özelliğe sahip. Lakin önce öykü: Boston’da her sene 300’ü aşkın banka soygunu gerçekleştiriliyor. Charlestown adında bir mahalle, Amerika’nın en çok banka ve silahlı araba soyguncularını yetiştirmiştir.
Onlardan biri de Doug MacCray (Ben Affleck), ama o hırsız arkadaşlarıyla aynı hamurdan değil. Onların aksine, Doug’ın başarılı olabilme şansı, babasının sabıkalı ayak izlerinden kurtulma şansı vardı. Onun yerine, sorunsuz bir şekilde istediklerini elde etmekle övünen acımasız banka soyguncularının lideri oldu. Doug’ın aile olarak sahip olduğu kişiler çetedeki arkadaşları, özellikle tehlikeli ve asabi olmasına rağmen, kardeş kadar yakın olan Jem (Jeremy Renner ki onu Unusuals’dan hatırlar fanatik izleyiciler).
Ancak her şey, çetenin son işinde, Jem’ın banka yöneticisini Claire Keesey’yi (Rebecca Hall) rehin almasıyla değişir. Onun Charlestown’da oturduğunu öğrendiklerinde, Jem gerilir ve neler gördüğünü kontrol etmek ister. Jem’in neler yapabileceğini bilen Doug, olayı kendi kontrolü altına almaya çalışır. Claire’i arayıp bulur. Ama Claire bu karşılaşmanın tesadüf olmadığını ve bu çekici yabancının, kendisini bir kaç gün önce rehin alan adamlardan biri olduğunu bilmez.
Claire ile ilişkisi tutkulu bir aşka dönüşünce, Doug artık bu hayattan ve kasabadan gitmek ister. Ama federal ajanlar ve onların başı olan Ajan Frawley (Jon Hamm) peşlerindedir. Ayrıca, Jem’in onun sadıklığını sorgulaması, çeteden çıkmanın kolay olmayacağını, hatta bu durumun Claire’i de tehlikeye sokabileceğini farktemesini sağlar. Bir zamanlar seçenekleri vardır ama artık tek bir seçeneği kalır: arkadaşına ihanet etmek ya da sevdiği kadını kaybetmek.
Önce Ben Affleck üzerine birkaç kelam edelim. Affleck, iyi bir oyuncu değil maalesef. İyi bir sinema adamı ve yönettiği ilk filmlere bakılırsa, çok sağlam bir yönetmenlik kumaşına da sahip. Dolayısıyla, insanın aklına ‘Keşke bu projede kendisi rol almasaydı’ düşüncesi gelip duruyor.
Hırsızlar Şehri’nin olay örgüsüne ve anlatım diline baktığımızda tipik ‘soygun’ film formatının neredeyse yüzde yüz uygulandığı bir proje çıkıyor karşımıza. Ancak Affleck’in özellikle Gone Baby Gone’da bizlere gösterdiği kendine has film dili bir adım ilerliyor. Şahsen filmi güzelleştiren unsurun Heat’vari sokak çatışma sahneleri değil, anlatımdaki bu farklılığın olduğunu düşünüyorum.
Daha önemli dertleri de var Hırsızlar Şehri’nin. Suçun ataerkilliği ve insanın kötülükle mücadelesi. Affleck, bir önceki filminde kahramanına şunları söyletmişti: Küçükken bir rahibe, dünyadaki bunca kötülükten kendimizi nasıl koruyup da, cennete gidebileceğimizi sormuştum. Bana, Tanrı'nın çocuklarına şöyle dediğini söyledi: Siz ki, kurtların arasındaki kuzularsınız. Yılan gibi akıllı güvercin gibi masum olun…
Hırsızlar Şehri, kurtların arasında, bir kader kuzusunun, yılan gibi akıllıyken, güvercin gibi masum kalma çabası da diyebiliriz.
Film güçlü oyunculukları, nefes kesen aksiyon sahneleriyle taçlandırıyor. Birçok sahnesinde Michael Mann’in ünlü filminin ayak seslerini duysak da, olumlu finaliyle sıyrılıyor Heat’ten…
Hani benzetmek ne kadar doğrudur bilemiyorum ama tarzı ve mesleki kariyer kaderiyle sanki birazcık Mahsun Kırmızıgül’ü andırıyor Affleck. Keşke oynamak yerine sadece film çekmeyi tercih etseler!






















